Her şey esaslı bir kafakarışıklığını dışavuruyor –en önemli şey, “devrimciliğin” ne olduğu konusunda şimdilik “altedilmez” görünen bir yanılsamadır: Bu ise “devrimcilik” ile “tarihin” birbirine karıştırılması, aynı özneyle karşı karşıya olduğumuz hissiyatına kapılma halidir. Devrimcilik, bana öyle geliyor ki, insanların “devrim haline kapılmalarından”, “devrimci-oluşlara” bağlanmalarından başka bir şey değil. Tarih’in öznesi ile “devrimci oluşlar”ın öznesi birbirinden tümüyle farklıdır. (...) devrimci olmak ne bir “seçere”, ne bir “kuşak”, ne bir “fikriyat” ne “Tarihsel özne”, ne de bir “kimlik” işidir. Anadan doğma, a priori devrimcilik de ne ola ki? İnsanlar “devrimci oluşlara” yakalanmadan, yani “mücadeleye başlamadan” önce devrimci falan değildirler.

(...)

Türkiye solunda gözlemlediğim ikinci büyük felaket (12 Eylül’den daha ağır) şimdilik birbiriyle bağlantısız görünen iki psikolojik yönelim… Bunlar ileride kesişecekler, buluşacaklar: Birinci eğilim, “örgütlenme” meselelerinin “devrimci faaliyet” ve “mücadele”nin önüne konmasıdır. İkincisiyse, sosyalizmin bir “fikri tartışma” ortamı olduğu düşüncesinin kabul görmesidir. Derdi günü “örgütleme” ve “imza toplama” faaliyeti olan, bu uğurda o kadar büyük enerjiler tüketen (çünkü işçiler ya da başkaları, o zavallılar, bunu pek yapmıyorlar!) bir “aydın kuşağı”yla karşı karşıyayız. (...) Ben, kendi hesabıma istediğim kadar Marksist, devrimci, sosyalist filan olayım, “örgütlenme” toplantıları türünden bir vakit kaybına katlanma konusunda kendimi kandıramazdım. Çünkü sorun, “örgütlenmemek” filan değildir. Örgütlenme karşıtı sanılan anarşistler, aslında Ondokuzuncu yüzyıldan beridir “en örgütlü” gruplar oldular. Sorun, özellikle altını çiziyorum –örgütlenme tartışmalarının mücadele sürecinin “önüne konması”, yani burjuva hukuki formunun tepeden tırnağa ve bilinçsizce benimsenmesidir. Aynı budalalığı İslamcıların da, oldukça tuhaf ve arabesk biçimlerde de olsa, bol bol gösterdikleri anlaşılıyor.