Kadınlar ve doğa, hâkim paradigma tarafından her yerde değerden düşürülüyor ve bu değersizleştirmenin hünerlerini görmemek mümkün mü? Eleanor Leacock, Patricia Draper Ve Mina Caulfield gibi antropologlar, avcı-toplayıcı ya da besin arayıcı toplumlarda ki genelde eşitlikçi değerler sistemi bağlamında, erkekler ve kadınlar arasında ekseriya eşitlikçi bir ilişki tasvir ettiler. Bir şey elde eden bir kişinin aynı zamanda onu dağıttığı ve kadınların besinin yüzde 80’ini sağladığı bu tür ortamlarda, kafile toplumun hareketlerini ve geçici konuklama yerlerini belirleyen genelde kadınlardır. Aynı şekilde, gerek kadınların, gerekse erkeklerin, tarım-öncesi halkların kullandığı taş aletleri yaptıklarına dair kanıtlar da mevcuttur. Matrilocal Pueblo, Iroquois, Crow ve diğer Amerikan yerli gruplarındaki kadınlar, bir evlilik ilişkisini istedikleri zaman sona erdirebilirlerdi. Kafile toplumunda erkekler ve kadınlar, kendi aralarındaki ilişkilerde olduğu gibi bir kafileden diğerine de serbestçe ve gönül rahatlığıyla geçerler. Rosalind Miles’a göre erkekler kadınların emeğine hükmetmiyor ya da sömürmüyorlar; üstelik “bakireliği ya da iffeti fetişleştirmiyor, kadınların cinsel ayrıcalıklarına yönelik talepte bulunmuyor, dolayısıyla kadınlarn ve çocuklarının bedenleri üzerinde hiçbir denetim uygulamıyorlar.” Zubeeda Banu Quraishy, Afrika’dan bir örnek veriyor: “Mbuti toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ayırt edici özelliği, uyum ve işbirliğiydi”.

Toplumsal cinsiyet bilinci, her şeyi kuşatan bir düaliteler kümesi, bir bölünmüş toplum hayaleti olarak baş gösteriyor. Bu yeni kutuplaşmada faaliyet, toplumsal cinsiyetle ilişkili hâle, toplumsal cinsiyetçe tanımlanmış hale geliyor. Örneğin avcının rolü erkeklerle ilişkilendiriliyor, avcılığın gerektirdiği şeyler ise aranan vasıflar olarak erkek toplumsan cinsiyetine atfediliyor. Grupça besin arama ya da çocuk bakımının müşterek sorumluluğu gibi fazlasıyla bütünsel ya da genelleştirilmiş faaliyetler, artık cinsel kıskançlığın ya da gerçeklik olarak boy gösteriyor. Günümüzden yola çıkarak uzak geçmişe dair tahminde bulunmak riskli olsa da hayatta kalmış sanayileşme-dışı kültürlere bakmak bu konuya ışık tutabilir yine de tüm bunlar göz önünde tutulduğunda, toplumsal cinsiyet/sembolik yön değişikliği altında, tarım ve uygarlık doğrultusunda bir başka Büyük İleriye Sıçrayış meydana geldi. Bu durum, nihai olarak doğayı alt etmiş; önceki iki milyon yıl boyunca sürmüş tahakküm kurucu olmayan zekayı ve doğayla kurulan yakınlığı geçersiz kılmıştır. Bu değişim, işbölümünün pekişmesi ve yoğunlaşması olarak son darbeyi indirmiştir. Vahşi olanın kültürel olana dönüştürüldüğü yer evdir, çünkü kadınlar giderek ev çevreniyle kuşatılmış hale gelirler. Kadınlar açısından tarımsal varoluşun anlamı şudur: Ağır ve sıkıcı iş, besin aramayla kıyaslandığında az zinde olma durumu, daha fazla çocuk ve erkeklere nazaran daha düşük bir ortalama ömür...