Anarchist Writers

Anarşist SSS

Anarşist Sıkça Sorulan Sorular - Versiyon 11.2

2007

  Kısım A: Anarşizm Nedir?

    A.1 Anarşizm Nedir?

      A.1.1 "Anarşi" ne anlama gelir?

      A.1.2 "Anarşizm" ne anlama geli̇r?

      A.1.3 Neden anarşizm liberter sosyalizm olarak da adlandırılır?

      A.1.4 Anarşistler sosyalist midir?

      A.1.5 Anarşizm nereden ortaya çıktı?

    A.2 Anarşizm Neyin Taraftarıdır?

      A.2.1 Anarşizmin özü nedir?

      A.2.2 Neden anarşistler ısrarla hürriyet üstünde dururlar?

      A.2.3 Anarşistler örgüt taraftarı mıdır?

      A.2.4 Anarşistler "mutlak" hürriyet taraftarı mıdır?

      A.2.5 Neden anarşistler eşitlik taraftarıdırlar?

      A.2.6 Neden dayanışma anarşistler için önemlidir?

      A.2.7 Anarşistler neden kendini-özgürleştirmeyi savunurlar?

      A.2.8 Hiyerarşiye karşı çıkmadan anarşist olmak mümkün müdür?

      A.2.9 Anarşistler ne tür bir toplum arzularlar?

      A.2.10 Hiyerarşiyi ortadan kaldırmak ne anlama gelir ve ne kazandırır?

      A.2.11 Anarşistler neden doğrudan demokrasi taraftarıdırlar?

      A.2.12 Konsensus [Oybirliği] doğrudan demokrasiye bir alternatif midir?

      A.2.13 Anarşistler bireyci midir, yoksa kolektivist mi?

      A.2.14 Gönüllülük neden yeterli değildir?

      A.2.15 Peki ya "insan doğası"?

      A.2.16 Anarşizmin işlemesi için "mükemmel" insanlar mı gerekir?

      A.2.17 İnsanların çoğu özgür bir toplumun işlemesi için fazlasıyla aptal değil mi?

      A.2.18 Anarşistler terörizmi destekler mi?

      A.2.19 Anarşistlerin sahip oldukları etik görüşler nelerdir?

      A.2.20 Neden anarşistlerin çoğu ateisttir?

    A.3 Anarşizm Çeşitleri Nelerdir?

      A.3.1 Bireyci ve Toplumsal Anarşistler Arasındaki Ayrımlar Nelerdir?

      A.3.2 Farklı Toplumsal Anarşizm Çeşitleri Var mıdır?

      A.3.3 Yeşil Anarşizmin Hangi Çeşitleri Vardır?

      A.3.4 Anarşizm Pasifist'midir?

      A.3.5 Anarka-Feminizm Nedir?

      A.3.6 Kültürel Anarşizm Nedir?

      A.3.7 Dinsel Anarşistler Var mıdır ?

      A.3.8 "Sıfatları Olmayan Anarşizm" Nedir?

      A.3.9 Anarko-İlkelcilik Nedir?

    A.4 Belli Başlı Anarşist Düşünürler Kimlerdir?

      A.4.1 Anarşizme Yakın Olan Başka Düşünürler Var mıdır?

      A.4.2 Anarşizme Yakın Olan Liberal Düşünürler Var mıdır?

      A.4.3 Anarşizme Yakın Olan Sosyalist Düşünürler Var mıdır?

      A.4.4 Anarşizme Yakın Olan Marksist Düşünürler Var mıdır?

    A.5 "Eylemde Anarşi'nin Bazı Örnekleri Nelerdir?

      A.5.1 Paris Komünü

      A.5.2 Haymarket Şehitleri

      A.5.3 Sendikalist Sendikaların Kurulması

      A.5.4 Rus Devriminde Anarşistler

      A.5.5 İtalyan Fabrika İşgallerinde Anarşistler

      A.5.6 Anarşizm ve İspanyol Devrimi

      A.5.7 Fransa'da 1968 Mayıs-Haziran İsyanı

  Kısım B: Anarşistler Neden Mevcut Sisteme Karşıdırlar?

    B.1 Anarşistler Neden Otorite ve Hiyerarşiye Karşıdırlar?

      B.1.1 Otoriter Toplumsal İilişkilerin Etkileri Nelerdir?

      B.1.2 Kapitalizm Hiyerarşik midir?

      B.1.3 Kapitalizm Ne Çeşit Bir Değerler Hiyerarşisi Yaratır?

      B.1.4 Irkçılık, Cinsiyetçilik ve Homofobi Neden Vardır?

      B.1.5 Otoriter Medeniyetin Kitlesel-Psikolojik Temeli Nasıl Yaratıldı?

    B.2 Anarşistler Neden Devlete Karşıdırlar?

      B.2.1 Devletin Ana İşlevi Nedir?

      B.2.2 Devletin Yardımcı İşlevleri Var mıdır?

      B.2.3 Yönetici Sınıf Devlet Üstündeki Denetimini Nasıl Sürdürür?

      B.2.4 Devlet Merkeziyetçiliği Özgürlüğü Nasıl Etkiler?

      B.2.5 Merkezileşmeden Kimler Faydalanır?

    B.3 Anarşistler Neden Özel Mülkiyete Karşıdırlar?

      B.3.1 Özel Mülkiyet ile Zilyetlik Arasındaki Fark Nedir?

      B.3.2 Devlet Hangi Tür Mülkiyeti Korur?

      B.3.3 Mülkiyet Neden Sömürücüdür?

      B.3.4 Özel Mülkiyet Meşrulaştırılabilir mi?

    B.4 Kapitalizm Hürriyeti Nasıl Etkiler?

      B.4.1 Kapitalizm Özgürlüğe mi Dayanır?

      B.4.2 Kapitalizm Öz-sahipliliğe mi Dayanır?

      B.4.3 Ama Kimse Sizi Onlar İçin Çalışmaya Zorlamıyor!

      B.4.4 Peki Ya Yüksek Emek Talebinin Olduğu Dönemler?

      B.4.5 Ama Ben "Kendi Başıma Bırakılmak" İstiyorum!

    B.5 Kapitalizm Güçlendirici midir ve İnsan Eylemine mi Dayanır?

  Bölüm C: Kapitalist Ekonominin Efsaneleri Nelerdir?

    C.1 Kapitalizmde Fiyatları Ne Belirler?

      C.1.1 Bu Kuramda Yanlış Olan Ne?

      C.1.2 Öyleyse Fiyatı Ne Belirler?

      C.1.3 Fiyatları Başka Neler Etkiler?

    C.2 Kârlar Nereden Kaynaklanır?

      C.2.1 Bu Artık Neden Vardır?

      C.2.2 Kapitalistler Artı Değerin Bir Kısmına Kendi Adlarına El Koymakta (Yani Kar Yapmakta) Haklılar mı?

      C.2.3 İcat Neden Gerçekleşir ve Karları Nasıl Etkiler?

      C.2.4 İşçi Denetimi İcadı Boğmayacak mıdır?

      C.2.5 İdareciler İşçi ve Bu Nedenle de Değerin Yaratıları Değiller mi?

      C.2.6 Faiz Beklemenin Karşılığı Olan Bir Ödül Değil mi, ve Bu Nedenle Kapitalizm Adil Değil mi?

      C.2.7 Ancak Paranın "Zaman Değeri", Daha Eşitlikçi Bir Kapitalizmde Faiz Almayı Meşru Kılmaz mı?

    C.3 Şirketlerde Kârlar ile Ücretler Arasındaki Bölüşümü Ne Belirler?

    C.4 Piyasaya Neden Büyük Şirketler Egemen Olur?

      C.4.1 Büyük Şirketler Ne Kadar Büyüktür?

      C.4.2 Büyük Şirketlerin Toplum Üzerindeki Etkileri Nelerdir?

      C.4.3 Büyük Şirketlerin Varlığının Ekonomi Kuramı ve Ücretli Emek Açısından Anlamı Nedir?

    C.5 Büyük Şirketler Neden Kârdan Daha Büyük Bir Dilim Alırlar?

      C.5.1 Büyük Şirketlerin Süper-Karları Yüksek Etkinlik Nedeniyle Değil midir?

    C.6 Büyük Şirketlerin Piyasaya Hakimiyeti Değişebilir mi?

    C.7 Kapitalist İş Çevriminin Nedenleri Nedir?

      C.7.1 Sınıf Savaşımı İş Çevriminde Ne Rol Oynar?

      C.7.2 Piyasanın İş Çevriminde Oynadığı Rol Nedir?

      C.7.3 Yatırımın İş Çevriminde Oynadığı Rol Nedir?

    C.8 İş Çevriminin Nedeni Paranın Devlet Kontrolünde Olması mıdır?

      C.8.1 Bu Keynezyenizmin İşlediği Anlamına mı Gelir?

      C.8.2 1970'lerde Keynezyenizme Ne Oldu?

      C.8.3 Kapitalizm Keynezyenizmdeki Krize Nasıl Uyum Gösterdi?

    C.9 "Serbest Piyasa" Kapitalizmi Destekçilerinin İddia Ettiği Üzere Bırakınız Yapsınlar Kapitalizmi İşsizliği Azaltır mı?

      C.9.1 Ücretlerin Azaltılması İşsizliği Azaltır mı?

      C.9.2 İşsizliğin Sebebi Ücretlerin Çok Yüksek Olması mıdır?

      C.9.3 "Esnek" Emek Piyasaları İşsizliğin Çözümü müdür?

      C.9.4 İşsizlik Gönüllü müdür?

    C.10 "Serbest Piyasa" Kapitalizmi Herkesin, Bilhassa da Yoksulların Yararına Mıdır?

    C.11 Şili Serbest Piyasanın Herkesin Yararına Olacağını İspatlamaz mı?

      C.11.1 Ancak Pinochet'in Şili'si, "Ekonomik Özgürlüğün Siyasi Özgürlüğe Ulaşmanın Ayrılmaz Bir Parçası Olduğunu" İspatlamamış mıdır?

    C.12 Hong Kong "Serbest Piyasa" Kapitalizminin Potansiyellerini Göstermiyor mu?

  Kısım D: Devletçilik ve Kapitalizm Toplumu Nasıl Etkiler?

    D.1 Devlet Müdehalesi Neden Meydana Gelir?

      D.1.1 Devlet Mdehalesi Başlangıçta Sorunlara Sebep Olmuş mudur?

      D.1.2 Devlet Müdehalesi Demokrasinin Bir Sonucu mudur?

      D.1.3 Devlet Müdehalesi Sosyalist midir?

    D.2 Zenginliğin Politika Üzerindeki Etkisi Nedir?

      D.2.1 Sermaye Kaçışı Gerçekten de o kadar Güçlü müdür?

      D.2.2 İş Aleminin Propagandası Ne Kadar Yaygındır?

    D.3 Zenginlik Kitle İletişim Araçlarını Nasıl Etkiler?

      D.3.1 Büyüklük, Yoğunlaşmış Sahiplik, Sahibinin Zenginliği, ve Hakim Kitle İletişim Şirketlerinin Kar Odaklı Olması Medya İçeriğini Nasıl Etkiler?

      D.3.2 Kitle İletişim Araçlarının Asli Gelir Kaynağı Olarak Reklamın Etkisi Nedir?

      D.3.3 Medya Neden Hükümet, İş Alemi ve Hükümet ile İş Alemi Tarafından Finanse Edilen ve Onaylanan "Uzmanlar"ın Sağladığı Bilgiye Dayanmaktadır?

      D.3.4 "İtiraz", Zengin ve Güçlü Olanlarca Medyayı Disipline Etmenin bir Aracı Olarak Nasıl Kullanılır?

      D.3.5 İktidar Seçkinleri Neden "Komünizm Karşıtlığı"nı bir Ulusal Din ve Kontrol Mekanizması Olarak Kullanırlar?

      D.3.7 Medya Hakkındaki "Propaganda Tezi" birçok Medya Haberinin "Karşıt" Mizacıyla Çelişmez mi (örn. Hükümetin ve İş Aleminin Yolsuzluklarını İfşa Etmesi)?

    D.4 Kapitalizm ile Ekolojik Kriz Arasındaki İlişki Nedir?

      D.4.1 Kapitalist Firmalar Neden "ya Ölmeli ya da Büyümeli"dir?

    D.5 Emperyalizmin Sebebi Nedir?

      D.5.1 Emperyalizm Zaman İçerisinde Nasıl Değişti?

      D.5.2 Emperyalizm Yalnızca Özel [Kesim] Kapitalizminin Bir Ürünü müdür?

      D.5.3 Küreselleşme Emperyalizmin Sonu mu Demektir?

      D.5.4 Emperyalizm ile Kapitalizmdeki Toplumsal Sınıflar Arasındaki İlişki Nedir?

    D.6 Anarşistler Milliyetçiliğe Karşı mıdır?

    D.7 Anarşistler Milli Kurtuluş Mücadelelerine Karşı mıdır?

    D.8 Militarizmin Sebep ve Etkileri Nelerdir?

      D.8.1 Soğuk Savaşın Açık Bir Şekilde Sona Ermesiyle Militarizm Değişecek midir?

    D.9 Refahın Kutuplaşması ile Otoriter Hükümet Arasındaki İlişki Nedir?

      D.9.1 Kapitalizmde Siyasal İktidar Neden Yoğunlaşır?

      D.9.3 Hapsetme Oranları Neden Yükseliyor?

      D.9.4 Hükümet Gizliliği ve Vatandaşların Gizlice İzlenmesi Neden Artıyor?

      D.9.6 Sağ Ne İstiyor?

Kısım A: Anarşizm Nedir?

A.1 Anarşizm Nedir?

Anarşizm, anarşiyi, yani "efendinin, hükümdarın olmamasını" (P.J. Proudhon, Mülkiyet Nedir?, s. 264) yaratmayı amaçlayan siyasal bir kuramdır. Diğer bir deyişle, anarşizm bireylerin birbirleriyle eşitler olarak özgürce işbirliği [co-operation] içinde olabileceği bir toplum yaratmayı amaçlayan siyasal bir kuramdır. Böylece, anarşizm gerekli olmadıkları gibi [aynı zamanda da] bireye ve onların bireyselliğine zararlı olan tüm hiyerarşik kontrol biçimlerine --ister devletin isterse kapitalist olsun--- karşı çıkar.

Anarşist L. Susan Brown'un sözleriyle:

"Anarşizmin genel algılanışı şiddetli, Devlet-karşıtı bir hareket [olduğu] şeklindeyken; anarşizm hükümetin gücüne [karşı] basit bir başkaldırının ötesinde, çok daha incelikli ve nüanslı [olan] bir gelenektir. Anarşistler, iktidar ve tahakkümün [domination] toplum için gerekli olduğu fikrine karşı çıkarlar; bunun yerine daha işbirlikçi, hiyerarşi karşıtı toplumsal biçimleri, siyasal ve iktisadî örgütlenmeleri savunurlar." (Bireycilik Politikası, s. 106)

Ancak, "anarşizm" ve "anarşi" şüphesiz siyaset kuramının en fazla yanlış temsil edilen kavramlarıdır. Genel anlamda "kaos" veya "düzensizlik" kelimeleri ile eş anlamlı tutularak, anarşistlerin toplumsal kaos ve "orman kanunu"na geri dönüşü arzuladıkları belirtilir.

Bu yanlış temsiliyet [anlamlandırma] sorunu tarihsel bir paralellik gösterir. Örneğin, tek adam egemenliğinin (monarşinin) gerekli olarak görüldüğü hükümetlerin bulunduğu ülkelerde de zamanında "cumhuriyet" veya "demokrasi" gibi kavramlar, aynen "anarşi" kavramı gibi değerlendirilmişlerdir; yani düzensizlik ve karmaşayı temsil etmek için kullanılmışlardır. Statükonun devam ettirilmesinden belirgin çıkarı olanların, mevcut sisteme karşı çıkanların pratikte işlerliklerinin olamayacağını öne sürmeleri gayet normaldir; [onlara göre] yeni toplumsal yaşam biçimi ancak kaosa yol açabilir. Ya da Errico Malatesta'nın ifade ettiği üzere:

"Hükümet'in gerekli olduğuna, hükümet olmadan ancak düzensizlik ve karmaşa olacağına inanılırsa; doğal ve mantıksal olarak, hükümetin olmamasını önemle vurgulaması açısından anarşinin düzenin yokluğu anlamına gelmesi gerekir." (Anarşi, s. 16).

Anarşistler, "anarşi" kavramının bu "sağduyusal" [common-sense] algılanışını değiştirerek, insanların hükümet ve diğer bütün hiyerarşik toplumsal ilişkilerin zararlı ve gereksiz olduklarını görmelerini arzularlar.

"Kanaatlari değiştirin, toplumu hükümetin sadece gereksiz olduğuna değil, [bunun da ötesinde] aşırı [ölçüde] zararlı olduğuna ikna edin; işte o zaman, sadece hükümetsizlik anlamına gelmesi nedeniyle anarşi kelimesi herkes için [şu anlama gelecektir]: doğal düzen, insanoğlunun ihtiyaç ve çıkarlarının uyumluluğu, tam dayanışma içinde tam bir özgürlük" (adı geçen eser (age), s. 16).

Bu SSS, anarşizm ve anarşinin anlamı konusunda genelde paylaşılan düşünceleri değiştirme sürecinin bir parçasıdır. Ancak hepsi bundan ibaret değil. "Anarşi"nin "sağduyusal" fikrinin ürettiği çarpıtmalarla mücadele etmenin yanı sıra, anarşizm ve anarşistlerin yılldardan beridir siyasal ve toplumsal düşmanlarımızca maruz bırakıldıkları çarpıtmalara karşı da mücadele etmemiz gerekmektedir. Çünkü, Bartolomeo Vanzetti'nin ifade ettiği üzere, anarşistler "radikalin radikalidir --kara kediler; birçoklarının, bağnnazların, sömürücülerin, şarlatanların, üçkağıtçıların ve zalimlerin dehşeti. Dolayısıyla, en fazla karalananlar, bile bile en çok yanlış tanıtılanlar, en fazla yanlış anlaşılanlar ve en çok eziyet edilenler de keza bizleriz." (Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti, Sacco ve Vanzetti'nin Mektupları, s. 274)

Vanzetti ne söylediğini biliyordu. ABD devleti işlemedikleri bir suçu onun ve yoldaşı Nicola Sacco'nun üzerine yıkmıştı, gerçekte yabancı anarşistler olmaları nedeniyle 1927'de elektrikli sandalyeyle idam edilmişlerdi. Bu nedenle, bu SSS, anarşistlerin kapitalist medya, siyasetçiler, ideologlar ve patronlar tarafından maruz bırakıldıkları karalamaları ve çarpıtmaları (liberaller ve Marksistler gibi eski radikal arkadaşların çarpıtmalarından bahsetmeye bile gerek yok) düzeltmek için çaba harcayacaktır. Umut ediyoruz ki, bunu yaptığımızda, iktidarda olanların neden anarşizme saldırmaya bu kadar çok zaman ayırdıklarını anlayacaksınız --çünkü fiilen herkes için hürriyeti sağlayabilecek ve bir azınlığın çoğunluk üzerinde iktidarına dayanan tüm sistemleri sona erdirecek bir fikirdir.

A.1.1 "Anarşi" ne anlama gelir?

Yunancadan gelen "anarşi" kelimesi, "olmaksızın", "-sız", "...-in isteği", "...-in yokluğu" ya da "...-in olmaması" anlamlarını veren an (veya a) öneki ile, "hükümdar", "şef", "sorumlu kişi", "otorite" [yetke] anlamına gelen archos kelimesinin birleşiminden oluşur. Ya da Peter Kropotkin'in ifade ettiği üzere, Anarşi, "otoriteye karşı" anlamına gelen Yunanca kelimelerden kaynaklanır (Anarşizm, s. 284).

Yunanca anarchos ve anarchia kelimeleri genellikle "hükümetin olmaması" veya "hükümetsizlik" anlamlarında ele alınırken; görüldüğü üzere, anarşizmin asıl anlamı basitçe "hükümetsizlik" değildir. "An-archy", "hükümdarın olmadığı" veya daha genel bir ifadeyle "otoritenin olmadığı" anlamına gelir; anarşistler kelimeyi bu anlamıyla kullanırlar. Örneğin, Kropotkin'in [şunu] öne sürdüğünü görürüz; anarşizm, "sadece sermayeye değil, kapitalizmin asıl güç kaynağına, [yani] hukuk, otorite ve Devlet'e de saldırır" (age, s. 150). Anarşistlere göre, anarşi [kelimesi] "genelde varsayıldığı üzere düzenin yokluğu anlamına gelmez, hükmetmenin olmaması [anlamına gelir]" (Benjamin Tucker, Kitap Yerine, s. 13). David Weick mükemmel bir şekilde özetliyor:

"Anarşizm, bütün iktidar [güç], mutlak egemenlik, tahakküm ve hiyerarşik bölünmelerin yadsınmasını ve [bütün] bunların sona erdirilmesi iradesini ifade eden, markasız bir toplumsal ve siyasal fikir olarak anlaşılabilir. ... Bu nedenle, {her ne kadar} hükümet {devlet} ... gayet uygun bir şekilde anarşist eleştirinin ana odağı olsa da, ... anarşizm devletçilik-karşıtlığından daha öte bir şeydir" (Anarşiyi Yeniden Keşfetmek, s. 139).

Bu nedenle, anarşizm tamamen hükümet-karşıtı, devlet-karşıtı olmaktan ziyade hiyerarşi'ye karşı olan bir harekettir. Neden? Çünkü, hiyerarşi otoriteyi kapsayan kurumsal yapıdır. Devletin hiyerarşinin ulaşmış olduğu "en ileri" biçim olması nedeniyle, anarşistler tanımsal olarak devlet karşıtıdırlar; ancak, bu tek başına anarşizmin yetersiz bir tanımlaması olur. Bu demektir ki, gerçek anarşistler sadece devlete değil, [aynı zamanda] bütün hiyerarşik örgütlenme biçimlerine karşı çıkarlar. Brian Morris'un sözleriyle:

"Anarşi terimi Yunancadan gelmektedir ve temel olarak 'yöneten [ruler, hükmeden] olmaması' anlamına gelir. Anarşistler, bütün hükümet veya zorlayıcı yetke [otorite] biçimlerini, bütün hiyerarşi ve tahakküm biçimlerini reddeden insanlardırlar. Bu nedenle, onlar Meksikalı anarşist Flores Magon'un 'karanlık kutsal üçlü' olarak adlandırdığına --devlet, sermaye ve kilise-- karşı çıkarlar. Anarşistler, böylece hem devlete, hem kapitalizme, hem de bütün dini yetke biçimlerine karşı çıkarlar. Ancak anarşistler aynı zamanda da çeşitli araçlarla anarşi durumunu; yani zorlayıcı kurumların olmadığı merkezsizleşmiş bir toplumu, gönüllü birliklerin federasyonu aracılığıyla örgütlenecek bir toplumu kurmayı veya ortaya çıkarmayı amaçlarlar" ("Anthropoloji ve Anarşizm", Anarchy: A Journal of Desire Armed, sayı 45, s. 38).

"Hiyerarşi"ye bu bağlamda referans verilmesi oldukça yeni bir gelişmedir; Proudhon, Bakunin ve Kropotkin gibi "klasik" anarşistlerin bu sözcüğü kullanmadığını görüyoruz (onlar genellikle "otoriter"in kısacası olan "otorite"yi tercih ediyorlardı). Ancak yazılarından açıktır ki, onlarınki de aslında hiyerarşiye, bireyler arasındaki ayrıcalıklara ve güç dengesizliklerine karşı olan bir felsefeydi. Bakunin, "resmi" otoriteye saldırıp "doğal etkiyi" savunurken bundan bahsetmektedir, şöyle der:

"Herhangi birisinin bir başkasını baskı altına almasını imkânsız hale mi getirmek istiyorsun? Öyleyse hiç kimsenin güce [iktidara, erke] sahip olmamasını sağlaman gerekir" (Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 271).

Jeff Draughn'un belirttiği üzere, "daha genel bir kavram olan hiyerarşi-karşıtı kavramı, her zaman 'devrimci projenin' gizli bir parçası durumundayken, ancak son zamanlarda oldukça göz önüne çıkmıştır. Gene de bunun kökleri Yunanca 'anarşi' kelimesinde açıkça görülebilir." (Jeff Draughn, Anarşizm ve Liberteryanizm Arasında: Yeni Bir Hareket Tanımlamak).

Anarşistler için hiyerarşiye karşı çıkmanın sadece devlet veya hükümetle sınırlı olmadığını vurguluyoruz. Bu, tüm otoriter ekonomik ve toplumsal ilişkileri olduğu gibi, --başta kapitalist mülkiyetle ve ücretli emekle ilgili olanlar olmak üzere-- siyasal ilişkileri de içerir. Proudhon'un şu argümanından görülebilir: "Sermaye ... siyasal alanda hükümet ile benzerdir. Kapitalizmin iktisadî fikri, hükümet veya otorite siyaseti ve Kilise'nin teolojik fikri, birbirleriyle çeşitli şekillerde bağlantılı olan özdeş fikirlerdir. Bunlardan birisine saldırmak hepsine birden saldırmaya denktir. ... Sermayenin emeğe ve Devlet'in hürriyete karşı yaptığını, Kilise de ruha karşı yapar. Bu kutsal üçleme felsefede olduğu gibi pratikte de zararlıdır. İnsanları baskı altına almanın en etkili yolu aynı anda onların bedenlerini, iradelerini ve mantıklarını köleleştirmektir." (Max Netlau'nun alıntısı, Anarşizmin Kısa Tarihi, s. 43-44). İşte bu nedenle, Emma Goldman'ı, "erkek {veya kadının} emeğini satmak zorunda kalması", onun istek ve yargılarının efendinin iradesinin emri altında olması" anlamına gelen kapitalizme karşı çıkarken buluruz (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 36). Bundan kırk yıl önce, Bakunin, mevcut sistemde "işçinin {ücret karşılığında kendini} ve dolayısıyla "belli bir zaman için kişiliğini ve hürriyetini {kapitaliste} sattığını" söylerken aynı noktayı vurguluyordu (age, s. 187).

Bu nedenle, "anarşi" yalnızca "hükümetin olmaması"ndan daha fazlasıdır; bütün otoriter örgütlenme ve hiyerarşi biçimlerine karşı çıkmak demektir. Kropotkin'in sözleriyle, "toplumun anarşist algısının kökeni, ... hiyerarşik örgütlenmelerin ve toplumun otoriter görüşlerinin eleştirisinde; ve de ... insan oğulları ile kızlarının ilerici hareketlerinde görülen eğilimlerin çözümlemesinde ... {yatar}" (age, s. 158). Malatesta'ya göre, anarşizm "toplumsal adaletsizliğe karşı ahlakî isyandan doğmuştur" ve "toplumsal kötülüklerin özgül nedenleri, kapitalist mülkiyette ve Devlet'te" bulunabilir. Ezilenler "hem Devlet'i hem de mülkiyeti alaşağı etmeyi düşündükleri zaman, işte o zaman anarşizm doğmuştu" (Errico Malatesta: Hayatı ve Fikirleri, s. 19).

Bu nedenle anarşinin yalnızca devlet-karşıtı olduğunu öne sürmek için yapılan herhangi bir girişim kelimenin ve anarşist hareket tarafından kullanıldığı şeklin yanlış temsil edilmesi olacaktır. Brian Morris'in söylediği üzere, "klasik anarşistlerin yazıları ... ve anarşist hareketlerin karakterleri incelendiğinde, ... açıktır ki [anarşizm] bu dar bakışa {sadece devlete karşı olma bakışına} asla sahip olmamıştır. Daima otorite ve sömürünün bütün biçimlerine meydan okumuş, devlete olduğu kadar kapitalizme ve dine karşı da eş derecede eleştirel olmuştur" (age, s. 40).

Ve --yalnızca aşikar olanı belirtmek için-- anarşi kaos demek değildir, anarşistler kaos veya düzensizlik yaratmayı amaçlamazlar. Bizler, bunun yerine, bireysel özgürlük ve gönüllü işbirliğine dayanan bir toplum yaratmak istiyoruz. Diğer bir deyişle, otoriteler tarafından yukarıdan aşağıya [dayatılan] bir düzensizliği değil, aşağıdan yukarıya doğru [olan] bir düzeni [istiyoruz]. Böyle bir toplum, hükümdarların olmadığı bir toplum, gerçek anarşi olacaktır.

Anarşiyi Kısım I'da tartışacağız, ancak Noam Chomsky şunları söylerken ana görüşü özetler: gerçekten özgür olan bir toplumda "topluluk [cemaat], işyeri, aile veya daha geniş toplum içerisinde, insan oğulları ve kızları arasında kişisel olmanın ötesine geçen --şu veya bu şekilde bir kurumsal biçim alan anlamında-- her tür etkileşim, ne olursa olsun katılımcılarının doğrudan denetimi altında olmalıdır. Bu, endüstride işçi konseylerini, topluluklarda halk demokrasisini, bunların birbirleriyle etkileşimini, uluslararası toplumun örgütlenmesine kadar daha büyük gruplar içerisindeki özgür birlikleri ifade eder" (Anarşizm Röportajı). Toplum artık patronlar ve işçiler, yönetenler ve yönetilenler hiyerarşisine bölünmemiş olacaktır. Aksine, anarşist bir toplum katılımcı örgütlenmelerdeki özgür birliğe dayanacak ve aşağıdan yukarıya doğru örgütlenecektir. Anarşistlerin, örgütlenme, mücadele ve faaliyetlerinde, yapabildikleri ölçüde bu toplumu bugünden yaratmaya çalıştıkları da belirtilmelidir.

A.1.2 "Anarşizm" ne anlama geli̇r?

Peter Kropotkin'in deyişiyle, Anarşizm "sosyalizmin hükümetsiz sistemidir..." (Anarşizm, s. 46). Diğer bir deyişle, "insanın insanı sömürmesinin ve tahhaküm etmesinin sona erdirilmesi, yani özel mülkiyetin {kapitalizmin} ve hükümetin yok edilmesi"dir (Errico Malatesta, Anarşizme Doğru, s. 75).

Anarşizm, bu nedenle siyasi, ekonomik veya toplumsal hiyerarşilerin olmadığı bir toplum yaratmayı hedefleyen siyasi bir kuramdır. Anarşistler, hükmedenin olmadığı anarşinin uygulanabilir bir toplumsal sistem biçimi olduğunu ve böylece de bireysel özgürlük ile toplumsal eşitliğin en fazlalaştırılmasına hizmet ettiğini savunurlar. Özgürlük ve eşitlik amaçlarının karşılıklı olarak birbirini destekleyen amaçlar olduğunu görürler. Ya da Bakunin'in ünlü sözüyle:

"Bizler Sosyalizm olmadan özgürlüğün ayrıcalık ve adaletsizlik olduğuna, özgürlük olmadan Sosyalizmin ise kölelik ve vahşilik olduğuna inanıyoruz." (Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 269)

İnsan toplumunun tarihi bunu ispatlamaktadır. Eşitlik olmadan hürriyet sadece güçlü olan için hürriyet anlamına gelirken, hürriyet olmadan eşitlik ise imkansızdır ve aslında köleliğin gerekçelendirmesidir.

Birçok farklı anarşizm çeşitleri (bireyci anarşizmden komünist-anarşizme kadar --daha fazlası için Kısım A.3'e bakınız) varken, bunların özünde daima iki ortak konumlanış bulunur --hükümete karşı olma ve kapitalizme karşı olma. Bireyci anarşist Benjamin Tucker'ın sözleriyle, anarşizm, "Devlet'in yıkılmasında ve tefeciliğin yıkılmasında; insanın artık insan tarafından yönetilmemesi ve insanın artık insan tarafından sömürülmemesi"nde ısrar eder (Eunice Schuster'in alıntısı, Yerel Amerikan Anarşizmi, s. 140). Tüm anarşistler kârı, faizi ve kirayı tefecilik (yani sömürü) olarak değerlendirir, bu nedenle onlara ve onları yaratan koşullara --hükümet ve Devlet'e karşı &cceedil;ıktıkları kadar-- karşı çıkarlar.

Daha genel olarak, L. Susan Brown'un sözleriyle, anarşizm içindeki "birleştirici bağlantı, hiyerarşi ve tahakkümün evrensel olarak suçlanması; insan bireyin özgürlüğü için savaşmaktaki istekliliktir" (Bireyciliğin Siyaseti, s. 108). Anarşistlere göre, bir kimse eğer devlete veya kapitalist otoriteye tabi ise özgür olamaz. Voltairine de Cleyre'nin özetlediği gibi:

"Anarşizm, ... yaşamın gereksinimlerinin herkes için sağlanabileceği, aklın ve bedenin tam olarak gelişimi imkanlarının herkesin ortak mirası olacağı bir toplumun olabilirliğini öğretir. ... Refahın üretim ve bölüşümünün halihazırdaki adaletsiz örgütlenmesinin sonunda tamamen yıkılması gerektiğini; bunun yerini, insanın ürününün belli bir kısmını teslim etmek zorunda olacağı bir efendi aramaksızın herkesin çalışma hürriyetini sağlayacak, onun üretim kaynaklarına ve araçlarına erişim hürriyetini güvence altına alacak bir sistemin geçmesini gerektiğini öğretir. ... Körü körüne itaatkar olandan hoşnut olmayanı; bilinçsizce tatmin olmayandan bilinçli tatmin olmayanı ortaya çıkarır. ... Anarşizm, tahakküm bilincini, daha iyi bir toplum arzusunu ve kapitalizm ile Devlet'e karşı aralıksız bir savaşım yapma gerekliliği anlayışını yükseltmeyi amaçlar." (Anarşi! Emma Goldman'ın Mother Earth'nün Antolojisi, s. 23-4)

Bu nedenledir ki anarşizm, anarşinin, [yani] "yöneticilerin olmaması" kuralına dayanan bir toplumun yaratılmasını savunan siyasi bir kuramdır. Bunu başarmak için, "tüm sosyalistlerle ortak olarak anarşistler, toprak, sermaye ve makineler üzerindeki özel mülkiyetin zamanını doldurduğunu ve yok olmaya mahkum olduğunu belirterek; üretim için gerekli olan her şeyin toplumun ortak mülkiyetinde olması gerektiğini ve refahı üretenlerce ortaklaşa yönetilmesi gerektiğini savunurlar. Ve ... toplumun siyasi örgütlenmesinin en ideal hali için gereken koşulun, hükümet fonksiyonlarının en aza indirildiği zaman sağlanabileceğini;... (ve) toplumun nihai hedefinin hükümetin fonksiyonlarını tamamen ortadan kaldırmak olduğunu savunurlar --hükümetsiz topluma, yani an-archy'e" (Peter Kropotkin, age, s. 46).

Böylece, anarşizm hem olumludur, hem de olumsuzdur. Mevcut olan toplumu inceleyip, eleştirirken, aynı zamanda potansiyel yeni topluma --bugünkü toplumun mahrum bıraktığı belli bazı insan ihtiyaçlarını sağlayan bir topluma-- ilişkin bir görüş ortaya koyar. Bu ihtiyaçların en temel olanları --Kısım A.02'de tartışılacak olan-- hürriyet, eşitlik ve dayanışma'dır.

Bakunin'in "yıkma dürtüsü yaratıcı bir dürtüdür" sözünden anlaşılabileceği gibi, anarşizm eleştirel analizi umutla birleştirir. Bugünkü toplumda nelerin yanlış olduğunu anlamadan daha iyi bir toplum inşa edilemez.

Ancak anarşizmin bir analiz aracı veya daha iyi bir topluma ilişkin bir görüşten ibaret olmadığı vurgulanmalıdır. Kökleri mücadelede, ezilenlerin özgürlükleri için yaptıkları mücadelededir. Diğer bir deyişle, güce değil insanların ihtiyaçlarına dayanan ve yerküreyi kârın önüne koyan bir sistemi başarmanın bir yolunu sunar. İskoçyalı anarşist Stuart Christie'den alıntı yapacak olursak:

"Anarşizm insan özgürlüğü için bir harekettir. Somut, demokratik ve eşitlikçidir. ... Anarşizm başkalarına sağlanan imkanlardan mahrum bırakılanların ezilmelerine ev sömürülmelerine karşı doğrudan meydan okumalarıyla başlar --ve öyle devam eder. Birlikte veya ayrı ayrı son tahlilde çoğunluğun zararına bir azınlığın çıkarlarına hizmet eden devlet gücünün sinsice büyümesine ve mülkiyetçi bireyciliğin tehlikeli etosuna [değer ve inançlar sistemi] karşı çıkar.

Anarşizm yaşamın hem bir kuramı hem de uygulamasıdır. Felsefi olarak, birey, toplum ve doğa arasında azami uyumu hedefler. Uygulamada, siyasetçileri, hükümetleri, devletleri ve onların görevlilerini gereksiz kılacak şekilde yaşamlarımızı örgütlememizi ve sürdürmemizi amaçlar. Anarşist toplumda, birbirlerine saygılı egemen bireyler, üretim ve bölüşüm araçlarının ortaklaşa sahiplenildiği doğal olarak tanımlanmış topluluklar içerisinde baskıcı olmayan ilişkiler erçevesinde örgütlenecektir.

Anarşistler, kafalarını soyut ilkelere ve kuramsal tasavvurlara takmış hayalperestler değildirler. Anarşistler mükemmel bir toplumun hemen yarın kazanılamayacağının pekala farkındalar. Gerçekte, mücadele ebediyen sürer! Ancak, şeylerin oldukları haline karşı ve olabilecekleri hal için mücadeleyi teşvik eden bu görüştür. ...

Nihai olarak, sadece mücadele sonucu belirler ve daha anlamlı bir topluluğa doğru ilerleme her türlü adaletsizliğe karşı direnme iradesiyle başlamalıdır. Bu, genel anlamda, tüm sömürülere meydan okumak ve tüm baskıcı otorite biçimlerinin meşruğyetine karşı gelmek demektir. Eğer anarşistlerin değişmez bir inancı varsa, bu da siyasetçilere ve ideologlara boyun eğme alışkanlığı kaybedildiğinde, tahakküme ve sömürüye karşı direniş alışkanlığı kazanıldığında, sıradan insanların, özgürce ve adilce kendi yaşamlarının her yönünü kendi çıkarlarına uygun şekilde her yerde ve her zaman örgütleme kapasitesine sahip olduğudur.

Anarşistler halk mücadelelerinden uzak durmazlar, ne de onlara hakim olmaya çalışırlar. Yapabildikleri ölçüde uygulamada ona katkıda bulunmayı ve olası azami bireysel öz-gelişim ve grup dayanışması seviyesi ölçüsünde yardım etmeyi amaçlarlar. Her zaman ve her yerdeki felsefi, toplumsal ve devrimci hareketlerde, gönüllü ilişkiler, karar alma süreçlerine eşitlikçi katılım, karşılıklı yardımlaşma ve tüm tahakküm biçimlerine ilişkin eleştiri bağlamında anarşist fikirleri ayırt etmek mümkündür." (Beni Nenem Anarşist Yaptı, s. 162-3)

Anarşizm, anarşistlere göre, basitçe patronlar ve siyasetçiler olmaksızın kendi kendimizi örgütleme ve toplumu işletme kapasitemizin kuramsal ifadesidir. İşçi sınıfı ve diğer ezilen insanların bir sınıf olarak gücümüzün bilincine varmamızı, ivedi çıkarlarımızı savunmamızı ve bir bütün olarak toplumu devrimcileştirmek için savaşmamızı sağlar. Ancak böyle yaparak insanoğullarının yaşamasına uygun bir toplum yaratabiliriz.

Bu soyut bir felsefe değildir. Anarşist fikirler hergün uygulamaya geçirilmektedir. Ezilen insanların hakları için ayağa kalktıkları, özgürlüklerini savunmak için harekete geçtikleri, dayanışma ve işbirliğini uygulamaya geçirdikleri, zulme karşı mücadele ettikleri, kendilerini liderler veya patronlar olmaksızın örgütledikleri her yerde, anarşizmin ruhu yaşamaktadır. Anarşizm basitçe bu liberter eğilimleri canlandırmayı ve onları tam bir olgunluğa eirştirmeyi amaçlar. Kısım J'da tartışacağımız üzere, anarşistler, kapitalizmi daha iyisiyle değiştirmek için --ondan tamamen kurtulana kadar-- fikirlerini kapitalizm içerisinde çeşitli şekillerde uygumaya geçirirler. Kısım I'da onun yerine neyi geçirmeyi amaçladığımız, yani anarşizmin neyi amaçladığı tartışılacak.

A.1.3 Neden anarşizm liberter sosyalizm olarak da adlandırılır?

Çoğu anarşist, "anarşizm" kavramına yüklenen olumsuz tanımlamayı görerek, fikirlerinin olumlu ve yapıcı yanlarını vurgulamak için başka kavramlar kullanmışlardır. Bunlardan en yaygın olanları "özgür sosyalizm", "özgür komünizm", "liberter [libertarian, hürriyetçi] sosyalizm" ve "liberter komünizm"dir. Anarşistlere göre, gerçekte liberter sosyalizm, liberter komünizm ve anarşizm birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Vanzetti'nin ifade ettiği gibi:

"Bununla birlikte, sosyal-demokratlar, sosyalistler, komünistler ve IWW'nin hepsinin Sosyalist olması gibi bizler de sosyalistiz. Bizimle bu diğerleri arasındaki fark --temel bir fark-- bizler liberterken, onların otoriter olmalarıdır; onlar kendilerine ait olan vir Devlet veya Hükümet'e inanırlar; bizler ise ne Devlet'e ne de Hükümet'e inanırız." (Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti, Sacco ile Vanzetti'nin Mektupları, s. 274)

Ancak bu doğru mudur? American Heritage Dictionary tanımlamalarına bakacak olursak:

LİBERTER: düşünce ve eylemde bulunma özgürlüklerine, özgür iradeye inanan kişi.

SOSYALİZM: üreticilerin; hem siyasi gücü, hem de üretim araçlarını ve malların bölüşümünü kontrol ettiği toplumsal sistem.

Bu iki tanımı alıp birleştirirsek:

LİBERTER SOSYALİZM: üreticilerin, hem siyasi gücü, hem de üretim araçlarını ve malların dağıtımını kontrol ettiği, düşünce ve eylemde bulunma özgürlüklerinin ve özgür iradenin var olduğu bir toplumsal sistem.

(Ama sözlüklerin hala siyasi yetkinlikten yoksun olduğuna ilişkin genel yorumumuzu eklemek zorundayız. Biz bu tanımları sadece "liberter"in "serbest piyasa" kapitalizmi, [keza] "sosyalizm"in devlet sahipliği anlamına gelmediğini göstermek için kullandık. Açıktır ki diğer sözlükler --özellikle sosyalizm için-- farklı tanımlar içerecektir. Sözlük tanımları üzerine tartışmak isteyenler, sonu gelmeyecek ve siyasi olarak faydasız bir hobi olan bu tartışmayı sürdürmekte özgürdürler, ama biz bunu yapmak istemiyoruz).

Ancak, ABD'de Liberal Parti'nin ortaya çıkmasıyla birlikte, pek çok kişi "liberter sosyalizmin" kavram olarak çelişkili hale geldiğini düşünmektedir. Aslında çoğu "Liberter", anarşistlerin, "sosyalist" fikirleri daha fazla "kabul edilebilir" kılmak amacıyla, (Liberterlerin anladığı şekliyle) sosyalizmin "liberal-karşıtı" fikirleri ile Liberal ideolojiyi ilişkilendirmeye çalıştıklarını söylemektedir --diğer bir ifade ile anarşistler "liberter" etiketini esas sahiplerinden çalmaya çalışmaktadırlar.

Gerçekten bu kadar uzak başka bir saptama daha yapılamaz. Anarşistler, kendilerini ve fikirlerini ifade etmek amacıyla "liberter" kavramını 1850'lerden beri kullanmaktadırlar. Anarşist tarihçi Max Nettlau'ya göre, devrimci anarşist Joseph Dejacque Le Libertaire, Journal du Mouvement Social [dergisini] 1858 ile 1861 arasında New York'da çıkarmıştı; "liberter komünizm" teriminin kullanımı ise Fransız anarşist kongresinin bunu benimsediği Kasım 1880'e kadar gitmektedir (Max Nettlau, Anarşizmin Kısa Tarihi, s. 75 ve s. 145). "Liberter" teriminin kullanımı, anarşizm-karşıtı yasaları delmek ve halkın aklındaki "anarşi" kelimesinin olumsuz çağrışımından sakınmak üzere Fransa'da kullanılmaya başlandığı 1890'lardan sonra daha da popüler hale geldi (örneğin, Sebastian Faure ve Louise Michel Le Libertaire (The Libertarian) adlı dergilerini 1895'de Fransa'da yayınladılar). O zamandan beri (özellikle Amerika dışında) her zaman anarşist fikirlerle ve hareketlerle ilgili olarak kullanılmıştır. Daha yakın tarihli bir örnek vermek gerekirse, Amerika'da anarko-sendikalist ilkeler etrafında 1954 yılında örgütlenen "The Libertarian League" 1965'e kadar faal haldeydi. ABD-temelli Liberter Parti ise 1970'lerin başından itibaren, [yani] anarşistlerin politik fikirlerini ifade etmek için bu terimi ilk defa kullanmalarından 100 yıldan fazla bir zaman sonra (ve "liberter komünist" ifadesinin ilk defa benimsenmesinden 90 yıl sonra) ortaya çıkmıştır. Asıl olarak bu terimi "çalan" anarşistler değil onlardır. (Liberter Parti tarafından arzulanan) "Liberter" kapitalizm fikrinin çelişkili bir kavram olduğunu ise Kısım B'de tartışacağız.

Yine Kısım I'da açıklayacağımız üzere, ancak liberter-sosyalist mülkiyet sistemi bireysel özgürlüğü azamileştirebilir. Söylemeye her ne kadar gerek olmasa da, --genellikle "sosyalizm" olarak adlandırılan-- devlet sahipliliği anarşistler için asla ve asla sosyalizm demek değildir. Aslında, --Kısım H'de ele alacağımız üzere-- devlet "sosyalizmi" hiçbir sosyalist içeriği olmayan kapitalizmin bir biçimidir. Rudolf Rocker'in belirttiği üzere, anarşistlere göre sosyalizm "sadece bir karın tokluğu sorunu değildir, kişilik duygusuna ve bireyin özgür inisiyatifine yardımcı olacak bir kültür sorunudur; özgürlük olmadan [sosyalizm] tüm bireysel düşünce ve hisleri hayali bir kolektif çıkar uğruna feda edecek kasvetli bir devlet kapitalizmine yol açacaktır." (Colin Ward'ın alıntısı, "Giriş", Rudolf Rocker, Londra Yılları, s. 1)

"Liberter" kelimesinin anarşist şeceresi veriliyken, pek az anarşist bu terimin fikirlerimizle çok az ortaklığı olan bir ideoloji tarafından çalınmış olmasını görmekten mutlu olacaktır. Birleşik Devletler'de, Murray Bookchin'in belirttiği üzere, "'liberter' teriminin kendisi şüphesiz ki bir sorun kaynağıdır; özellikle de 'saf kapitalizm' ve 'serbest ticaret'i amaçlayan kendi başına ayrı bir yöne giden bir harekete sahip bir anti-otoriter ideolojiyle aldatıcı bir şekilde özdeşleştirilmesi nedeniyle. Bu hareket bu kelimeyi yaratmamıştır: onu {ondokuzuncu} yüzyıl anarşist hareketinden aşırmıştır. Ve, özgürlüğü girişimcilik ve kârla eş tutan kişisel egoistler adına değil, bir bütün olarak tahakküm altındaki insanlar adına konuşmaya çalışan ... anti-otoriterler bu kelimeyi geri almalıdırlar." Bu nedenle, Amerika'daki anarşistler, serbest-piyasa hakkı "tarafından doğallığından koparılmış bir geleneği uygulamada yeniden canlandırmalıdırlar" (Modern Kriz, s. 154-5). Bunu yaptığımıza göre, fikirlerimizi liberter sosyalizm olarak adlandırmayı sürdüreceğiz.

A.1.4 Anarşistler sosyalist midir?

Evet. Anarşizmin tüm kolları kapitalizme karşı çıkar. Bunun sebebi kapitalizmin tahakküm ve sömürüye dayanmasıdır (Kısım B ve Kısım C'ye bakınız). Anarşistler, "insanların ürünleri üzerinden yüzde alacak bir yönlendirici-efendi olmadan birlikte çalışamayacakları" fikrini reddederler; ve anarşist bir toplumda, "gerçek işçilerin kendi düzenlemelerini kendilerinin yapacaklarını, şeylerin ne zaman, nerede ve nasıl yapılacağına [kendilerinin] karar vereceklerini" düşünürler. İşçiler bunu yaparak kendilerini "kapitalizmin dehşetli köleleleştirmesinden" kurtaracaklardır (Voltairine de Cleyre, Anarşizm, s. 32-34).

(Burada anarşistlerin, feodalizm, Sovyet-tipi "sosyalizm" --daha iyi bir adlandırmayla "devlet sosyalizmi"--, kölelik vb. gibi tahakküm ve sömürüye dayanan tüm ekonomik biçimlere karşı çıktığını vurgulamalıyız. Kapitalizm üstüne yoğunlaşıyoruz, çünkü şu anda dünyaya hakim olan odur).

Bakunin ve Proudhon gibi toplumsal anarşistlerle birlikte Ben Tucker gibi bireyciler de kendilerini "sosyalist" olarak tanımlarlar. Bu böyle olmuştur, çünkü Kropotkin'in klasik makalesi "Modern Bilim ve Anarşizm"de ifade ettiği üzere; "Sosyalizm geniş, kapsayıcı ve gerçek anlamında --[yani] Emeğin Sermaye tarafından sö;mürüsünü yıkma çabası olarak-- anlaşılırsa, Anarşistler dönemin Sosyalistleriyle beraber el ele yürümekteydiler" (Evrim ve Çevre, s. 81). Ya da Ben Tucker'ın sözleriyle; "Sosyalizmin temel iddiası emeğin kendi sahipliğini elde etmesidir", ki bu "Sosyalist düşüncenin her iki okulunun, ... Devlet Sosyalizmi ve Anarşizmin" görüş ortaklığına sahip olduğu bir iddiadır (Anarşist Okumalar, s. 144). Bu nedenle, sosyalist kelimesi özgün haliyle "bireyin kendi ürettiğine sahip olması hakkına inanan herkes"i içerecek şekilde tanımlanmıştır (Lance Klafta, "Ayn Rand ve Liberterlik Çarpıtması", Anarşi: A Journal of Desire Armed, sayı 34). Sömürüye (veya tefeciliğe) bu karşı çıkış, tüm gerçek anarşistler tarafından paylaşılır ve onları sosyalist bayrağının altında konumlandırır.

Birçok sosyalist için "emeğin meyvelerinin çalınmamasının tek garantisi, emek araçlarına sahip olmaktır" (Peter Kropotkin, Ekmeğin Fethi, s. 145). Bu nedenle örneğin Proudhon, "birlik içerisinde istihdam edilen her bireyin ... şirketin mal varlığı üzerinde bölünmemiş hisseye sahip olacağı" işçi kooperatiflerini desteklemiştir; çünkü "zarar ve kazanca katılım sayesinde ... kolektif kuvvet (yani artık) az sayıdaki yöneticinin kâr kaynağı olmaktan çıkar: tüm işçilerin mülkiyetine geçer" (Genel Devrim Dşüncesi, s. 222 ve s. 223). Yani, gerçek sosyalistler emeğin sermaye tarafından sömürülmesini sona erdirmeyi arzulamanın yanısıra, aynı zamanda üreticilerin üretim araçlarına sahip olduğu ve onları kontrol ettiği bir toplumu arzularlar (hizmetleri temin eden işyerlerinin dahil olduğu vurgulanmalıdır). Üreticilerin bunu gerçekleştireceği araçlar [konusu] anarşist ve diğer sosyalist çevrelerde tartışmalı olan bir noktadır, ama bu arzu hepsinde ortaktır. Anarşistler, --işçi birlikleri veya komün ttarafından sahiplik [yoluyla]-- işçilerin doğrudan denetimini savunurlar (farklı anarşizm çeşitleri için Kısım A.3'e bakınız).

Bunun da ötesinde anarşistler, kapitalizmi, sömürücü olduğu kadar otoriter olması nedeniyle de reddederler. Kapitalizmde işçiler üretim süreci sırasında ne kendilerini yönetirler, ne de emeklerinin ürünü üzerinde herhangi bir kontrole sahiptirler. Bu durum ne herkes için eşit özgürlükle, ne de sömürücü-olmamak ile bağdaşır; bu nedenle de anarşistler tarafından bu duruma karşı çıkılır. Bu bakış açısı en iyi şekilde (hem Tucker hem de Bakunin'e esin kaynağı olan) Proudhon'un çalışmasında görülebilir; [Proudhon] anarşizmin, "kapitalist ve mal sahipliliği[ne dayanan] sömürüyü her yerde sonlandıracağını {ve} ücret sistemini yıkacağını" öngörür; "çünkü işçi, ya mal sahibi/kapitalist/teşebbüsçü'nün bir memuru olacaktır ya da [üretime doğrudan] katılacaktır. ... İlk durumda işçi emir altındadır, sömürülmektedir: süregiden durum bir boyun eğme durumudur ... İkinci durumda ise, bir insan ve vatandaş olarak itibarını geri alır; ... daha önce kölesinden başka bir şey olmadığı üretim örgütünün bir parçası bileşeni haline gelir; ... başka hiçbir seçeneğimiz olmaması nedeniyle tereddüt etmemize gerek yoktur ... işçiler arasında bir BİRLİK oluşturmak gereklidir ... çünkü bu olmadan, onlar ast ve üstler olarak ilişkili olmaya devam edeceklerdir; ve [bu da]... özgür ve demokratik bir topluma zıt düşen efendi ve ücretli-işçi kastları[nın ortaya çıkmasını] sağlayacaktır" (age, s. 233 ve s. 215-216).

Bu nedenle tüm anarşistler kapitalizm karşıtı'dırlar ("Eğer emek ürettiği refahın sahibi olsaydı, kapitalizm diye bir şey de olmazdı" (Alexander Berkman, Anarşizm Nedir ?, s. 44). Örneğin --(daha sonra tartışacağımız üzere) liberalizm'den en çok etkilenen anarşist düşünürlerden [birisi olan]-- Benjamin Tucker, kendi fikirlerini "Anarşistik-Sosyalizm" olarak adlandırarak, kapitalizmi "tefecilere, faiz, rant ve kâr alanlara" dayanan bir sistem olarak suçlar. Tucker, kapitalist olmayan anarşist serbest-piyasa toplumunda, kapitalistlere gereksinim olmayacağını savunur; çünkü [o zaman] "emek... doğal ücretini, [yani] tüm ürettiğini ele geirecektir" (Bireyci Anarşistler, s. 82 ve s. 85). Böyle bir ekonomi, karşılıklı bankacılığa; kooperatifler, zanaatkarlar ve köylüler arasında ürünlerin serbestçe değiştirildiği bir sisteme dayanacaktır. Ben Tucker ve diğer Bireyci anarşistlere göre; kapitalistlerin emekçi insanlara göre avantajlı konumda olmasını, böylece de bu sonrakilerin [emekçi insanların] kâr, faiz ve rant yolu ile sömürülmesini sağlayan birçok yasa ve tekellerle damgalanmış olan kapitalizm, gerçek bir serbest piyasa değildir (tartışma için Kısım G'ye bakınız). Baş egoist olan Max Stirner bile kapitalist toplumu ve onun kutsalmış veya dinselmişçesine ele alınan --özel mülkiyet, rekabet, işbölümü v.b.-- "hortlaklarını" aşağılamaktan geri durmaz.

Sonuç olarak, anarşistler kendilerini sosyalist olarak tanımlarlar, ama belli bir formunda --liberter sosyalistler. Bireysel anarşist olan Joseph A. Labadie'nin (hem Tucker, hem de Bakunin'i çağrıştıran bir şekilde) ortaya koyduğu üzere:

"Anarşizmin sosyalizm olmadığı söylenir. Bu bir hatadır. Anarşizm gönüllü Sosyalizm'dir. İki çeşit sosyalizm mevcuttur, şeytani ve anarşist; otoriter ve liberter; devletli ve özgür. Aslında, toplumsal iyileşmeyi amaçlayan herhangi bir öneri, dışsal iradelerin gücü ve bireyler üzerindeki zor kullanımını ya arttırır ya da azaltır. Eğer arttıyorlarsa bunlar şeytanidirler, eğer azalıyorlarsa anarşisttirler." (Anarşizm: Nedir ve Ne Değildir).

Labadie pek çok kez "bütün anarşistlerin sosyalist olduğunu, ama bütün sosyalistlerin anarşist olmadığını" ifade etmiştir. Bu nedenle, Daniel Guérin'in "Anarşizm aslında sosyalizmin eş anlamlısıdır. Anarşist, amacı asıl olarak insanın insan tarafından sömürüsünü yıkmak olan bir sosyalisttir" [şeklindeki] yorumu, --ister toplumsal isterse bireyci kanat olsun-- anarşist hareketin tarihi boyunca yankılanmıştır (Anarşizm, s. 12). Aslında, Haymarket şehidi Adolph Fischer, hareketin "iki gruba --komünist anarşistler ve Proudhon [taraftarı] veya orta-sınıf anarşistler-- bölündüğünü" onaylarken, aynı gerçeği ifade etmek için neredeyse Labadie'nin sözlerinin aynısını kullanmıştır --"her anarşist sosyalisttir, ama her sosyalistin anarşist olması gerekmez" (Haymarket Şehitlerinin Otobiyografileri, s. 81).

Toplumsal ve bireyci anarşistler birçok konu üzerinde --örneğin serbest piyasanın özgürlüğü azamileştirmenin en iyi yolu olup olmadığı-- uyuşmazlıklara sahip olsalar da; sömürücü ve baskıcı olan kapitalizme karşı çıkılması, anarşist toplumun tanımsal olarak ücrete değil, bağlantılı emeğe [associated labour] dayanması gerektiği konusunda hem fikirdirler. Sadece bağlantılı emek çalışma saatleri boyunca "birey üzerindeki dışsal irade ve kuvvetlerin gücünü azaltabilir"; ve işi yapanların bu şekilde işi kendilerinin idare etmesi, gerçek sosyalizmin özündeki idealdir. Bu bakış açısı, Josep Labadie, işçi sendikalarının "birlik sayesinde özgürlüğün kazanılmasının bir örneği" olduğunu ve "sendikası olmadan işçinin [sendikası varkenkine göre] işvereninin daha fazla kölesi" olduğunu söylerken görülebilir (Emek Meselesinin Farklı Aşamaları).

Ama kelimelerin anlamları zamanla değişir. Bugün sosyalizm kavramı, tüm anarşistlerin özgürlüğün ve asıl sosyalist ideallerin reddi anlamına gelmesi nedeniyle karşı çıktıkları devlet sosyalizmi ile eş anlamlı hale gelmiştir. Tüm anarşistler Noam Chomsky'nin bu konu üzerine [olan] açıklamasını onaylayacaklardır:

"Eğer sol 'Bolşevizm'i de içerecek şekilde anlaşılıyorsa, ben kendimi tamamı ile sol'dan ayrı tutarım. Lenin, sosyalizmin en büyük düşmanlarndan birisiydi" (Marksizm, Anarşizm ve Alternatif Gelecekler, s. 779).

Anarşizm Marksizm, sosyal demokrasi ve Leninizm'in fikirlerine sürekli karşı durarak gelişmiştir. Bakunin, Lenin'in iktidara gelmesinden çok daha önce, Marks'ın devlet-sosyalist fikirlerinin gerçekleşmesi halinde oluşacak "despot hükümetlerin en kötüsünün" kurulması, yani "Kızıl Bürokrasi" tehlikesine karşı Marks'ın takipçilerini uyarmıştı. Aslında, Stirner'in, Proudhon'un ve özellikle de Bakunin'in çalışmaları devlet Sosyalizmi dehşetini büyük bir doğrulukla önceden tahmin etmişlerdir. Bunun yanısıra, anarşistler Rusya'daki Bolşevik rejime karşı yüksek sesli ilk eleştirileri ve muhalefeti gerçekleştirenler arasındaydılar.

Diğer yandan, sosyalistler olarak anarşistler, bazı Marksistlerle bazı ortak fikirleri paylaşırlar (Leninistlerle olmasa da). Bakunin ve Tucker'ın her ikisi de Marks'ın kapitalizm analizini olduğu gibi, emek-değer teorisini de kabul etmişlerdir (Kısım C'ye bakınız). Marks, Max Stirner'in --Marks'ın deyişiyle-- "bayağı" komünizmi olduğu kadar devlet sosyalizmini de zekice eleştirisini içeren Biricik ve Kendisi kitabından oldukça etkilenmişti. Yine aynı zamanda, Marksist hareketin içinde toplumsal anarşistlere yakın duran unsurlar da vardır (özellikle toplumsal anarşizmin anarko-sendikalist görüşlerine yakın olan --örneğin, Lenin'e oldukça mesafeli duran Anton Pannekoek, Rosa Luxembourg, Paul Mattick gibi isimler). Karl Korsh ve diğer bazıları da İspanya'daki anarşist devrimden sempati ile söz ederler. Marks'tan Lenin'e devamlılık gösteren birçok unsur olduğu gibi; Lenin ve Bolşevizm'i acımasızca eleştiren ve anarşistlerin eşitlerin özgür birlikteliği hedefine oldukça yakın olan liberter Marksistler de Marks ile devamlılık içindedirler.

Sonuç olarak, anarşizm temel olarak, genelde yaygın olarak "sosyalizm" diye tanımlananın --devlet sahipliği ve kontrolünü;n--tam karşısında konumlanan bir sosyalizm biçimidir. Pek çok insanın "sosyalizm" kelimesi ile yan yana koyduğu "merkezi planlama" yerine; anarşistler, bireyler, işyerleri ve toplululuklar arasında [kurulacak] serbest bir birliği ve işbirliğini savunurlar; ve böylece de "her erkeğin (ve kadının) bir ücret-alıcısı, Devletin ise tek ücret ödeyici olacağı" bir devlet kapitalizmi biçimi olan "devlet" sosyalizmine karşı çıkarlar (Benjamin Tucker, Bireyci Anarşistler, s. 81). Bu nedenle anarşistler, "[aynen] Kapitalistler gibi ... büyük Sosyalist Parti'nin Sosyal-Demokrat hizbinin Sosyalizme indirgemeye çalıştığı Devlet fikrin"den başka bir şey olmayan (çoğu insanın "sosyalizm" olarak düşündüğü) Marksizmi reddederler (Peter Kropotkin, Büyük Fransız Devrimi, cilt 1, s. 31). Anarşistlerin sosyalizmin, Marksizm, "merkezi planlama" ve Devlet Sosyalizmi/Kapitalizmi ile tanımlanmasına karşı yaptıkları itirazlar Kısım H'de tartışılacaktır.

İşte devlet sosyalistleri ile olan bu farklılıklar yüzünden ve de karmaşıklığı azaltmak için, anarşistlerin çoğu kendilerini sadece "anarşist" olarak adlandırırlar --çünkü anarşistlerin sosyalist olduğu zaten kabul edilmiştir. Ama ABD'nde "liberter" sağın ortaya çıkmasıyla birlikte, bazı kapitalist-eğilimliler kendilerini "anarşist" olarak adlandırmaktalar; ve işte bu nedenle burada bu nokta üzerinde [bu kadar] emek harcadık. Anarşizm, tarihsel ve mantıksal olarak, --bütün anarşistlerin üstünde görüş birliğine sahip olduğu bir nokta olduğunu vurguladığımız-- kapitalizm-karşıtlığını, yani sosyalizmi ifade eder ("anarko"-kapitalizmin neden anarşist olmadığına dair Kısım F'ye bakınız).

A.1.5 Anarşizm nereden ortaya çıktı?

Anarşizm nereden ortaya çıktı? Burada, Rus Devriminde Makhnocu hareketin katılımcıları tarafından üretilen Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu adlı bildiriden alıntı yapmaktan daha iyisini yapamayız (bakınız Kısım A.5.4). Şöyle diyorlar:

"işçilerin köleleştirilmesinin yarattığı sınıf savaşımı ve baskı altındayken onların özgürlüğe olan tutkuları, anarşizm fikrini doğurmuştur; [bu fikir], sınıfların ve Devlet'in varlığı ilkelerine dayanan toplumsal sistemin tümden yok edilmesi ve yerine kendinden yönetim ilkesiyle oluşturulan işçilerin özgür devletsiz toplumunun [inşa edilmesi] fikridir.

Yani anarşizm, bir entellektüelin ya da filozofun soyut düşüncelerinden ortaya çıkmamıştır: [aksine] işçilerin kapitalizme karşı doğrudan savaşımından, işçilerin gereksinim ve zorunluluklarından, onların hürriyet ve eşitlik özlemlerinden, özellikle de çalışan kitlelerin yaşam ve savaşım dönemlerinde en canlı haline bürünen özlemlerinden ortaya çıkmıştır.

Bakunin, Kropotkin ve diğer önde gelen anarşist düşünürler anarşizm fikrini icat etmediler; aksine, onu kitlelerde teşhis ederek, sadece basit anlamda onu kavramsallaştırmak ve yaymak maksadıyla akıl ve bilgilerinin gücünü kullandılar" (s. 15-16).

Anarşist hareketin genelinde olduğu üzere, Makhnocular 1917-1921 arasında Ukrayna'da hem Kızıl (Komünist), hem de Beyaz (Çarlık/Kapitalizm) otoritesinin kuvvetlerine karşı çıkan işçi sınıfından insanların oluşturduğu kitlesel bir hareketti. Peter Marshall'ın dikkat çektiği üzere, "anarşizm, ... temel destekleyicilerini geleneksel olarak işçiler ve köylüler arasında bulmuştur" (İmkansızı İstemek, s. 652).

Anarşizm, baskı altında olanların özgürlük için [verdikleri] mücadele sayesinde ve [onların bu] mücadelesi içinde ortaya çıktı. rneğin Kropotkin'e göre, "Anarşizm günlük mücadelerden kaynaklanmıştır" ve "Anarşist hareket, bir takım büyük pratik derslerden etkilendiği her durumda kendisini yenilemiştir: Kaynağını bizzat yaşamın öğretilerinden alır" (Evrim ve Çevre, s. 58 ve s. 57). Proudhon'a göre, onun karşılıkçı fikirlerinin "ispatı, ... kredinin örgütlenmesi ile emeğin örgütlenmesinin bir ve aynı şey olduğunu gösteren, ... Paris ve Lyon'da kendiliğinden oluşturulan ... işçi birliklerinin mevcut pratiğinde, devrimci pratiğinde" yatmaktadır (Ne Tanrılar, Ne Efendiler, cilt 1, s. 59-60). Aslında bir tarihçinin belirttiği üzere, "Proudhon'un birliksel ideali ile Lyon Karşılıkçıları'nın programı arasında yakın benzerlikler var"dır ve "(fikirler arasında) dikkate değer bir yakınlaşma [vardır]; ve Proudhon'un, Lyon ipek işçilerinin örneği sayesinde, olumlu programını daha tutarlı [bir tarzda] şekillendirebilmiş olması kuvvetle olasıdır. Onun taraftarı olduğu sosyalist ideal, belli bir ölçüde bu işçiler tarafından halihazırda zaten gerçekleştirilmişti" (K. Steven Vincent, Pierre-Joseph Proudhon ve Fransız Cumhuriyetçi Sosyalizminin Yükselişi, s. 164).

Yani, anarşizm, özgürlük için verilen kavgadan; yaşamak, sevmek ve eğlenmek için zamanımız olacağı tamamen insani bir yaşama olan tutkumuzdan ortaya çıkmıştır. O, fildişi kulelerinde oturarak topluma yukarıdan bakan, hayattan kendini soyutlamış ve kendi doğru ve yanlış kavramlarından hareketle yargılara varan bir avuç insan tarafından yaratılmamıştır. Aksine, o, işçi sınıfının mücadelesinin; otorite, tahakküm ve sömürüye karşı direnişin bir ürünüdür. Albert Meltzer'in ifade ettiği üzere;

"Onun felsefi yönlerini tartışan birkaç kuramcı üretmiş olmasına rağmen, aslında Anarşizmin hiçbir zaman kuramcıları olmamıştır. Anarşizm, entelektüel fikirlerin uygulamaya geçirilmesinden ziyade eylemde sonuçlandırılan bir amentü [creed, bir düşünceyi meydana getiren temel ilkeler] olarak kalmıştır. Genellikle, bir burjuva yazar ortaya çıkar ve işçilerle köylüler tarafından zaten pratiğe dökülmüş olanları yazıya döker; O, burjuva tarihçileri tarafından bir lider olarak ve ardından gelen (burjuva tarihçisini referans veren) burjuva yazarlar tarafından da işçi sınıfının burjuva liderlerine dayandığını ispatlayan yeni bir vaka olarak sınıflandırılır" (Anarşizm: Lehine ve Aleyhine Argümanlar, s. 18).

Kropotkin'in gözüyle, "Anarşizmin kökleri, insanlığın geçmişteki tüm toplumsal kurumlarında --ve ayaklanmalarda-- bu toplumsal kurumlara yabancı olan, bu kurumları ellerine geçiren ve onları kendi avantajlarına kullanan kuvvetin temsilcilerine karşı kitlelerin meydana getirdiği aynı yaratıcı, yapıcı faaliyetten kaynaklanmaktadır". Daha yakınlarda ise, "Anarşi, genel olarak Sosyalizm'in doğuşuna neden olan aynı eleştirel ve devrimci protestodan ortaya çıkmıştır". Anarşizm, diğer sosyalizm biçimlerinden farklı olarak, "kutsal şeylere karşı saygısız olan kolunu yalnızca Kapitalizme karşı değil, Kapitalizm'in şu saç ayaklarına karşı da kaldırmıştır: Yasa, Otorite ve Devlet". Tüm anarşist yazarların yaptığı şey, mücadele içindeki işçi sınıfının deneyimlerinden olduğu kadar, genel olarak toplumdaki evrimci eğilimlerin analiz edilmesinden çıkarılan "(anarşizmin) ilkelerinin genel bir ifadesini, onun öğretilerinin kuramsal ve bilimsel temelini geliştirmek"tir (age, s. 19 ve s. 57).

Ancak, toplumda varolan anarşist eğilimler ve örgütlenmeler, Proudhon'un 1840'da kalemini kağıda değdirmesinden ve kendisini anarşist olarak ifade etmesinden çok daha önce var olmuşlardır. Belirli bir siyasi kuram olarak anarşizm, kapitalizmin yükselişi ile doğmuşken, (Anarşizm "onsekizinci yüzyılın sonunda ortaya çıkmış ... (ve) Sermaye ile Devletin her ikisinin de alaşağı edilmesi gibi iki yönlü bir mücadeleyi üstlenmiştir" (Peter Marshall, age, s. 4)), anarşist yazarlar liberter eğilimlerin tarihçesini analiz etmişlerdir. Örneğin, Kropotkin şunu söylüyordu; "Her zaman Anarşistler ve Sosyalistler var olmuşlardır" (age, s. 16). Karşılıklı Yardımlaşma (ve başka yerlerde), Kropotkin daha önceki toplumların liberter yönlerini incelemiş, anarşist örgütlenmeyi ve anarşizmin yönlerini (belli ölçülerde) başarılı bir şekilde uygulayanlara dikkat çekmiştir. Kropotkin, "resmi" anarşist hareketin yaratılmasını öncelleyen anarşist fikirlerin bu güncel örneklerindeki eğilimi fark etmiş ve şunu öne sürmüştür;

"En eski, taş-devri antikalığından [medeniyetinden] beri, erkekler {ve kadınlar} aralarından bazılarının kiisel otorite kazanmasına müsade etmekteki şeytanlıkların farkına varmışlardır. ... Bunun sonucunda ilkel klanda, köy toplumunda, ortaçağ loncasında, ... ve en nihayetinde özgür ortaçağ kentinde; hem kendilerini kuşatan yabancıların, hem de kendi kişisel otoritelerini kurmaya hevesli kendi klan üyelerinin, hayatlarına ve talihlerine tecavüz etmelerine direnmelerini sağlayacak kurumlar geliştirmişlerdir" (Anarşizm, s. 158-9).

Kropotkin (modern anarşizmin kaynaklandığı) işçi sınıfından insanların mücadelesini, halk örgütlenmesinin bu eski biçimleriyle eş değerde görür. Şunu öne sürer: klanda, köy topluluğunda vb.'nde olduğu üzere; 1793'deki "Fransız Devrimi sırasında, Paris'in 'Kısımları'nın ve bütün büyük şehirlerin ve birçok küçük 'Komünün' dikkati çekecek bir şekilde [sürdürdükleri] bağımsız, özgürce federe hale gelmiş faaliyetlerde" olduğu üzere; "emek kombinasyonları, ... az sayıdaki [bir takım insanın] --bu olayda kapitalistlerin-- büyüyen gücüne karşı yürütülen aynı halk direnişin bir sonucuydu" (age, s. 159).

Böylece, anarşizm işçi sınıfı mücadelesinin ve modern devlet ile kapitalizme karşı öz-etkinliklerinin ifadesi olan siyasi bir kuramken, anarşizmin fikirleri insan varlığı olduğu müddetçe kendilerini daima eylemde ifade etmiştirler. Örneğin, Kuzey Amerika'daki ve başka yerlerdeki yerli insanların çoğu, belirli bir politik kuram olarak var olmasından binlerce yıl önce anarşizmi pratikte uygulamışlardır. Benzer şekilde, anarşist eğilimler ve örgütlenmeler bütün büyük devrimlerde var olmuştur --sadece birkaç örneğin adını anarsak, Amerikan Devrimi sırasındaki New England Kent Toplantısı, Fransız Devrimi sırasındaki Parisli "Kısımlar", Rus Devrimi sırasındaki işçi konseyleri ve fabrika komiteleri (Ayrıntılar için Murray Bookchin'in Üçüncü Devrim'ine bakınız). Bahsettiğimiz üzere, anarşizm otoriteye karşı direnişin bir ürünüyse, beklenenin de bu olması gerekirdi; çünkü otoritelerin olduğu herhangi bir toplum, onlara karşı direnişi hareketlendirecek ve anarşist eğilimleri ortaya çıkaracaktır (ve tabii ki otoritelerin olmadığı herhangi bir toplum kaçınılmaz olarak anarşistik olacaktır).

Diğer bir deyişle anarşizm, baskı ve sömürüye karşı mücadelenin bir ifadesidir; çalışan insanların mevcut sistemdeki yanlışlıkların ne olduğu hakkındaki deneyimlerinin ve analizlerinin bir genellemesidir, daha iyi bir gelecek için [sahip olduğumuz] umut ve düşlerimizin bir ifadesidir. Bu mücadele, anarşizm olarak adlandırılmadan önce de vardı, ama tarihsel anarşist hareket (yani fikirlerini anarşizm olarak adlandıran ve anarşist bir toplumu amaçlayan insan grupları) asıl olarak işçi sınıfının kapitalizme ve devlete karşı, tahakküm ve sömürüye karşı; ve özgür ve eşit bireylerin [oluşturduğu] özgür bir toplum[a ulaşmak] için verdiği mücadelenin bir ürünüdür.

A.2 Anarşizm Neyin Taraftarıdır?

Percy Bysshe Shelley'in şu sözleri anarşizmin pratikte neyin taraftarı olduğu ve hangi ideallerin onu yönlendirdiği hakkında bir fikir verecektir:

İnsanın erdemli ruhu, kederli bir salgın hastalık gibi olan, neye dokunursa kirleten, gücü; Ve zekâ, erdem, özgürlük ile doğrunun düşmanı, insanı ve insan mizacını köleleştiren, mekanikleşmiş bir robot üreten, boyun eğmeyi; ne kullanır, ne de onu kullanana itaat eder.

Shelley'nin satırlarının ortaya koyduğu gibi, anarşistler hem kendileri için hem de diğerleri için özgürlüğe en yüksek önceliği verirler. Aynı zamanda bireyselliğin --yani her bir insanı biricik yapan niteliğin-- insanlığın en önemli yanı olduğunu düşünürler. Fakat aynı zamanda bireyselliğin bir boşlukta var olmadığının, toplumsal bir fenomen [phenomenon, olgu] olduğunun da farkındadırlar. Toplumun dışında bireysellik mümkün değildir, çünkü bir kimsenin onu yaymak, geliştirmek ve büyütmek için diğer insanlara gereksinimi vardır.

Bunun da ötesinde, bireysel ve toplumsal gelişme arasında karşılıklı [reciprocal, iki yönlü] bir etkileşim vardır; bireyler toplumun içinde büyür ve belirli bir toplum tarafından şekillendirilir; aynı zamanda da kendi fikir ve davranışlarıyla yaşadıkları toplumun (ve kendilerinin ve toplumu oluşturan diğer bireylerin) şekillenmesine ve belli yönlerinin değişmesine neden olurlar. Özgür bireylere, onların umutlarına, düşlerine ve fikirlerine dayanmayan bir toplum, ancak boş bir kelimedir ve ölüdür. Bu nedenle, "insanoğlunun oluşumu, ... hem toplumun, hem de bireyin katıldığı kollektif bir süreçtir" (Murray Bookchin, The Modern Kriz, s. 79). Sonuç olarak, kendini sadece toplum veya birey üzerinde temellendiren herhangi bir siyasi kuram yanlıştır.

Anarşistler, bireyselliğin olabildiğince gelişmesi için şu üç ilkeye dayanan bir toplumun oluşturulmasının asli olduğunu savunurlar; hürriyet, eşitlik ve dayanışma. Bu nedenle, komünist-anarşist Peter Kropotkin'i, "Hürriyet, Eşitlik ve Dayanışma güzel kelimeleriyle" esinlenen bir devrimden bahsederken görürüz (Ekmeğin Fethi, s. 128). Bireyci-anarşist Benjamin Tucker, anarşizmin "Sosyalizm, ... gerçek Sosyalizm, Anarşist Sosyalizm'de: Hürriyet, Eşitlik ve Dayanışma'da ısrar ettiği"ni söylerken benzer bir görüşü dile getirir (Kitap Yerine, s. 363). Bu üç ilke birbiriyle bağlantılıdır.

Hürriyet, insan zekâsının, yaratıcılığının ve onurunun tam olarak olgunlaşması için temeldir. Bir başkası tarafından hükmedilmek [tahakküm altına alınmak], bireyin kendi bireyselliğini geliştirmesinin yegâne yolu olan kendi iyiliği için düşünme ve davranma şansının reddedilmesi demektir. Tahakküm aynı zamanda yaratıcılık ve bireysel sorumluluğu ortadan kaldırarak, konformizme ve sıradanlığa neden olur. İşte bu nedenle, bireyselliğin gelişmesini azamileştirecek bir toplum, baskı ve otoriteye [authority, yetkeye] değil gönüllü birliklere dayanmalıdır. Proudhon'dan alıntılarsak, "Tümü ilişkili ve tümü özgür". Ya da Luigi Galleani'nin ifade ettiği gibi, anarşizm "birliğin bağımsızlığı içerisinde bireylerin özerkliği[dir]" (Anarşizmin Sonu Mu?, s. 35) (Daha fazlası için bakınız Kısım A.2.2 - Neden anarşistler ısrarla hürriyetin üstünde dururlar?).

Hürriyet bireyselliğin olabildiğince gelişmesi için [ne kadar] önemli ise, eşitlik de gerçek [genuine] bir özgürlüğün var olması için [o kadar] önemlidir. Büyük güç, refah ve ayrıcalık eşitsizliklerinin varolduğu sınıf-katmanlı, hiyerarşik yapıdaki bir toplumda gerçek anlamda bir özgürlük olamaz. Çünkü böyle bir toplumda ancak --hiyerarşinin tepesindeki-- bir azınlık nispeten özgürken, diğerleri ise yarı köle durumundadırlar. Sonuç olarak eşitlik olmadan özgürlüğün olması ancak bir eşek şakasıdır --[yani] en fazlasından kapitalizmde olduğğu gibi sahibini (patronunu) seçme "özgürlüğü". Bunun da ötesinde, bu koşullar altında elit [seçkin] sınıflar bile gerçekte özgür değildirler; çünkü [onlar] çoğunluktan soyutlanmış, tiranlık yüzünden kısırlaşmış ve çirkinleşmiş [olan] durağan bir toplumda yaşamak zorundadırlar. Bireyselliğin en azami şekilde diğer özgür bireylerle [kurulan] iletişim sayesinde gelişmesi nedeniyle, elit sınıf mensuplarının kendi gelişme imkanları da ilişkiye geçebildikleri az sayıdaki özgür insanla sınırlıdır. (Kısım A.2.5'e de bakınız - Neden anarşistler eşitlik taraftarıdırlar?)

Son olarak, dayanışma ise karşılıklı yardımlaşma [mutual aid] demektir; aynı amaç ve çıkarları paylaşanlarla birlikte gönüllü ve kooperatif [işbirliği içinde, ortaklaşa] şekilde çalışmak. Fakat özgürlük ve eşitlik olmadan, toplum alt sınıfların üst sınıflarca tahakküm altında tutulmasına dayanan, çatışan sınıflardan oluşan bir piramide dönüşür. Böyle bir toplumda, kendi toplumuzdan da bildiğimiz üzere, "hükmet ya da hükmedilmeyi kabullen", "kendi çıkarını gözet" ve "herkes kendine" [geçerlidir]. Aşağıdakilerin yukarıdakilere özendiği, yukarıdakilerin ise aşağıdakilerden korktuğu bu "arızalı [rugged] bireysellik", topluluk duygusunun yokolması pahasına öne çıkarılır. Bu koşullar altında topluma yayılmış bir dayanışma mümkün değildir; ancak çıkarları birbiri ile çelişen sınıfların [kendi] içlerinde kısmi bir dayanışma mevcuttur, ki bu aslında bir bütün olarak toplumu zayıflatmaktadır. (Kısım A.2.6'ya da bakınız - Neden dayanışma anarşistler için önemlidir?)

Dayanışmanın kendini feda etmek veya kendini yadsımak demek olmadığına dikkat edilmelidir. Errico Malatesta'nın açıkladığı gibi;

"Biz hepimiz egoistiz, hepimiz kendi tatminimizi amaçlarız. Fakat anarşist en büyük tatmini herkesin iyiliği için; sağlıklı, zeki, eğitimli ve mutlu insanlar, kardeşler arasında olabileceği bir toplumun kurulması için mücadele etmekte bulur. Fakat köleler arasında yaşamaya ve kölelerin emeğinden kârını çıkarmaya uyum sağlayan, bundan memnun olan birisi anarşist değildir, olamaz." (Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s. 23).

Anarşistler için gerçek refah diğer insanlar ve üzerinde yaşadığımız gezegendir. Veya, Emma Goldman'ın sözleriyle, bu "yararlı ve güzel şeylerden, içinde yaşamayı arzulayacağımız güçlü, güzel bedenler ve çevre yaratmaya yardım eden şeylerden oluşur. ... {Bizim} amacımız bireyin tüm gizli güçlerinin olabildiğince özgür bir şekilde ifade edilmesidir. ... İnsan enerjisinin böylesine özgürce sergilenmesi ancak tam bir bireysel ve toplumsal özgürlük altında mümkündür", diğer bir deyişle "toplumsal eşitlik" altında (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 67-8).

Yine bireyselliğe yüceltmek, anarşistlerin insanların veya fikirlerin toplumun dışında geliştiklerini savunan idealistler oldukları anlamında gelmez. Bireysellik ve fikirler, insanların etkin bir şekilde inceleyip, değerlendikleri maddi ve entelektüel etkileşimler sonucunda toplumun içinde oluşur ve gelişirler. Bu nedenle anarşizm, fikirlerin toplumsal etkileşim ve bireylerin zihinsel faaliyetleri sonucunda gelişip büyüdüğünü kavrayan materyalist bir kuramdır (idealizme karşı materyalizmin klasik bir tartışması için Michael Bakunin'in Tanrı ve Devlet'ine bakınız).

Bu ise anarşist toplumun tanrısal [deity] veya aşkın [transcendental, deneyin/insan bilincinin sınırlarını aşan] bir ilkenin değil, insanoğlunun bir yaratısı olacağını söylemek demektir, çünkü "hiçbir şey kendi kendisini düzenlemez; özellikle de insan ilişkilerinde bu geçerlidir. Düzenlemeyi yapanlar insanlardır ve bunu kendi tavırlarına ve şeyleri anlamalarına göre yaparlar" (Alexander Berkman, Anarşizmin ABC'si, s. 185).

Bu nedenle, anarşizm kendisini, fikirlerin gücü; insanların doğru olduğunu düşündükleri şekilde davranma ve buna göre yaşamlarını dönüştürme yetileri üzerinde temellendirir. Diğer bir deyişle, hürriyet [temelinde].

A.2.1 Anarşizmin özü nedir?

Daha önce gördüğümüz üzere, "an-archy", "yönetenler olmadan" veya "(hiyerarşik) otorite olmadan" anlamlarına gelir. Anarşistler özellikle bilgili, yetenekli veya zeki olan uzmanlar anlamındaki "otoritelere" --her ne kadar bu tip otoritelerin, diğerlerini kendi tavsiyelerini takip etmeye zorlayan bir yetkeye sahip olmaması gerektiğine inansalar da-- karşı değildirler (bu ayrım üzerine daha fazla ayrıntı için kısım B.01'e bakınız). Kısacası, anarşizm otoriterlik karşıtlığıdır [anti-authoritarianism].

Anarşistler otoriterlik-karşıtlarıdırlar, çünkü hiçbir insanın bir diğerine hükmetmemesi gerektiğine inanırlar. L. Susan Brown'un sözleriyle, anarşistler, "insan bireyinin değerine ve onun doğasında var olan [inherent] asalete" inanırlar (Bireyciliğin Siyaseti, s. 107). Tahakküm özü itibariyle aşağılayıcı ve onur kırıcıdır, çünkü [hükmetme] hükmedilenin irade ve yargı yetisini hükmedenin irade ve yargı yetisine tabii kılar; ve böylece de yalnızca kişisel özerklik [autonomy] ile oluşabilecek şeref ve özsaygıyı [self-respect] yok eder. Bunun da ötesinde, hükmetme, eşitsizlik, yoksulluk ve toplumsal çöküşün kaynağı olan sömürüyü mümkün kılar ve genellik de sömürüye neden olur.

Diğer bir deyişle, anarşizmin özü (olumlu bir şekilde ifade etmek için) [bireylerin] hürriyet ve bireyselliğini azami kılmak için [yapılan] özgür işbirliğidir.

Eşitler arasındaki işbirliği otoriterlik-karşıtlığının anahtarıdır. "Diğerlerinde de görmedikçe ve diğerleri için de [bunun] gerçekleşmesi için işbirliği yapmadıkça; hiçbir birey kendi insanlığının farkına varamaz ve sonucunda da bunu kendi yaşamı boyunca gerçekleştiremez" olduğu için; işbirliği sayesinde, biricik [unique, tek, eşsiz] bireyler olarak doğuştan sahip olduğumuz değeri geliştirebilir ve koruyabilir, yaşamlarımızı ve hürriyeti de zenginleştirebiliriz. "Benim özgürlüğüm herkesin özgürlüğüdür; çünkü benim özgürlüğüm ve benim haklarım, eşitlerim olan tüm erkekler {ve kadınlar}ın özgürlük ve haklarıyla teyit edilmedikçe ve onaylanmadıkça, ben gerçek anlamda düşüncede ve eylemde özgür değilimdir" (Michael Bakunin, Anarşi'de Malatesta'nın alıntısı, s. 30)

Anti-otoriter olmakla beraber, anarşistler insanların toplumsal bir mizaca sahip olduklarının ve birbirini karşılıklı olarak etkilediklerinin de farkındadırlar. Bu karşılıklı etkinin "otoritesi"nden kurtulmak mümkün değildir, çünkü Bakunin'in bize hatırlattığı üzere:

"[b]u karşılıklı etkinin ortadan kaldırılması ölüm demektir. Ve biz, kitlelerin özgürlüğünü savunduğumuzda, bireylerin ya da birey gruplarının [diğerlerine] yaptığı doğal etkilerin hiçbirinin ortadan kaldırılmasını önermiyoruz. Bizim ortadan kaldırılmasını savunduğumuz etkileler, suni, ayrıcalık yaratan, yasal, resmi olanlardır" (Anarşi'de Malatesta'nın alıntısı, s. 51).

Diğer bir deyişle, hiyerarşik otoriteden kaynaklanan etkiler.

A.2.2 Neden anarşistler ısrarla hürriyet üstünde dururlar?

Bakunin'in sözleriyle anarşist, "insanoğlunun zekâ, onur ve mutluluğunun gelişebilmesi ve büyüyebilmesi için gerekli yegâne koşul olduğunu düşündüğü özgürlüğün fanatik aşığı"dır (Michael Bakunin: Seçme Yazılar, s. 196). İnsanların düşünen yaratıklar olması nedeniyle onların hürriyetini reddetmek, onların kendi başına düşünmesini reddetmek demektir; ki bu da onların bizzat insan olarak varlıklarını yadsımaktır. Anarşistler için özgürlük insanlığımızın bir ürünüdür, çünkü:

"açık bir gerçektir ki, ... kendisinin [ve] diğerlerinden farklı olduğunun bilincinde olan kişi özgürce hareket etme arzusunu geliştirecektir. Hürriyet ve kendini ifade etmek için aşırı tutkulu olmak, çok temel ve baskın bir özelliktir" (Emma Goldman, Kızıl Emma Konuşuyor, s. 439).

İşte bu nedenle anarşizm, "bireyin kendine saygısının ve bağımsızlığının, otorite [yetke] tarafından yaratılan tüm kısıt ve saldırılardan kurtarılmasını önerir. İnsan ancak özgürken, tüm benliğini büyütebilir [geliştirebilir]. Ancak özgürken, düşünmeyi ve eylemeyi öğrenir ve kendisinin en iyisini ortaya koyabilir. [İnsan] ancak özgürken, insanları birbirine kenetleyen ve aslında normal bir toplumsal hayatın gerçek temelleri olan toplumsal bağların gerçek gücünün farkına varabilir" (age, s. 72-3).

Bu nedenle, anarşistler için özgürlük temel olarak kendi usulleriyle kendileri için iyi olanı gerçekleştirmeye çalışan bireylerdir. Bunu yapmak, kendilerine ve kendi yaşamlarına dair kararlar vermeleri demek olduğu için, bireylerin eylemliliğini ve gücünü ortaya çıkarır. Sadece özgürlük bireysel gelişmeyi ve çeşitliliği temin edebilir. Bunun sebebi, bireylerin kendilerini yönetirken ve kendi kararlarını alırken zihinlerini çalıştırmalarıdır; ve bunun ise söz konusu bireyleri geliştirmek ve teşvik etmekten başka bir etkisi olamaz. Malatesta'nın ifadesiyle, "insanların özgürlüklerini ve kendi çıkarlarını idare etmeyi öğrenmesi için, kendi başlarına hareket etmeleri, sonuçları iyi ya da kötü kendi eylemlerinin sorumluluğunu hissetmeleri gerekir. Hata yapacaklardır, ancak sonuçlara bakarak nerede hata yaptıklarını anlayacak ve yeni yollar deneyeceklerdir" (Fra Condotini, s. 26).

Yani, bir toplumsal bir ürün olan ve ancak topluluk [community, cemaat] içinde ve onun vasıtası ile başarılabilecek özgürlük bir kimsenin bireysel potansiyelini azami şekilde geliştirmesinin ön koşuludur. Sağlıklı, özgür bir topluluk özgür bireyler üretecektir ve bu da topluluğu şekillendirecek ve onu oluşturan insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri zenginleştirecektir. Toplumsal olarak üretilen hürriyetler, "yasal olarak bir kağıt parçası üzerine yazılı oldukları için değil, insanların içine işlemiş alışkanlıklar haline geldikleri için ve onları zayıflatmak için yapılan herhangi bir teşebbüs halkın şiddetli direnciyle karşılaştığı için var olmuşlardır ... Bir kimse bir insan olarak onurunu nasıl savunabileceğini bilirse, diğerlerinden saygı talep edebilir. Bu sadece özel yaşamda değil, aynı zamanda politik yaşamda da her zaman doğrudur". Aslında, "bizler bugün az ya da çok faydalandığımız tüm siyasi hakları ve ayrıcalıkları hükümetlerin iyi niyetlerine değil, kendi gücümüze borçluyuz" (Rudolf Rocker, Anarko-sendikalizm, s. 75).

İşte bu nedenle anarşistler "Doğrudan Eylem" taktiğini desteklerler (bakınız Kısım J.02), çünkü, Emma Goldman'ın söylediği gibi, "almayı arzuladığımız kadar hürriyetimiz var. Anarşizm bu nedenle doğrudan eylemi, tüm ekonomik, toplumsal ve ahlaki yasa ve sınırlamara açıkça meydan okunmasını ve bunlara karşı direnilmesini savunur". Bu, "bütünlük, kendine güvenme ve cesaret {gerektirir}. Kısacası, özgür, bağımsız ruhlar gerektirir" ve "ancak inatçı bir direniş en sonunda bizi özgürleştirebilir. İş yerindeki otoriteye karşı doğrudan eylem, yasanın otoritesine karşı doğrudan eylem, ahlaki yasanın saldırgan, işgüzar otoritesine karşı doğrudan eylem, Anarşizm'in mantıksal, tutarlı bir yöntemidir" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 76-7).

Doğrudan eylem, diğer bir deyişle, şimdi ve burada baskıya karşı direnmek için kullanılan, hürriyetin bir uygulamasıdır ve keza özgür bir toplum yaratmanın aracıdır. Hürriyetin yeşereceği gerekli bireysel anlayışı ve toplumsal koşulları yaratır. Hürriyet ancak topluma karşıt olarak değil onun içinde gelişeceği için, her ikisi de aslidir. Bu nedenle Murray Bookchin şöyle yazar:

"Belli bir tarihsel dönem içinde insanların sahip olduğu özgürlük, bağımsızlık ve özerklik köklü toplumsal geleneklerin ve ... kolektif bir gelişimin ürünleridirler --bu, bireylerin bu gelişmede önemli rolleri olduğunu reddetmek demek değildir; aksine gerçekte eğer özgür olmayı arzuluyorlarsa kaçınılmaz olarak böyle olması gereklidir" (Toplumsal Anarşizm ve Yaşamtarzı Anarşizm, s. 15).

Ama özgürlük içinde büyüyüp, gelişebileceği doğru bir toplumsal çevre [ortam] çeşidi gerektirir. Böyle bir çevre merkezsizleşmiş ve işi yapanların iş üzerinde doğrudan yönetimine dayanıyor olmalıdır. Çünkü merkezileşme baskıcı otorite anlamına gelirken, kendinden-yönetim [self-management, özyönetim] ise özgürlüğün özüdür. Kendinden-yönetim, işe dahil olan bireylerin bütün yetilerini --özellikle de zihinsel olanlarını-- kullanmasını (ve böylece de geliştirmesini) temin eder. Hiyerarşi ise aksine dahil olan bütün bireylerin faaliyet ve düşüncelerinin yerine bir azınlığın eylem ve düşüncelerini ikame eder. Bu nedenle hiyerarşi, onların yetilerini tam olarak geliştirmek yerine, çoğunluğu marjinalize eder ve onların gelişimlerinin körleşmesini sağlar (bakınız Kısım B.01).

İşte bu nedenledir ki anarşistler hem kapitalizm hem de devlete karşı çıkarlar. Fransız anarşisti Sebastian Faure'nin ifade ettiği üzere, otorite "kendisini iki temel biçimde takdim eder: siyasi biçim, yani Devlet; ve ekonomik biçim, yani özel mülkiyet" (Peter Marshall'ın alıntısı, İmkansızı İstemek, s. 43). Kapitalizm ise, aynen devlet gibi, asıl amacı işi yapanları işin yönetiminden soyutlamak olan merkezileşmiş bir otoriteye dayanır (yani patronun işçi üstündeki [otoriteye]). Bunun anlamı ise, "işçilerin gerçek, nihai, tam özgürlüğünün tek bir koşula bağlı olduğudur: işçilerin her yönden sermayeye, yani toprak da dahil olmak üzere, hammadde ve tüm emek araçlarına el koyması" (Michael Bakunin, Rudolf Rocker'ın alıntısı, Anarko-Sendikalizm, s. 50).

Bu nedenle Noam Chomsk'nin belirttiği üzere, "tutarlı bir anarşizm, emeğin özgürce üstlenilmesi ve üreticinin kontrolü altında olması ilkesiyle uyumlu olmaması nedenlerinden ötürü üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete ve bu sistemin bütünleyici bir parçası olan ücretli köleliğe karşı çıkmalıdır" ("Anarşizm Üzerine Notlar", Devletin Nedenleri Üzerine, s. 158).

Böylece anarşistler için hürriyet, bireylerin ve grupların kendinden-yönetime işlerlik kazandırabilecekleri, yani kendi kendilerini yönetecekleri, otoriter olmayan bir toplum demektir. Bunun içerdiği anlam önemlidir. Birincisi, bu anarşist toplumun zorlayıcı olmayacağı anlamına gelir, yani şiddet veya şiddet tehdidi bireyleri herhangi bir şeyi yapmaya "razı etmek için" kullanılmayacaktır. İkincisi,bu, anarşistlerin bireysel egemenliğin samimi destekçisi oldukları anlamına gelir; ve bu destek nedeniyle anarşistler zorlayıcı bir otoriteye dayanan kurumlara, yani hiyerarşiye karşı çıkarlar. Ve nihayet, anarşistlerin "hükümet"e karşı çıkmalarının, yalnızca merkezi, hiyerarşik, bürokratik örgütlenmelere veya hükümetlere karşı çıkmak olduğunu ifade eder. Gücün "temsilcilere" havale edilmesi yerine, doğrudan demokrasiye dayandıkları sürece, anarşistler merkezsizleşmiş konfederasyonlar, taban örgütlenmeleri [grassroots organizations] aracılığı ile oluşturulmuş kendinden-yönetime karşı çıkmazlar. Otoritenin hürriyetin zıttı olması nedeniyle, gücün havale edilmesine dayanan her örgütlenme biçimi, bu güce bağlı [idaresi altında] olan insanların onuruna ve hürriyetine karşı bir tehdittir.

Anarşistler, özgürlüğün insan onuru ve çeşitliliğinin serpilebileceği yegâne toplumsal ortam olduğunu savunurlar. Kapitalizm ve devletçilik altında ise, özel mülkiyet ve hiyerarşinin bireylerin çoğunun eğilimlerini ve yargılarını efendilerin iradesine mahkum bırakması, onların özgürlüklerini ciddi bir şekilde kısıtlaması ve "her bireyde saklı kalan tüm maddi, entelektüel ve ahlaki güçlerin tam gelişmesini" (Bakunin, Anarşizm Hakkında Bakunin, s. 261) imkansız kılması nedenleriyle, çoğunluk için özgürlüğe yer yoktur (kapitalizm ve devletçiliğin hiyerarşik ve otoriter doğasının daha ayrıntılı bir tartışması için bakınız Kısım B).

A.2.3 Anarşistler örgüt taraftarı mıdır?

Evet. Birlik olmadan gerçek bir insani yaşam mümkün değildir. Hürriyet, toplum veya örgütlenme olmadan varolamaz. George Barrett'in işaret ettiği üzere:

"Hayatın tam anlamını kavramak için işbirliği yapmalıyız [co-orporate]; ve işbirliği yapmak için kendi arkadaşlarımızla anlaşmalar yapmak zorundayız. Ama bu gibi anlaşmaların özgürlüğün kısıtlanması demek olduğunu iddia etmek kesinlikle saçmadır; aksine onlar özgürlüğümüzün kullanımlarıdırlar [uygulanmasıdırlar].

Eğer anlaşmalar yapmanın özgürlüğe zarar verdiği şeklinde dogmalar icat edeceksek ve bu [da] insanın en sıradan günlük hazzını yasaklamak demek olacağı için; bu, özgürlüğün zorbaca [tyrannical] olması demektir. Örneğin arkadaşımla yürüyüşe çıkamam, çünkü onunla buluşmak için belli bir zamanda, belli bir yerde bulunma şeklinde bir anlaşma yapmam gerekir, ki bu Hürriyet ilkesine aykırıdır. [Bu durumda] kendi gücümü zerre kadar dahi kendimin ötesine genişletemem; çünkü bunu yapmak için başkalarıyla işbirliği yapmam gerekir ve işbirliği yapmak anlaşma demektir ve anlaşma ise Hürriyet'e karşıdır. Bu argümanın saçmalığı hemen fark edilecektir. Arkadaşımla yürüyüşe çıkmak üzere anlaştığımda kendi hürriyetimi kısıtlamıyorum, basitçe onu kullanıyorum".

Öte yandan eğer ben üstün bilgim sayesinde arkadaşımın egzersiz yapmasının onun için iyi olduğunu karar verdiysem ve bu nedenle de onu yürüyüş yapmak için zorlamaya teşebbüs edersem, işte o zaman özgürlüğü sınırlamaya başlamış olurum. Bu, özgür anlaşma ile hükümet arasındaki fark budur" (Anarşizme Karşı İtirazlar, s. 348-9).

Örgüt söz konusu olduğunda, anarşistler "otoriteyi yaratmak bir yana, (bu) ona karşı tek çözüm yoludur; her birimizin kolektif bir çalışmaya aktif ve bilinçli bir şekilde katılmaya alışmasının ve liderlerin ellerinde pasif birer araç olmamızı sona erdirmenin tek yoludur" (Errico Malatesta, Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s. 86) [derler]. Yani anarşistler bir yapı içerisinde ve açık bir şekilde örgütlenmenin gerekliliğinin pekala farkındadırlar. Carole Ehrlich'in belirttiği gibi, anarşistler "yapıya karşı değilken" ve basitçe "hiyerarşik yapıyı yıkmak isterlerken", "daima hiçbir yapıyı istemeyen örnekler olarak [gösterilmişlerdir]". İşin aslı böyle değildir, çünkü "hesap verebilirlik, iktidarın olası en fazla sayıda insan arasında dağılması, görev rotasyonu, beceri paylaşımı ve bilgi ile kaynakların yayılması üzerine inşa edilen örgütlenmeler iyi toplumsal anarşist örgütlenme ilkeleri"ne dayanır! ("Sosyalizm, Anarşizm ve Feminizm", Sessiz Dedikodular: Anarka-Feminist Okumalar, s. 47 ve s. 46).

Anarşistlerin örgüt taraftarı olması ilk bakışta garip gelebilir, ancak bu anlaşılabilir bitr şeydir. İki Britanyalı anarşistin dediği gibi, "sadece otoriter örgüt deneyimi olanlar için, örgütlenme ancak totaliter veya demokratik olabilir ve hükümete inanmayanlar bu nedenle örgütlenmeye de hiçbir şekilde inanmıyor gözükürler" (Stuart Christie ve Albert Meltzer, Anarşizmin Bent Kapakları, s. 122). Diğer bir deyişle, yaşadığımız toplumdaki hemen hemen tüm örgüt biçimlerinin otoriter olması nedeniyle, [otoriter örgütlerin] tek olası çeşit gibi görünür. Genellikle fark edilmeyen şey, bu örgüt tarzının tarihsel olarak belirlendiği; belirli bir toplum çeşidinden --itici ilkelerinin tahakküm ve s&oumml;mürü olduğu [bir toplum çeşidinden]-- kaynaklandığıdır. Arkeologlara ve antropologlara göre, yönetici sınıfı besleyen artık değerin köle emeğiyle yaratıldığı, fetih ve köleliğe dayanan ilk ilkel devletlerde ortaya çıkan bu toplum tipinin 5000 yıllık bir geçmişi vardır.

Bu zamana gelinceye kadar [geçen] yüzbinlerce yıl süresince ise karşılıklı yardımlaşmayı, üretken kaynaklara serbest ulaşabilmeyi ve komünal emeğin ürünlerinin gereksinimler dahilinde paylaşmayı içeren koperatif ekonomik faaliyet biçimine dayanan; insan ve proto-insan toplumları --Murray Bookchin'in "organik" olarak adlandırdığı-- [vardı]. Her ne kadar bu toplumlarda da muhtamelen yaşa bağlı [toplumsal] konumsal sıralamaları olsa da; zorla, baskı [cezalandırma] ile dayatılan ve bir sınıfın diğer bir sınıf tarafından ekonomik sömürüsünü içeren sınıf-tabanlı bir katmanlaşmaya neden olan, kurumsallaşmış tahakküm-tabi olma ilişkileri anlamında hiyerarşiler bulunmuyordu (Murray Bookchin'in Özgürlüğün Ekolojisi adlı eserine bakınız).

Ama anarşistlerin "Taş Devrine geri dönmeyi" öğütlemedikleri de vurgulanmalıdır. Biz sadece hiyerarşik-otoriter örgütlenme tarzının insanın toplumsal evrimi boyunca görece yeni bir gelişme olması nedeniyle, onun bir şekilde kalıcı olmak "zorunda" olduğunu [iddia etmenin] anlamlı olmadığına dikkat çekiyoruz. Ortada hiçbir geçerli kanıt yokken, insanoğlunun otoriter, rekabetçi ve saldırgan davranmak için "genetik olarak" programlandığını düşünmüyoruz. Aksine bu tip davranış toplumsal olarak belirlenmiştir veya öğretilmiştir ve bu nedenle de öğretilmeyebilir de [tersi de öğretilebilir anlamında] (Ashley Montagu'nun İnsan Saldırganlığının Doğası adlı eserine bakınız). Biz ne kaderciyiz, ne de genetik belirlemeciyiz; toplumu örgütlemenin [kurumsallaştırmanın] yolları da dahil olmak üzere, insanların şeyleri yapma tarzlarını değiştirebilecekleri anlamına gelen özgür iradeye [will, istenç] inanıyoruz.

Ve toplumun daha iyi örgütlenmesi gerektiğine dair şüphe yoktur, çünkü şu anda [toplumunun] çoğunluk tarafından üretilen zenginliği ve iktidar, toplumsal piramidin en üstünde yer alan küçük bir elit azınlık arasında bölüşülmekte; ama [bu] --özellikle en diptekiler olmak üzere-- toplumun kalanının yoksunluk [içinde olmasına] ve acı çekmesine neden olmaktadır. Ama bu elitler, devlet üzerindeki kontrolleri sayesinde, baskı [zor] araçlarını da kontrol etttikleri için (Kısım B.02.3'e bakınız), çoğunluğu baskı altında tutabilmekte ve onların çektiklerini göz ardı edebilmektedir --daha küçük ölçeklerde tüm hiyerarşilerde gerçekleşen bir fenomen. Böylece, otoriter ve merkezi yapılar içinde [yaşayan] insanların, özgürlüklerinin reddedilmesi nedeniyle onlardan nefret etmesi hiç de şaşırtıcı olmaz. Alexander Berkman'ın ifade ettiği üzere:

"Anarşistlerin örgütlenmeye inanmadıklarını söyleyen bir kimse boş konuşuyordur. Örgütlenme her şeydir ve her şey örgütlenmedir. Bütün bir yaşam örgütlenmedir, bilinçli veya bilinçsizce olsun. ... Ancak örgütlenme vardır, örgütlenme vardır. Kapitalist toplum o kadar kötü örgütlenmiştir ki, çeşitli üyeleri acı çekmektedirler: aynen nasıl ki [bedeninizin] bir yerinde ağrınız varsa, tüm bedeniniz ağrır ve hasta olursunuz ..., [benzer şekilde] bir örgütün ya da bir birliğin tek bir üyesi bile ayrımcılıktan, baskı altında tutulmaktan veya göz ardı edilmekten muaf olmaz. Bunu yapmak, ağrıyan dişinizi göz ardı etmek demektir: [sonunda da] tamamı ile hasta olursunuz" (age, s. 198).

Ama bu aslında kapitalist toplumda olanın ta kendisidir, sonucu da "tamamı ile hasta olmak"tır.

İşte bu nedenlerle anarşistler otoriter örgütlenme biçimlerini reddeder ve bunun yerine özgür anlaşmaya dayanan birlikleri desteklerler. Özgür anlaşma önemlidir, çünkü Berkman'ın sözleri ile, "(y)anlızca her bir [birey] özgür ve bağımsız bir birim olduğunda, karşılıklı fayda nedeniyle kendi tercihiyle diğerleriyle işbirliği yaptığında, dünya başarılı [bir şekilde] işleyebilir ve güçlü olabilir" (age, s. 199). Kısım A.2.14'de tartışacağımız üzere, anarşistler özgür anlaşmanın bizzat birliğin içinde doğrudan demokrasiyle (veya anarşistlerce sıklıkla isimlendirildiği şekliyle kendinden-yönetim) tamamlanması gerektiğini vurgularlar; aksi takdirde, "özgürlük" efendilerini seçmekten daha fazla bir anlam ifade etmez.

Anarşist örgütlenme iktidarın insanların --yani alınan kararlardan doğrudan etkilenenlerin-- eline geri verilmesi amacıyla [yapılan] büyük bir merkezsizleşmeye dayanır. Proudhon'dan alıntılarsak:

"Demokrasi bir aldatmaca ve Halkın egemenliği bir şaka olmadığı müddetçe, her yurttaşın, kendi bölgesi sınırları içinde kalan [çalıştığı] sanayide, her belediye, ilçe veya il konseyinde ... doğrudan hareket etmesi ve çıkarlarını kendisinin idare etmesi ve onlarla ilişkilerinde tam egemenliğini kullanması gerekir" (Genel Devrim Düşüncesi, s. 276).

Bu yine ortak çıkarların koordinasyonu için federalizmin gerektiğini ima eder. Anarşizme göre, federalizm kendinden-yönetimin doğal bir tamamlayıcısıdır. Devlet'in ortadan kaldırılmasıyla birlikte, toplum "farklı bir şekilde örgütlenebilir ve örgütlenmelidir, ancak yukarıdan aşağıya bir tarzda değil ... Geleceğin toplumsal örgütlenmesi, işçilerin ilk önce kendi sendikaları, ardından komünler, bölgeler, uluslar içerisinde [oluşturdukları] birlik ve federasyonları ve en nihayetinde de büyük uluslararası ve evrensel federasyon aracılığıyla tamamen aşağıdan yukarıya tarzda olmalıdır. Ancak bundan sonra özgürlük ve ortak iyinin gerçek ve hayat-verici düzeni, bireylerin ve toplumun çıkarlarını reddetmenin çok uzağında, tam aksine onları onaylayan ve uyumlu hale getiren bir düzen, gerçekleşebilir" (Bakunin, Michael Bakunin: Seçme Yazıları, s. 205-6). "Gerçek bir halk örgütlenmesi ... tabandan başlayacağı" için, "federalizm Sosyalizmin siyasi örgütlenmesi ve halk yaşantsının özgür ve kendiliğinden örgütlenmesi haline gelir". Bu nedenle, liberter sosyalizm "karakter olarak federalisttir" (Bakunin, Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 273-4 ve s. 272).

Bu nedenle anarşist örgütlenme doğrudan demokrasi (veya kendinden-yönetim) ve federalizme (veya konfederasyon) dayanır. Bunlar, hürriyetin ifadesi ve çevresidirler. Doğrudan (ya da katılımcı) demokrasi aslidir, çünkü hürriyet ve eşitlik, insanların [birbirleriyle] eşitler olarak görüşebileceği ve tartışabileceği ve Murray Bookchin'in "muhalifin yaratıcı rolü" olarak tanımladığışeyin özgürce uygulanmasına imkan verecek forumların gerekliliğini ifade eder. Ortak çıkarların tartışılmasını ve etkilenen herkesin arzularının yansıtılacağı bir şekilde ortaklaşa eylemin örgütlenmesini sağlamak için federalizm gereklidir. Kararların, birkaç yönetici tarafından yukarıdan aşağıya dayatılmaı yerine aşağıdan yukarıya doğru akmasını sağlamak için.

Liberter örgütlenme, doğrudan demokrasi ve konfederasyonun gerekliliği hakkındaki anarşist fikirler ileride Kısım A.02.9 ve Kısım A.02.10'da ayrıntılı olarak tartışılacaktır.

A.2.4 Anarşistler "mutlak" hürriyet taraftarı mıdır?

Hayır. Anarşistler herkesin "ne isterse onu yapması" gerektiğine inanmazlar, çünkü bazı eylemler istisnasız diğerlerinin hürriyetlerinin ihlalini içerir.

Örneğin anarşistler tecavüz etme, sömürme veya diğerlerine zor uygulama "özgürlükleri"ni savunmaz. Ne de otoriteye müsamaha gösteririz. Tam aksine otorite, özgürlük, eşitlik ve dayanışmaya (insan onurundan bahsetmeye bile gerek yok) karşı bir tehdit olduğu için, anarşistler ona karşı direnmenin ve onu yıkmanın gerekliliğinin farkındadırlar.

Otoritenin uygulanması özgürlük değildir. Hiç kimse diğerlerini yönetme "hakkı"na sahip değildir. Malatesta'nın dikkat çektiği üzere, anarşizm "sadece diğerleri [diğer insanlar] için de eşit özgürlük kısıtlaması[na sahip] olan,... herkes için özgürlüğü" destekler; "ama bu tahakküm demek olan ve kesinlikle özgürlük olmayan; sömürme, hükmetme, emretme "özgürlüğü"nü kabul ettiğimiz ve buna saygı gösterilmesini arzu ettiğimiz ... anlamına gelmez" (Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s. 53).

Kapitalist toplumda, tüm hiyerarşik otorite biçimlerine --ister özel (patron), isterse kamu (devlet) olsun-- karşı direnmek özgür bir insan olmanın işaretidir. "Sivil İtaatsizlik" (1847) adlı eserinde Henry David Thoreau'nun dikkat çektiği üzere:

"İtaatsizlik özgürlüğün gerçek temelidir. İtaat edenler köle olurlar".

A.2.5 Neden anarşistler eşitlik taraftarıdırlar?

Yukarıda bahsedildiği üzere anarşistler kendilerini toplumsal eşitliğe adamışlardır, çünkü ancak bu şartlar altında bireysel hürrieyt gelişip, serpilebilir. Ama "eşitlik" hakkında bir dolu boş şey yazılmıştır ve yaygın olarak inanılan çoğu şey de aslında oldukça gariptir. Anarşistlerin eşitlik derken ne anladıklarını tartışmadan önce, ne anlamadıklarını ortaya koymamız gerekiyor.

Anarşistler zaten var olmayan, ama gerçekleştirilebilse bile hiç de istenmeyen bir şey olacak olan "doğuştan [endowment] eşitlik"e inanmazlar. Herkes biriciktir [tektir]. Biyolojik olarak belirlenmiş insanlar arası farklılıklar olmasının yanı sıra, bunlar "korku ya da utanma değil, sevinç kaynakları"dır. Neden? Çünkü "klonlar arasındaki bir yaşam yaşanmaya değer bile olmaz ve aklı başında bir insan ancak farklı yetenekleri olanlarla mutlu olacaktır" (Noam Chomsky, Marksizm, Anarşizm ve Alternatif Gelecekler, s. 782).

Bazı insanların anarşistlerin "eşitlik"le herkesin aynı olması gerektiğini söylediklerini ciddiyetle öne sürmeleri, bugünkü entelektüel kültürel durumun ve kelimelerin [anlamlarının] bozulmasının üzünç verici bir yansımasıdır --bu [anlam] bozulması, eşitsiz ve otoriter sistem [üstündeki] ilgiyi dağıtarak, insanları biyolojik [içerikli] tartışmalara [doğru] saptırmak için kullanılagelmiştir. "Kendinin biricikliği hiçbir şekilde eşitlik ilkesiyle çatışmaz" diyordu Erich Fromm. "İnsanların eşit olarak doğdukları tezi, onların aynı insani nitelikleri paylaştıklarını, onların insanoğullarının aynı temel kaderini paylaştıklarını, onların ellerinden alınamaycak aynı özgürlük ve mutlu olma haklarına sahip olduklarını ima eder. Keza onların kendi aralarındaki ilişkilerin tahakküm-itaat değil dayanışma olduğunu ima eder. Eşitlik kavramı tüm insanların birbirine benzer olması anlamına gelmez" (Özgürlük Korkusu, s. 228). Bu nedenle, anarşistlerin eşitliği hedeflediklerini, çünkü herkesin farklı olduğunu ve dolayısıyla bu biricikliğin tam olarak onaylanmasını ve gelişimini amaçladığını söylemek daha adil olur.

Anarşistler aynı zamanda "sonucun eşitliği" denilen şeyin de taraftarı değillerdir. Herkesin aynı malları elde ettiği, aynı tip evlerde yaşadığı, aynı üniformayı giydiği, vb. bir toplumda yaşamayı arzu etmiyoruz. Anarşistlerin kapitalizm ve devlete karşı isyan etmelerinin bir nedeni de, onların hayatı aşırı standartlaştırmalarıdır (Kapitalizmin standartlaşmaya ve refah düşkünlüğüne doğru yönelmesi hakkında, George Reitzer'in Toplumun McDonaldlaşması adlı eserine bakınız). Alexander Berkman'ın sözleriyle:

"Otoritenin ruhu, yazılı ve yazılı olmayan yasa, gelenek ve örf bizi ortak bir mezara girmeye zorlar ve erkek (veya kadını) bağımsızlığı ve bireyselliği olmayan, irade-siz bir otomosyana dönüştürecektir. ... Hepimiz kurbanız ve sadece istisnai bir şekilde güçlü olanlar --ve onlar da ancak kısmen-- bu zincirleri kırmakta başarılı olabilir" (Anarşizm Nedir?, s. 165).

Anarşistler bu yüzden bu "ortak mezarı" daha da derinleştirme konusunda hiç de arzulu değildirler. Daha ziyade, biz bunu ve ilk başta bunu yaratan tüm toplumsal ilişki ve kurumları yıkmak istiyoruz.

"Sonucun eşitliği" ancak zorla uygulanabilir ve sürdürülebilir; ve bazıları diğerlerinden daha fazla güce sahip olacakları için, bu zaten eşitlik olmayacaktır. Her bir bireyin farklı gereksinimleri, yetileri, arzuları ve ilgileri olduğunu ayırdettiğimiz için, anarşistler "sonucun eşitliği"nden özellikle nefret ederler. Herkesin aynı şeyi tüketmesini sağlamak tiranlık olacaktır. Açıktır ki bir kişinin tıbbi bakıma ihtiyacı varsa ve bir diğerinin yoksa, onlar "eşit" miktarda tıbbi bakım görmezler. Aynı şey diğer insan ihtiyaçları için de doğrudur. Alexander Berkman'ın ifade ettiği üzere:

eşitlik eşit miktar demek değildir, eşit fırsat demektir. ... Hürriyetteki eşitliği, tutuklu kampındaki zorunlu eşitlikle özdeşleştirme hatasına düşmeyiniz. Gerçek anarşist eşitlik özgürlük demektir, miktar [demek değildir]. Bu herkesin aynı şeyi yemesi, içmesi veya giyinmesi, aynı işi yapması veya aynı şekilde yaşaması demek değildir. Bırakın bunu bir yana: aslında tam tersidir.

Bireylerin arzuları [iştahları] değişik olduğu için, gereksinimleri ve tercihleri de farklı olacaktır. Gerçek eşitliği oluşturan şey, bunları tatmin etmek için eşit fırsat'a sahip olmaktır.

Böylesi bir eşitlik, bırakın hepsini bir düzeye getirmeyi, faaliyet ve gelişme için olası azami çeşitliliğin yolunu açacaktır. Çünkü insan karakteri farklı farklıdır. ... Özgürce kendi bireyselliğini ifade etme ve eyleme dökme fırsatı, doğal farklılıklar ve çeşitliliklerin gelişmesi demektir. (age, s. 164-5).

Anarşistler için, "sonucun eşitliği" veya "doğuştan eşitlik" gibi "eşitlik kavramları" anlamsızdır. Ancak, hiyerarşik bir toplumda "fırsat eşitliği" ile "sonuç eşitliği" birbirleriyle ilgilidir. Örneğin kapitalizmde, her kuşağın karşı karşıya olduğu fırsatlar önceki kuşakların sonuçlarına bağlıdır. Bu demektir ki, bir milyonerin ve bir çöpçünün çocuğu arasında gerçek bir fırsat eşitliği olmadığına göre, kabaca bir (gelir ve kaynaklar anlamında) "sonucun eşitliği" olmaksızın kapitalizmde "fırsat eşitliği"nin olması anlamsızdır. Daha önceki sonuçların yarattığı engelleri göz ardı ederek "fırsat eşitliği"nden bahsedenler, neden bahsettiklerini bilmeden konuşuyorlar --hiyerarşik toplumlarda fırsat sadece yolun açık olmasına değil, aynı zamanda eşit bir başlangıca da bağlıdır. Bu bariz gerçekten anarşistlerin "sonucun eşitliğini" arzuladığı yanlış kanısı ortaya çıkar --ama bu hiyerarşik sistemlerde geçerlidir, özgür bir toplumda (göreceğimiz üzere) durum böyle olmayacaktır.

Anarşist kuramda eşitlik, bireysel farklılık ve biricikliğin reddedilmesi demek değildir. Bakunin'in gözlemlediği üzere:

"bir kere eşitlik başarıldığı ve iyice yerleştirildiğinde, [bu] muhtelif bireylerin yeteneklerindeki ve enerji seviyelerindeki farklılıkların sona ereceği anlamına mı gelir? Bazı farklılık varolacaktır; belki bugünkü kadar fazla değil, ama bazı farklılıklar daima varolacaktır. Hiçbir ağacın asla tamamen birbirinin aynısı olan iki yaprak vermeyeceği herkesçe bilinen bir şeydir. Yapraklardan çok daha karmaşık olan insan oğulları için, bu çok daha fazla geçerli olacaktır. Ama bu çeşitlilik hiç de kötü bir şey değildir. Bunun aksine ... o insan ırkının kaynağıdır. Bu çeşitlilik sayesinde, insanlık, her bir bireyin tüm diğerlerini tamamladığı ve onlara ihtiyacı olduğu kolektif bir bütündür. Sonuç olarak, insan bireylerinin sonsuz sayıdaki çeşitliliği dayanışmanın birincil sebebi ve bizzat temelidir. Bu, eşitlik taraftarı çok güçlü bir argümandır" ("Çok Yönlü Eğitim", Temel Bakunin, s. 117-8).

Anarşistler açısından eşitlik toplumsal eşitlik demektir; veya Murray Bookchin'in ifadesini kullanırsak "eşitsizlerin eşitliği" demektir (aynı fikri ifade etmek için, Malatesta gibi bazıları "koşulların eşitliği" terimini kullanmıştır). Bununla [Bookchin], anarşist toplumun bireylerin yeteneklerindeki ve gereksinimlerindeki farklılıkların farkında olduğunu, ama bu farklılıkların güce dönüşmesine müsade etmeyeceğini ifade etmektedir. Diğer bir deyişle bireysel farklılıklar "önemsiz olacaktır; çünkü bir takım yasal uydurmalara veya kurumlara tutunamadıkça, eşitsizlik kolektivite içerisinde yok olacaktır" (Michael Bakunin, Tanrı ve Devlet, s. 53).

Eğer hiyerarşik toplumsal ilişkiler ve onları yaratan kuvvetler, katılımı cesaretlendiren ve "bir insan, bir oy" ilkesine dayanan [bir yapı] lehine yıkılırlarsa, o zaman doğal farklılıklar hiyerarşik güce dönüştürülemeyecektir. Örneğin, kapitalist mülkiyet hakları olmadan, bir azınlığın ücret sistemi ve tefecilik (kâr, rant ve faiz) aracılığıyla diğerlerinin çalışması sayesinde [ortaya çıkan] yaşam araçlarını (makina ve toprak) tekelleştirmesi ve bu yolla kendilerini zenginleştirmeleri mümkün olmayacaktır. Benzer şekilde, eğer işçiler işlerini kendileri yönetirlerse, onların emekleri üstünden giderek zenginleşecek bir kapitalistler sınıfı da olmayacaktır. Bu nedenle Proudhon [şöyle diyor]:

"Peki bu eşitsizliğin kaynağı ne olabilir?

Gördüğümüz üzere, ... bu toplumda varolan şu üçlü soyutlamanın gerçekleşmesidir: sermaye, emek ve yetenek.

Bunun sebebi, toplumun kendisini bu formülün üç terimine denk düşen üç yurttaş kategorisine bölmesidir. ... bu kast bölünmeleri her zaman ortaya çıkmıştır ve insan ırkının yarısını köleleştirmiştir ... bu nedenle sosyalizm, sermaye-emek-yetenek [şeklindeki] aristokratik formülünün, ... her bir vatandaşı aynı anda, eşit bir şekilde ve aynı ölçüde kapitalist, emekçi ve uzman veya sanatçı yapmak için [gerekli olan] daha basit bir formül [olan] emeğe indirgenmesinden başka bir şey değildir!" (Ne Tanrılar Ne Efendiler, cilt 1, s. 57-8).

Tüm anarşistler gibi Proudhon da, işlevlerin bu bütünleşmesinin eşitlik ve özgürlük için anahtar olduğunu görmüş ve bunu başarmanın yolu olarak da kendinden-yönetimi önermiştir. Yani, kendinden-yönetim toplumsal eşitlik için anahtardır. Örneğin, bir işyerinde toplumsal eşitliğin anlamı, işyerinin nasıl gelişeceği ve değişeceğine dair politika kararlarında herkesin eşit söz [hakkının] olması demektir. Anarşistler, "herkesi etkileyenin herkesçe karara bağlanması" kuralının güçlü inananlarıdırlar.

Ama bu uzmanlığın tamamen gözardı edileceği ya da herkesin herşeye karar vereceği anlamına gelmez. Uzmanlık söz konusu olunca, farklı insanlar farklı ilgilere, kabiliyetlere ve yetilere sahiptirler; doğaldır ki farklı şeyleri öğrenmek ve farklı işlerde çalışmak isteyeceklerdir. Yine açıktır ki, insanlar hasta olduklarında bir komiteye değil de, kendi işini yapan bir doktora --uzmana-- danışacaklardır. Bu noktalardan bahsettiğimiz için üzgünüz, ama toplumsal eşitlik ve işçilerin özyönetimi söz konusu olduğunda, bazı insanlar tamamen anlamsız şeyler söylemeye başlıyorlar. Toplumsal olarak eşit bir şekilde yönetilen bir hastanede, doktorların bir ameliyatı nasıl yapması gerektiği hakkındaki bir oylamanın, tıbbi [tıbbi işlemlerle ilgisi] olmayan çalışanların oyunu içermeyeceği genel bir sağduyu gereğidir!

Aslında toplumsal eşitlik ve bireysel hürriyet birbirinden ayrılamaz. Bireyi (hürriyeti) etkileyen kararların bireysel özyönetimi tamamlayan grubu (eşitliği) etkileyen kararların kolektif özyönetimi olmaksızın, özgür bir toplum imkansızdır. Her ikisinin [birlikte] olmaması halinde, bazıları diğerleri üstünde güce sahip olacak, onlar adına kararlar verecektir (yani onları yönetecektir) ve böylece bazıları diğerlerinden daha fazla özgür olacaktır. Bu da, bilineni bir kez daha dile getirecek olursak, anarşistler, sadece zenginlik anlamında değil yaşamın tüm yönlerinde eşitliği amaçlarlar. Anarşistler, "her kişinin sadece toplumsal refahtan değil, aynı zamanda toplumsal iktidardan da payına düşeni almasını talep ederler" (Malatesta ve Hamon, Ne Tanrılar, Ne Efendiler, cilt 2, s. 20). Yani kendinden-yönetim hem hürriyeti hem de eşitliği güvenceye almak için gereklidir.

Kendinden-yönetim "ortak sorunları çözmek ve ortak hedeflere ulaşmak amacıyla kendi bakış açılarının biricikliğini ortaya koymak için, insanların arkadaşları ile yüz yüze ilişkilere girmesi" (George Benello, Tabandan Yukarı, s. 160) demek olduğu için; toplumsal eşitlik, bireylerin kendilerini yönetmeleri ve ifade etmeleri için gereklidir. Yani eşitlik bireyselliğin ifade edilmesini mümkün kılar ve bu nedenle bireysel hürriyetin temelidir.

Kısım F.03 (Neden anarko-kapitalistler "eşitliğe" çok az veya hiç değer vermezler?) eşitlik hakkındaki anarşist fikirleri daha fazla tartışmaktadır. Noam Chomsky'nin (Chomsky Okumaları içerisindeki) "Eşitlik" makalesi bu konudaki liberter fikirlerin iyi bir özetidir.

A.2.6 Neden dayanışma anarşistler için önemlidir?

Dayanışma [solidarity] veya karşılıklı yardımlaşma [mutual aid], anarşizmin anahtar fikridir. O, bireyle toplum arasındaki bağlantıdır; o, bireylerin, hürriyet ve eşitliği destekleyen ve olgunlaştıran bir ortamda, ortak çıkarlarını karşılamak üzere birlikte çalışabilecekleri bir araçtır. Anarşistler için karşılıklı yardımlaşma insan yaşamının temel vasfıdır; kuvvet ve mutluluğun her ikisinin de kaynağı ve tam bir insani varoluş için temel gereksinimdir.

Tanınmış bir psikolog ve sosyalist humanist olan Erich Fromm şunu vurguluyor; "insanın diğerleri ile birlik[te] olma arzusu, insan türünü tanımlayan varoluşun kendine özgü koşullarından kaynaklanır ve insan davranışının en güçlü dürtülerinden birisidir" (Olmak ya da Sahip Olmak, s. 107).

Bu nedenle anarşistler diğer insanlarla (Stirner'in terimini kullanılırsak) "birleşmeler"in [union] oluşturma arzusunun doğal bir gereksinim olduğunu düşünürler. Bu birleşmelerin veya birliklerin [associations], ona katılanları tam anlamıyla tatmin etmesi için, eşitlik ve bireysellik üzerine inşa edilmeleri --yani anarşist tarzda örgütlenmeleri-- gerekir; yani, gönüllü, merkezsizleşmiş ve hiyerarşik olmayan.

Dayanışma --bireyler arasındaki işbirliği-- yaşamın bir gereğidir; ve hürriyetin inkarı edilmesiyle uzaktan yakından bir ilintisi yoktur. Dayanışma, diyor Errico Malatesta, "İnsan'ın kişiliğini ifade edebileceği ve optimum gelişimini başarabileceği ve olası en büyük mutluluğun keyfine varabileceği yegâne ortamdır". Bu "herkesin mutluluğu için bireylerin ve her birinin mutluluğu için tümünün biraraya gelmesi, her birinin özgürlüğünün diğerlerinin özgürlükleriyle sınırlanmamasıyla, aksine tamamlanmasıyla" sonuçlanır (Anarşi, s. 29). Diğer bir deyişle, dayanışma ve işbirliği bir diğerine eşiti olarak davranmak, diğerlerini bir amaca ulaşmak için bir araç olarak kullanmayı reddetmek, bir azınlığın çoğunluğa tahakküm uygulaması yerine herkes için özgürlüğü destekleyen ilişkilerin yaratılması demektir. Emma Goldman da bu temayı tekrarlar, şöyle der: "İnsan bireyselliğinin bu eşsiz gücünün, diğer bireylerle yaptığı İşbirliği sonucunda kazandığı kuvvet [strength] ne harika sonuçlar verir... Öldüresiye bir çekişme ve çatışmanın zıttı olan işbirliği, türlerin yaşaması ve evrilmesi lehine işlemiştir. ... (S)adece karşılıklı yardımlaşma ve gönüllü işbirliği, özgür birey ve birliksel [associational] hayatın temelini yaratabilir" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 118).

Dayanışma, ortak çıkar ve gereksinimlerimizi karşılamak için kendimizi eşitler olarak biraraya getirmemiz demektir. Dayanışmayı temel almayan örgütlenme biçimleri (yani eşitsizliğe dayananlar), kendisine tabi olanların bireyselliğini ezecektir. Ret Marut'un belittiği üzere, hürriyet dayanışmayı ve ortak çıkarların farkına varılmasını gerektirir:

"İnsanoğlunun en asil, en saf ve en gerçek aşkı kendisine olan aşkıdır. Ben özgür olmak istiyorum! Ben mutlu olmayı umut ediyorum! Ben dünyanın tüm güzelliklerinin tadına varmak istiyorum! Ama benim özgürlüğüm, ancak çevremdeki diğer insanlar özgürse güvence altındadır. Ancak çevremdeki tüm diğer insanlar mutlularsa, ben de mutlu olabilirim. Ancak gördüğüm ve tanıştığım insanlar da dünyaya neşe dolu gözlerle bakıyorlarsa, ben de neşeli olabilirim. Ve ancak diğer insanların da benim gibi karınlarını doyurduklarına emin olduğumda, ben de tam bir zevkle karnımı doyurabilirim. İşte bu nedenle, özgürlüğümü ve mutluluğumu tehdit eden her türlü tehlikeye karşı isyan ettiğimde, bu benim kendi hoşnutluğumun, sadece benim kendimin sorunudur ..." (--B. Traven diye de bilinen-- Ret Marut, The BrickBurner dergisinde Karl S. Guthke'nin alıntısı, B. Traven: Efsanelerin Arkasındaki Yaşam, s. 133-4).

Dayanışmayı uygulamaya geçirmek [demek], Industrial Workers of the World'un sloganındaki gibi "birimizi yaralayan hepimizi yaralar" demektir. Bu nedenle, dayanışma, bireyselliğin ve özgürlüğün korunmasının yoludur, [bireyin] kendi çıkarının bir ifadesidir. Alfie Kohn'un belirttiği üzere:

"işbirliğini düşünürken ... kavramı flu-görüşlü idealizmle ilişkilendirme eğilimindeyiz. ... Bu, işbirliğini alturizm ile karıştırmaktan kaynaklanıyor olabilir. ... Yapısal işbirliği, bilindik egoizm/alturizm ikiliğine karşı çıkar. Şeyleri öyle bir şekilde [yerli yerine] koyar ki, sana yardım ederek aynı zamanda da kendime yardım ederim. Başlangıçta güdüm bencilce olsa da, kaderlerimiz artık birbirine bağlanmıştır. Ya birlikte yüzeriz ya da birlikte batarız. İşbirliği becerikli ve oldukça başarılı bir stratejidir --işteki ve evdeki şeylerin rekabete göre daha etkin bir şekilde yapılmasını sağlayacak pragmatik bir tercih. ... Keza, işbirliğinin psikolojik sağlığı ve başkalarında hoşlanmayı sağlamakta da daha iletken olduğu yönünde güçlü kanıtlar var" (Yarışmak Yok: Rekabete Karşı, s. 7).

Ve, hiyerarşik bir toplumda, dayanışma sadece bize verdiği tatmin nedeniyle değil, aynı zamanda iktidardakilere karşı direnmek için de gereklidir. Malatesta'nın sözleri burada gayet uygun düşmekte:

"baskı ve yoksulluğa asla tamamen teslim olmayan ve ... adalet, özgürlük ve mutluluğa susadıklarını gösteren tahakküm altındaki kitleler, dünyadaki tüm ezilenlerle, tüm sömürülenlerle birlik ve dayanışma içine girmedikçe kurtuluşlarını kazanamayacaklarını anlamaya başlıyorlar" (Anarşi, s. 33).

Birarada durarak kuvvetimizi arttırabilir ve istediğimizi elde edebiliriz. Nihayetinde, gruplar halinde örgütlenerek kendi kolektif işlerimizi birlikte halletmeye başlayabilir ve böylece ebediyen patronların yerini alabiliriz. "Birleşmeler, ... bireyin araçlarını çoğaltacak ve saldırı altındaki varlığını güven altına alacaktır" (Max Stirner, Biricik ve Kendisi, s. 258). Dayanışma içinde hareket ederek, mevcut sistemin yerine kendi istediğimizi geçirebiliriz: "Birlikten kuvvet doğar" (Alexander Berkman, Anarşizm Nedir?, s. 74).

Yani dayanışma, kendi özgürlüğümüzü elde etmemizi ve güvence altına almamızı sağlayacak bir araçtır. Başkası için çalışmak zorunda kalmamak için, birlikte çalışmak üzere anlaşırız. Başkalarıyla paylaşmaya karar vererek seçeneklerimizi çoğaltırız, böylece de daha az değil, daha fazla zevk alabiliriz. Karşılıklı yardımlaşma benim kendi çıkarımadır --yani, eğer birine tahakküm uygularssam, bu tahakküme olanak tanıyan koşulların varolduğu anlamına gelir ve böylece her halükarda sonunda ben kendim de tahakküme maruz kalacağımdır; [işte bu nedenle] karşılıklı saygı ve toplumsal eşitlik temelinde başkalarıyla anlaşmalar yapmak benim yararımadır.

Max Stirner'in gözlemlediği üzere, dayanışma iktidarda olup bizi emirleri altına almak isteyenlere karşı hürriyetimizi kuvvetlendiren ve savunan bir araçtır: "Kendinizi bir hiç olarak mı görüyorsunuz? diye sorar. "Herhangi birisinin size canının istediği herşeyi yapmasına müsade etmeye mahkum musunuz? Kendinizi savunun, hiç kimse size dokunamaz. Eğer milyonlarca insan arkanızdaysa, sizi destekliyorsa, işte o zaman karşısında durulamayacak bir güç olursunuz ve zorluk çekmeden kazanacaksınız" (Biricik ve Kendisi, s. 197).

Dayanışma bu nedenle anarşistler için önemlidir, çünkü [dayanışma] hürriyetin yaratılmasının ve iktidara karşı savunulmasının aracıdır. Dayanışma kuvvettir ve toplumsal varlıklar olarak bizim doğamızın bir ürünüdür. Ancak, dayanışma edilgen [pasif] şekilde bir liderin takip edilmesi anlamına gelen "sürü olmak" [herdism] ile karıştırılmamalıdır. Etkili olması için, dayanışma birbirleriyle eşitler olarak işbirliği yapan özgür insanlar tarafından yaratılmalıdır. Her ne kadar "sürü olma" arzusu dayanışmaya ve birliğe olan ihtiyacımızın bir ürünü olsa da, "büyük BİZ" dayanışma değildir. [Sürü olma] insanların körü körüne liderlere itaat ettiği, hiyerarşik toplumca bozulmuş bir "dayanışma"dır.

A.2.7 Anarşistler neden kendini-özgürleştirmeyi savunurlar?

Hürriyet doğası gereği bahşedilemez. Birey bir başkası tarafından özgürleştirilemez, zincirlerini kendi çabasıyla kırması gerekir. Doğaldır ki kişisel çaba kolektif bir eylemin parçası olabilir ve çoğu kez amaçlarına ulaşmak için böyle olması gerekir. Emma Goldman'ın dediği gibi:

"tarih, bize ezilen her sınıfın (ya da grubun veya bireyin) efendilerinden gerçek kurtuluşu kendi çabasıyla kazandığını söylüyor" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 167).

Anarşistler uzun zamandan beri insanların kendilerini, ancak kendi eylemleriyle özgürleştirebileceklerini savunmuşlardır. Anarşistlerin bu sürece yardımcı olmak üzere öne sürdükleri çeşitli yöntemler Kısım J'de (Anarşistler Ne Yaparlar?) tartışılacaktır, burada tartışılmayacak. Ancak bu yöntemlerin tamamı, insanların kendilerini örgütlemelerini, kendi gündemlerini belirlemelerini ve kendilerini güçlendirecek ve kendileri adına bir şeyler yapan liderlere bağlılığı ortadan kaldıracak şekilde eyleme geçmelerini içerecektir. Anarşizm, insanların "kendileri için davranmaları" (anarşistlerin "doğrudan eylem" dediklerini yapmalarına --ayrıntılar için bakınız Kısım J.02) temeline dayanır.

Doğrudan eylem, [buna] katılanların kendilerini güçlendirmesi ve özgürleştirmesi etkisine sahiptir. Özfaaliyet [self-activity, kendinden eylemlilik], otoriteye tabi olanların yaratıcılıklarının, girişkenliklerinin, hayal güçlerinin ve eleştirel düşünme [yetilerinin] geliştirilmesinin bir aracıdır. Toplumun değiştirilebileceği bir araçtır. Errico Malatesta'nın belirttiği üzere;

"İnsanla toplumsal çevresi arasında karşılıklı bir faaliyet vardır. Toplumu toplum yapan insanlardır ve insanları insan yapan da toplumdur ve bu nedenle de sonuç bir tür kısır döngüdür. Toplumu dönüştürmek için erkek {ve kadınların} değişmesi gereklidir ve insanları dönüştürmek için de toplumun değişmesi gereklidir. ... İyi ki mevcut toplum, bütün kendine tabi olanları kendi çıkarları doğrultusunda edilgen ve bilinçsiz araçlara indirgemekte başarılı olan hakim sınıfın telkin edilen iradesi tarafından yaratılmamıştır. ... Bu [toplum], binlerce şiddetli mücadelenin, binlerce beşeri ve doğal faktörün bir sonucudur ...

Bundan ilerleme imkanı [doğar] ... Olası olan ve fiilen gelecekte daha fazla ilerlemenin yolunu açmaya hizmet edecek bu büyük toplumsal dönüşümleri meydana getirmek ve kabul ettirmek için, mevcut ortamın arkadaşlarımızı harekete geçirmemize ve onların vicdan ve taleplerini geliştirmemize imkan tanıyan tüm olasılık ve fırsatlardan, tüm araçlardan faydalanmalıyız. ... Talepte bulunması ve bunları kabul ettirmesi ve arzuladığı tüm iyileşmeler ile özgürlükleri kendi başına elde etmesi için ... bütün insanlara ulaşmayı hedeflemeliyiz; bunları arzuladığı ve bunları talep etme gücüne sahip olduğu zaman, ... daima daha fazlasını istemeleri ve {yönetici seçkinler} üzerindeki baskılarını artırmaları için insanları zorlamalıyız, ta ki tam kurtuluşu kadar" (Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s. 188-9).

Toplum tüm bireyleri şekillendirirken, aynı zamanda da onların eylemleri, düşünceleri ve ideallerince [ideal, ülkü] oluşturulur. Birisinin özgürlüğünü kısıtlayan kurumlara meydan okumak, genel olarak otoriter ilişkileri sorgulama sürecini hareketlendirdiği için zihnen özgürleştiricidir. Bu süreç, bize toplumun nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olarak, fikirlerimizi değiştirir ve yeni ülküler ortaya çıkarır. Yine Emma Goldman'dan alıntılayacak olursak: "Gerçek kurtuluş [emancipation] ... kadının ruhunda başlar". Ve erkekde de olduğunu ekleyebiliriz. İşte ancak bu noktada, "önyargılardan, geleneklerden ve ananelerden bağlarımızı kopararak, kendi içsel yeniden doğuşumuzu [inner regeneration] başlatabiliriz" (age, s. 167). Ama bu süreç kendinden yönlendirilmelidir [self-directed, özyönelimli], çünkü Max Stirner'in belirttiği üzere; "özgür bırakılan bir insan sadece özgürleştirilmiş bir insandır, ... [yani] bir zincir parçasını beraberinde sürükleyen bir köpek[tir]" (Max Stirner, Biricik ve Kendisi, s. 168). Ne kadar küçük de olsa dünyayı değiştirerek, kendimizi değiştiririz.

İspanyol devrimi sırasında yapılan bir röportajda İspanyol anarşist militanı Durutti, "kaplerimizde yeni bir dünya var" diyordu. Sadece özeylemlilik ve kendini özgürleştirme kalplerimizde bu tip bir anlayış yaratabilir ve bunu gerçek dünyada gerçekleştirmeyi denemek için bize güven aşılayabilir.

Ama anarşistler kendini özgürleştirmenin "şanlı devrim"den sonraki bir geleceği beklemesi gerektiğini düşünmezler. Kişisel olan politiktir; ve toplumun mizacı veriliyken, şu anda burada nasıl davranacağımız bizim yaşamımızı ve geleceğin toplumunu etkileyecektir. Bu nedenle, anarşist-öncesi toplumda dahi anarşistler, Bakunin'in ifadesiyle, "sadece fikirleri değil, ama bizzat geleceğin gerçeklerini" oluşturmaya çalışırlar. Bunu, özgür-olmayan bir toplumda özgür bireyler olarak davranarak, alternatif toplumsal ilişkiler ve örgütlenmeler yaratarak başarabiliriz. Ancak şu anda ve bulunduğumuz yerde sergilediğimiz davranışlarla özgür bir toplum için bir temel oluşturabiliriz. Üstelik, bu kendini özgürleştirme süreci her zaman devam eder:

"Her çeşitten tabi [subordinate, bağlı] olanlar, eleştirel kendini yansıtma [self-reflection] kapasitelerini her gün kullanırlar --işte bu yüzden efendilerin işi bozuulur, [efendiler] korkutulur ve bazen de alaşağı edilirler. Ama efendiler alaşağı edilmediği sürece, tabi olanlar siyasi eylemlere katılmadıkları sürece, hiçbir eleştirel yansıtma onların tabi olma halini sona erdiremeyecek, onlara özgürlük getirmeyecektir" (Carole Pateman, Cinsel Sözleşme, s. 205).

Otoriteyi reddetmek, ona karşı direnmek ve onu devirmek için ve bunları mantıksal sonucuna --özgür, kendinden-yönetileen birliklerde eşitler olarak işbirliği yapmak-- ulaştırmak için; anarşistler bu eğilimleri günlük yaşamda cesaretlendirmeyi amaçlarlar. Bu eleştirel kendini-yansıtma, direniş ve kendini özgürleştirme süreci olmadan, özgür bir toplum imkansızdır. Bu nedenle, anarşistler açısından, anarşizm hiyerarşik bir dünyada özgür bireyler olarak hareket etmeye çabalayan tabi kılınmış halkın doğal direnişinden kaynaklanır. Bu direniş süreci, birçok anarşist tarafından (toplumdaki en fazla tabi konumda bulunanlar genellikle işçi sınıfından insanlar olduğu için) "sınıf savaşımı" veya daha genel olarak "toplumsal savaşım" olarak adlandırılır. (Tüm biçimleriyle) otoriteye karşı gün ve gün gösterilen direniş ve özgürlük arzusu, anarşist bir devrimin anahtarıdır. İşte bu nedenle, "anarşistler, sınıf savaşımının işçilerin (ve diğer ezilen grupların) kendi kaderlerini kendilerinin kontrol etmeyi başarması için yegâne araç olduğunu tekrar tekrar vurgularlar" (Marie-Lousie Berneri, Ne Doğu Ne Batı, s. 32).

Devrim bir olay değil, bir süreçtir; ve her "kendiliğinden devrimci eylem", "ütopik" fikirlere sahip insanların uzun yıllar süren, sabırlı örgütlenme ve eğitim çalışmalarına dayanır ve onların birer sonucudur. Alternatif kurumlar ve ilişkiler yaratarak (başka bir IWW ifadesini kullanırsak) "eski toplumun bağrında yeni bir dünya yaratma" süreci, oldukça eski olan devrimci tutarlılık ve militanlık geleneğinin yalnızca bir bileşenidir.

Malatesta'nın açıkça ifade ettiği üzere, "her türlü halk örgütlenmesini cesaretlendirmek ana fikirlerimizin mantıksal bir sonucudur ve bu nedenle de programımızın ayrılmaz bir bileşeni olmak zorundadır ... anarşistler insanları özgür kılmak istemiyorlar; biz insanların kendi kendilerini özgürleştirmelerini istiyoruz ... ; yeni yaşam biçiminin insanlardan vücud bulmasını, gelişimlerinin mevcut haline karşılık gelmesini ve kendileri geliştikçe gelişmesini arzuluyoruz" (age, s. 90).

Kendini özgürleştirme süreci oluşana kadar, özgür bir toplum imkansızdır. Ancak bireyler kendilerini hem (devlet ve kapitalizmi yıkarak) maddi olarak, hem de (kendilerini otoriteye karşı [olan] itaatkâr tutumlardan kurtararak) entelektüel olarak özgürleştirdikleri zaman, özgür bir toplum olası hale gelir. Kapitalist ve devlet gücünün büyük ölçüde, kendilerine tabi olanların zihinleri üzerinde [kurulmuş] bir güç olduğunu (tabii ki zihinsel tahakkümün başarısız olması, insanların isyan etmeye ve direnmeye başlaması [halinde] oldukça büyük bir zor gücü tarafından yedeklenmiş olduğunu) unutmamalıyız. Sonuç, yönetici sınıfın fikirleri topluma hakim oldukça ve baskı altındakilerin zihinlerinde yayıldıkça [ortaya çıkan] ruhani bir güçtür. Bu geçerli olduğu sürece, işçi sınıfı, otorite, baskı ve sömürüyü yaşamın normal gidişatı olarak kabullenecektir. Efendilerinin doktrinlerine ve konumlarına karşı uysal olan zihinler; özgürlüğünü kazanmayı, isyan etmeyi ve mücadele etmeyi umut edemezler. Böylece, baskı altındakiler, mevcut sistemin boyunduruğunu bir kenara fırlatmadan önce, onun zihinsel hakimiyetininin üstesinden gelmelidir (ve anarşistler doğrudan eylemin bu her ikisini de yapmanın bir aracı olduğunu öne sürerler --Kısım J.02 ve Kısım J.04'e bakınız). Kapitalizm ve devletçilik, maddi olarak bozguna uğratılmadan önce ruhsal ve kuramsal olarak bozguna uğratılmalıdır (birçok anarşist bu zihinsel özgürleşmeyi "sınıf bilinci" olarak adlandırır --Ksım B.07.4'e bakınız). Ve baskıya [tahakküme] karşı mücadele etmek yoluyla kazanılan kendini özgürleştirme, bunun gerçekleştirilmesinin yegâne aracıdır. Bu nedenle anarşistler (Kropotkin'in terimini kullanacak olursak) "isyan ruhunu" cesaretlendirirler.

Kendini özgürleştirme, mücadelenin, kendinden-örgütlülüğün, dayanışmanın ve doğrudan eylemin bir ürünüdür. Doğrudan eylem, anarşist, özgür insanlar yaratmanın bir aracıdır; ve böylece, "Anarşistler, Emeğin Sermaye'ye ve onun koruyucusuna --Devlet'e-- karşı yürüttüğü doğrudan mücadeleyi yürüten işçi örgütlerinin içinde aktif bir görev alınmasını tavsiye etmiştirler". Bunun sebebi ise, "(b)u tip bir mücadelenin; işçinin Kapitalizm ve onu destekleyen Devlet'in yaptığı şeytanlıklara karşı gözünü açarken ve kapitalistin veya devletin müdahalesi olmadan tüketimi, üretimi ve değişimi örgütleme olasılığına dair düşüncelerini canlandırırken; [bu tip bir mücadelenin keza] işçinin halihazırdaki çalışma koşullarında geçici iyileşmeler sağlamasına herhangi dolaylı bir araçtan daha iyi bir şekilde olanak tanımasıdır"; yani [işçinin] özgür bir toplum olasılığını görmesidir. Birçok diğer anarşist gibi Kropotkin de, (her ne kadar anarşistlerin çoğu gibi anarşist etkinliği sadece bunlarla sınırlamamış olsa da) Sendikalist ve Sendika hareketlerinin mevcut toplum içinde liberter fikirleri geliştirmenin birer aracı olduklarına değinmişti. Aslında, "çalışan erkek {ve kadınların} dayanışmalarını gerçekleştirmelerine ve çıkarlarının müşterekliğini hissetmelerine olanak tanıyan" herhangi bir hareket, komünist-anarşizmin "bu anlayışının yollarını hazırlar"; yani, mevcut toplumda baskı altında olanların zihinlerindeki ruhani tahakkümün üstesinden gelmenin [yollarını hazırlar] (Evrim ve Çevre, s. 83 ve s. 85).

Anarşistlere göre, İskoçyalı bir Anarşist militanın sözleriyle; "insan ilerlemesinin tarihi, bir isyan ve itaatsizlik tarihidir --pek çok farklı biçimde [varolan] otoritenin hizmetkarı mertebesine alçaltılan bireyin, isyan ve itaatsizlik yoluyla onurunu geri kazanabilmesi [nedeniyle]" (Robert Lynn, Bir Yaşam Hikayesi Değil, Sadece Bir Kesit, s. 77). Anarşistlerin kendini özgürleştirmeye (ve kendinden örgütlenmeye, kendinden yönetime ve kendinden eylemliliğe) vurgu yapmasının nedeni işte budur. Bakunin'in "isyan"ı, "tarih boyunca --kolektif veya bireysel olsun-- tüm beşeri gelişmenin hayati koşullarını meydana getiren üç temel ilkeden" birisi olarak değerlendirmesine şaşmamak gerek (Tanrı ve Devlet, s. 12). Bunun sebebi basitçe bireylerin veya grupların başkaları tarafından değil, ancak kendileri tarafından özgürleştirilebilecek olmalarıdır. Bu isyan (kendini özgürleştirme), mevcut toplumu daha liberter bir hale getiren ve anarşist bir toplumu olası yapan yegâne araçtır.

A.2.8 Hiyerarşiye karşı çıkmadan anarşist olmak mümkün müdür?

Hayır. Anarşistlerin otoriterlikten nefret ettiklerini gördük. Ama eğer bir kimse anti-otoriter ise tüm hiyerarşik kurumlara karşı çıkmalıdır, çünkü onlar da otorite ilkesini barındırırlar. Çünkü, Emma Goldman'ın söylediği gibi, "her tür bireysel değer ve nitelik için tahripkar olan devlet anlamındaki hükümet değildir sadece. Yaşamı boğan bütün bir otorite ve kurumsal tahakküm kompleksidir. Otorite ve kurumsal tahakkümü destekleyenler hurafe, efsane, bahane, kaytarma ve uşaklıktır" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 435). Bu, "hiyerarşi, otorite ve tahakküm yapılarını ve özgürlük önündeki kısıtları keşfetme ve üstesinden gelme gereksimi daima vardır ve var olacaktır: kölelik, ücretli-kölelik {yani kapitalizm}, ırkçılık, cinsiyetçilik, otoriter okullar vb." (Noam Chomsky, Dil ve Siyaset, s. 364). Bu nedenle tutarlı bir anarşist devlete olduğu gibi hiyerarşik ilişkilere de karşı çıkmalıdır. Bunun arkasında yatan açıklama (eğer ihtiyacı olan varsa) şöyledir:

Hiyerarşi, güç, prestij ve (genellikle) [maddi] ödemelerin; bir dizi dereceler, sıralamalar veya mevkilere [offices, yönetici pozisyonları] göre arttığı bir piramitsel yapı örgütlenmesidir. Hiyerarşik yapılar üstüne çalışan araştırmacılar onun sahip olduğu iki temel ilkenin tahakküm [domination] ve sömürü olduğunu ortaya koymuşlardır. Örneğin modern fabrikaları incelediği "Patronlar Ne Yapar?" (Review of Radical Political Economy, cilt 6, sayı 2) adlı çalışmasında, Steven Marglin, şirket hiyerarşisinin [corporate hierarchy, örn. fabrika] ana işlevinin (kapitalistlerce iddia edildiği üzere) daha fazla üretkenlik olmadığını, nihai amacı daha etkin bir sömürü olan, işçiler üzerinde daha fazla denetim [sağlanması] olduğunu ortaya koyar.

Bir hiyerarşide denetim zor [coercion] yoluyla, yani şu veya bu şekildeki olumsuz yaptırım tehditleriyle --fiziksel, ekonomik, psikolojik, toplumsaal, vb.-- sağlanır. Muhalif olanların ve isyan edenlerin bastırılmasını da içeren bu tip bir denetim zorunlu olarak merkezileşmeyi gerektirir: [yani] en büyük denetimin tepede yer alan bir avuç kişinin (özellikle örgütün başında olanların) [elinde] olduğu, orta kademede yer alanların çok daha az ve en altta yer alan çoğunluğun ise neredeyse hemen hemen hiç denetime sahip olmadığı bir güç ilişkileri dizisi.

Tahakküm, zor ve merkezileşmenin otoriterliğin asli özellikleri olmaları nedeniyle ve bu özellikler hiyerarşilerin içinde yer aldığı için, tüm hiyerarşik kurumlar otoriterdir. Bunun da ötesinde, anarşistler açısından hiyerarşi, merkeziyetçilik ve otoriterlikle damgalanmış herhangi bir organizasyon, devlet benzeridir veya "devletçi"dir. Ve anarşistler hem devlete hem de otoriter ilişkilere karşı çıktıklarına göre, hiyerarşinin tüm biçimlerini ortadan kaldırmayı hedeflemeyen bir kimse anarşist olarak adlandırılamaz. Noam Chomsky, kapitalist bir firmanın yapısının özü itibariyle son derece hiyerarşik, aslında faşist olduğunu belirtiyor:

"Faşist sistem ... yukarıdan aşağıya giden bir mutlak-iktidar demektir. ... ideal devlet, halkın temel olarak emirleri yerine getirdiği yukarıdan aşağıya [olan] bir denetim demektir.

Bir şirketi ele alalım ... Onların ne olduğuna bakacak olursanız, iktidar katı bir şekilde yukarıdan aşağıyadır; yönetim kurulundan yöneticilere, daha düşük seviyedeki yöneticilere ve en nihayetinde atölyede çalışan insanlara; mesajlar yazılması v.b. Aşağıdan yukarıya olan bir iktidar akışı veya bu yönde herhangi bir planlama mevcut değildir. İnsanlar bunu aksatabilir ve önerilerde bulunabilirler, ancak bu köle toplumu için de doğrudur. İktidar yapısı yukarıdan aşağıya doğru doğrusaldır" (İnsan Güruhunu Hizaya Getirmek, s. 237).

David Deleon aşağıdakileri yazarken şirket ve devlet arasındaki bu benzerliklere işaret eder:

"Fabrikaların çoğunluğu askeri diktatörlüklere benzer. En alttakiler erlerdir, onları denetleyenler çavuşlardır ve hiyerarşinin zirvesine doğru böyle gider. Organizasyon giyimimizden ve saçımızın biçiminden yaşamımızın büyük bir kısmını --çalışırken-- nasıl harcayacağımıza kadar herşeyi bize dikte edebilir. Bizi fazla çalışmaya zorlayabilir; tıbbi bir şikayetimiz varsa bizden şirket doktorunu görmemizi talep edebilir; boş zamanlarımızda siyasi faaliyetlere katılmamızı yasaklayabilir; ifade, yayın yapma ve toplanma özgürlüklerini kısıtlayabilir --bizi takip etmek üzere kapalı devre televizyonların yanı sıra ID kartları ve silahlı güvenlik kuvvetlerini kullanabilir; muhalefet edenleri 'disipline yönelik geçici işten çıkarmalar' (GM'in [General Motors] verdiği adla) ile cezalandırabilir veya bizi işten atabilir. Koşullar yüzünden, bunların çoğunu kabul etmeye mecbur bırakılırız, ya da işsiz milyonlara katılırız. ... Hemen hemen her işte [sahip olduğumuz tek hak] işten ayrılma 'hakkı'dır. Temel kararlar en yukarıda alınır, ister fildişi kulesinde isterse maden ocağında çalışalım bizden bunlara itaat etmemiz beklenir" ("Çalıştığımız Yerde Demokrasi İçin: Toplumsal Kendinden-Yönetimin Mantığı", Anarşiyi Yeniden Keşfetmek, Bir Kez Daha, Howard J. Ehrlich (editör), s. 193-4).

Bu nedenle, tutarlı bir anarşist, kapitalist firmalar da dahil olmak üzere, hiyerarşiye tüm biçimleriyle karşı çıkmalıdır. Bunu yapmamak demek archy'i desteklemek demektir --ki anarşist tanımsal olarak bunu yapamaz. Diğer bir deyile, anarşistler için, "itaat etmeye söz vermek, (ücretli) kölelik sözleşmeleri, tabi konumda olmanın kabulünü gerektirecek anlaşmalar; tüm bunların hepsi gayri meşrudur, çünkü bunlar bireysel özerkliği kısıtlar ve geriletirler" (Robert Graham, "Anarşist Sözleşme", Anarşiyi Yeniden Keşfetmek, Bir Kez Daha, Howard J. Ehrlich (editör), s. 77). Hiyerarşi, bu nedenle, anarşizmi yönlendiren temel ilkelere aykırıdır. Bizi insan yapan şeyleri inkar eder ve "kişiliği en ayrılmaz özelliklerinden mahrum bırakır; bireyin yalnızca kendi kişisel yaşamının idaresiyle değil aynı zamanda onun en önemli bağlamıyla, toplumsal bağlamı, başa çıkma yetisine sahip olduğu nosyonunu inkar eder" (Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, s. 129).

Bazıları birlik gönüllü olduğu müddetçe, onun hiyerarşik bir yapıya sahip olup olmamasının alakasız olacağını öne sürerler. Anarşistler buna katılmaz. Bunun iki sebebi vardır. İlk olarak, kapitalizmde işçiler, ekonomik gereklilikler yüzünden, emeklerini yaşam araçlarına sahip olanlara satmaya mecbur kalırlar. Bu süreç, "işçiler, kapitalistlere emeklerini gerçek değerini yansıtmayan bir fiyattan sattığı müddetçe ... muazzam refah farklılıkları" yaratarak, işçilerin karşı karşıya kaldığı ekonomik koşulları tekrar tekrar üretir. Bu nedenle:

"Örneğin, iş sözleşmesinin taraflarını özgür ve birbirlerinin eşiti olarak tasvir etmek, işçi ile işveren arasındaki ciddi pazarlık yapma gücü farklılıklarının göz ardı etmek demektir. Buradan hareketle, doğal olarak ortaya çıkacak tabi olma ve sömürü ilişkilerini özgürlüğün bir örneği [epitome, sembolü] olarak tasvir etmek, hem bireysel hürriyet hem de toplumsal adaletle dalga geçmek olacaktır" (Robert Graham, age, s. 70).

İşte bu nedenle anarşistler kolektif eylemliliği ve örgütlenmeyi desteklerler: bu, çalışan insanların pazarlık gücünü artıracak ve onların özerkliklerini ifa etmelerine olanak tanıyacaktır (Kısım J'ye bakınız).

İkinci olarak, birliğin gönüllü olup olmamasını anahtar unsur olarak kabul edeceksek, o zaman halihazırdaki devletçi sistemin "anarşi" olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylememiz icap ederdi --. Modern demokraside, belli bir devlet içerisinde yaşaması için hiç kimse bireyi zorlamamaktadır. Ayrılmakta ve başka bir yere gitmekte özgürüzdür. Birliğin hiyerarşik doğasını göz ardı ederek, kendinizi özgürlüğün reddine dayanan (kapitalist şirketler, silahlı kuvvetler, hatta devletler dahil olmak üzere) örgütlenmeleri destekler konumda bulabilirsiniz, çünkü bunların hepsi "gönüllü"dür. Bob Black'in belirttiği üzere, "dünya ekonomisini kontrol eden büyük-ölçekli şirketlerde [yapılmakta olan] özdeş, ama kontratla-kutsanmış hizmetkarlık anlaşmalarını göz ardı ederken, devlet otoriterliğini şeytan ilan etmek, en kötü biçimiyle bir fetişizmdir" ("Muhafazakâr Olarak Liberter", Çalışmanın Lağvedilmesi ve Diğer Makaleler, s. 142). Anarşi, efendiyi seçme özgürlüğünden daha fazlasıdır.

Bu nedenle hiyerarşiye karşı çıkmak anahtar niteliğinde olan bir anarşist konumlanıştır, aksi takdirde sadece --güçlükle anarşistik olan-- "gönüllü bir anarşist" olursunuz. Daha fazlası için Kısım A.02.14'e (Gönüllülük neden yeterli değildir?) bakınız.

Anarşistler örgütlerin hiyerarşik olmalarının gerekmediğini öne sürerler; kendi işlerini doğrudan yöneten eşitler arasındaki işbirliğine de dayanabilirler. Bu sayede, hiyerarşik yapılar (yani gücün bir azınlığın ellerine devredilmesi) olmadan yaşayabiliriz. Bir birlik ancak üyeleri tarafından kendinden yönetildiği zaman, gerçekten de anarşistçe olarak adlandırılabilir.

Bu konuyu vurguladığımız için üzgünüz, ama özgürlükle olan bağıntısından dolayı "anarşist" ismini kendilerine mal etmeye çalışan bazı kapitalist müdafiler [özürcüler], son zamanlarda bir kimsenin hem anarşist hem de kapitalist olabileceğini ("anarko" kapitalizm adı altında olduğu gibi) iddia etmekteler. (Bırakın devletçilik ve sömürüyü bir kenara) kapitalizmin hiyerarşiye dayanıyor olması nedeniyle, kavram olarak "anarko"-kapitalizmin bir çelişki olduğu sanırım şimdi oldukça açıklık kazanmıştır. (Bu konuda daha fazlası için, Kısım F'ye bakınız).

A.2.9 Anarşistler ne tür bir toplum arzularlar?

Anarşistler özgür birliklere dayanan merkezsizleşmiş bir toplum arzularlar. Biz, bu tip bir toplumun yukarıda bahsettiğimiz değerlerin --yani özgürlük, eşitlik ve dayanışmanın-- azamileştirilmesi için en iyisi olduğunu düşünüyoruz. Ancak gücün mantıklı bir şekilde --hem yapısal hem de bölgesel olarak-- merkezden dağıtılmasıyla bireysel özgürlük geliştirilebilir ve cesaretlendirilebilir. Gücün bir azınlığın eline devredilmesi bireysel özgürlük ve itibarın açıkça çiğnenmesidir. Anarşstler, insanların kendi işlerini kendilerinin idare etmesi [hakkını elinden] alıp, bunu diğerlerinin eline teslim etmek yerine, gücü tabanda, alınan kararlardan etkilenlerin elinde yoğunlaştıracak, otoriteyi asgarileştirecek örgütlenmeleri tercih ederler.

Özgür birlik anarşist toplumun köşe taşıdır. Bireyler uygun gördükleri şekilde biraraya gelmekte özgür olmalıdırlar, çünkü bu özgürlük ve insan itibarının temelidir. Anacak bu tip herhangi bir özgür anlaşma gücün merkezsizleşmesine dayanmalıdır; aksi takdirde, yalnızca eşitliğin özgürlüğün büyümesi ve gelişmesi için gerekli [olan] toplumsal şartları sağlayabileceği veriliyken, bu (aynen kapitalizmde olduğu gibi) bir aldatmaca olacaktır. Bu nedenle anarşistler, "bir insan bir oy" [ilkesine] dayanan doğrudan demokratik kolektifleri desteklerler (doğrudan demokrasinin serbest anlaşmaların siyasi tamamlayıcısı olmasının mantıksallığı için Kısım A.02.11'e bakınız - Neden çoğu anarşist doğrudan demokrasiyi destekler?).

Burada, anarşist toplumun herkesin kabul ettiği bir nevi saf uyum hali demek olmadığına işaret etmemiz gerekiyor. Hiç de değil! Luigi Galleani'nin belirttiği üzere, "anlaşmazlık ve sürtüşme her zaman var olacaktır. Aslında, bunlar sınırsız bir ilerlemenin temel koşullarıdır. Ancak bir kez saf hayvani rekabetin kanlı alanı --besin için verilen mücadele-- ortadan kaldırıldığında, anlaşmazlığa sebep olan meseleler toplumsal düzen ve bireysel özgürlüğe karşı en ufak bir tehdit bile yaratmaksızın çözülebilecektir" (Anarşizmin Sonu Mu?, s. 28). Anarşizm "bireyler ve gruplardaki inisiyatif ruhunu canlandırmayı" amaçlar. Bunlar, "karşılıklı ilişkileri içerisinde, özgür anlayış ilkelerine dayanan" ve "çeşitlilik, hatta çatışmanın yaşam demek olduğunu ve aynılığın ölüm demek olduğunu" fark eden "bir hareket ve yaşam yaratacaklar" (Peter Kropotkin, Anarşizm, s. 143).

Bu nedenle, anarşist bir toplum işbirlikçi çatışmalara dayanacaktır, çünkü "çatışma kendi başına zararlı değildir ... anlaşmazlıklar var olur {ve gizlenmemelidir}. ... Anlaşmazlığı yıkıcı yapan çatışmanın kendisi değildir, yanındaki rekabettir". Aslında, "katı bir anlaşma talebi, fiilen insanların kendi bilgeliklerini grubun çabasına dahil etmekten alıkonulmaları [demektir]" (Alfie Kohn, Yarışmak Yok: Rekabete Karşı, s. 156). İşte bu nedenle anarşistlerin çoğu büyük gruplarda oybirliğiyle karar alınmasını reddederler (Kısım A.02.12'e bakınız).

Anarşist toplumda, tamamen yönetsel olan görevlerin seçimle belirlenen komiteler tarafından yürütüldüğü birlikler, tüm herkesin katıldığı, eşitler arasındaki yaygın tartışma, münazara ve işbirlikçi çatışmaya dayanan kitle meclisleri [mass assembly] tarafından işletilecektir. Kendilerini seçen meclisin ilgili [watchful, uyanık] gözleri altında görevlerini yerine getiren bu komiteler; aday gösterilerek gelinen, geri çağırılabilir olan ve geçici süreli delegelerden oluşur. Yani, anarşist toplumda, "işlerimizle kendimiz ilgilenecek ve ne yapılması gerektiğine kendimiz karar vereceğiz. Ve, fikirleri eyleme dökmek amacıyla birisini bir projenin sorumlusu yapmak gerektiğinde, ona bu işi şu şekilde yapmasını ve başka bir şekilde yapmamasını söyleyeceğiz. ... Bizim kararımız olmaksızın hiçbir şey yapılamayacak. Böylece, delegelerimiz, bize emirler verme hakkını onlara verdiğimiz bireylerden meydana gelen insanlar olmak yerine, otoritesi olmayan, ilgili olan herkesin istediği bir şeyi yerine getirmekle görevli insanlar olacaklar" (Errico Malatesta, Fra Contadini, s. 34). Eğer delegeler kendilerine verilen vekalet [mandate] işlevinin aleyhine hareket ederlerse; etkilerini arttırmaya yönelik veya meclis tarafından halihazırda varılmış [kararın] ötesine geçerek faaliyet gösterirlerse (yani, eğer politika kararları almaya başlarlarsa), anında geri çağırılabilirler ve aldıkları kararlar iptal edilebilir. Bu yolla örgüt, kendisini meydana getiren bireylerin birleşiminin elinde kalmış olur.

Tabandaki grup üyelerinin bu kendinden yönetimi ve geri çağırma gücü, her anarşist örgütün temel ilkesidir. Devletçi veya hiyerarşik bir sistem ile anarşist topluluk arasındaki anahtar niteliğindeki ayrım, gücü kimin kullandığıdır. Örneğin, parlamenter sistemde, insanlar belli bir dönem zarfında kendileri için kararlar veren temsilciler grubuna gücü verirler. Halk onları [temsilcileri] bir sonraki seçime kadar geri ağıramayacağından dolayı, sözlerini yerine getirip getirmedikleri tamamen konu dışı kalır. Güç tepede toplanır ve aşağıda yer alanların ise itaat etmesi beklenir. Benzer bir şekilde, kapitalist bir işyerinde güç tepede bulunan seçilmemiş bir patronlar ve yöneticiler azınlığında toplanır, işçilerinse itaat etmesi beklenmektedir.

Anarşist bir toplumda bu ilişki tamamı ile ters yüz edilmiştir. Anarşist bir toplulukta, (seçilmiş ya da seçilmemiş olsun) hiçbir birey veya grup gücü elinde bulunduramaz. Bunun yerine kararlar doğrudan demokrasi ilkeleri kullanılarak alınır ve gerektiğinde topluluk bu kararları yürütecek delegeleri seçebilir veya göreve atayabilir. (Etkilenen herkesi sorumlu kılan) politika yapmakla, (delegelerin işi olan) kabul edilmiş herhangi bir politikanın koordinasyonu ve idaresi arasında belirgin bir fark vardır.

Özgür anlaşmalarla kurulan bu eşitlikçi topluluklar, aynı zamanda özgür bir şekilde konfederasyonlarda biraraya gelirler. Bu tip özgür konfederasyonlar, kararların en aşağıda [yer alan] asıl meclislerden yukarıya doğru aktarıldığı [bir tarzda], aşağıdan yukarıya doğru çalışacaktır. Konfederasyonlar, kolektiflerin işleyiş tarzında çalıştırılacaklardır. Katılan kolektifleri etkileyen tüm önemli konu ve sorunların tartışılacağı, düzenli [olarak yapılacak] yerel, bölgesel, "ulusal" ve uluslararası konferanslar olacaktır. Buna ek olarak, toplumun temel, yol gösterici ilkeleri ve fikirleri tartışılacak; politika kararları alınacak, uygulamaya geçirilecek, gözden geçirilecek ve düzenlenecektir. Delegeler basitçe "belirli vekilliklerini göreceli toplantılara taşıyacak, çeşitli ihtiyaç ve arzularını uyumlandırmaya çalışacaklar. Tasarlananlar daima onları temsille görevlendirenlerin denetim ve onayına tabi olacak" ve "insanların çıkarının unutulması tehlikesi artık olmayacaktır" (Malatesta, Op. Cit., s. 36).

Eğer gerekirse, meclislerin ve onların kongrelerinin kararlarını düzenlemek ve idare etmek üzere, yukarıda tartışıldığı üzere tabanın kesin kontrolü altında olan eylem komiteleri kurulacaktır. Bu yapıların delegeleri sınırlı görev süresi [limited tenure] ve belli yükümlülüklerle [göreve gelirler], --delegesi oldukları insanlar adına kararlar alamazlar. Ek olarak, konferans ve kongre delegeleri gibi, görevlendirildikleri ilk meclis ya da kongre tarafından anında geri çağırılabilmeleri söz konusudur. Bu şekilde, ortak faaliyetleri düzenlemek için gereken herhangi bir komite, Malatesta'dan alıntılarsak, "daima nüfusun doğrudan kontrolü altında" olacak ve böylece "halk meclislerinde alınan kararları" ifade edeceklerdir (Yaşamı ve Fikirleri, s. 175 ve s. 129).

En önemlisi de, asli [olan] topluluk meclisleri, konferanslarda alınan herhangi bir kararı reddetme ve herhangi bir konfederasyondan çekilme hakkına sahiptirler. Görüşmeler sırasında delegeler tarafından verilen herhangi bir taviz, onaylanmak üzere genel meclise geri gelmelidir. Bu onaylama olmadan delegeler tarafından verilen hiçbir taviz, bireye ya da komiteye belirli bir görevi veren topluluk üzerinde bağlayıcı olamaz. Bunun yanı sıra, yeni gelişmeleri tartışmak üzere, değişen isteklerden eylem komitesini haberdar etmek üzere veya herhangi bir gelişme ve fikir hakkında ne yapılması gerektiği konusunda onları yönlendirmek maksadıyla, [topluluk meclisleri] konfederal konferanslar düzenlenmesi çağrısı yapabilirler.

Diğer bir deyişle, anarşist örgüt veya toplumda gerekli olan delegeler (demokratik bir hükümette oldukları üzere) temsilciler [representative] değildirler. Kropotkin bu ayrımı belirginleştirir:

"Temsil etmenin karşısındaki gerçek bir delegasyon meselesi; kendilerini ilgilendiren sorunu her yönüyle tartışmak ve [bu konuda] bir karar almak üzere ... iş[yer]lerinde hergün toplanan ve ortak kaygılarını paylaşan, yüz ya da iki yüz erkek {ve kadını} tasavvur edersek daha iyi anlaşılabilir. Aralarından birisini seçerek, aynı tipteki delegelerle birlikte bir anlaşmaya varmak üzere onu görevlendirebilirler. ... Bu delegenin, arkadaşlarının belli bir sonuca varırken gözönüne aldıkları şeyleri diğer delegelere açıklamaktan daha fazla bir yetkisi yoktur. Başka bir şeyi dayatamayacakken; o [delege] anlaşmazlığı halletmeye çalışacak ve ona vekalet verenlerin kabul veya red edebileceği basit bir öneriyle geri gelecektir. Gerçek delegasyon ortaya çıkarsa, olacak olan işte budur" (Bir Asinin Sözleri, s. 132).

Temsiliyet sisteminin aksine, güç bir azınlığın ellerine teslim edilmez. Tersine, herhangi bir delege ancak ilk aşamada seçimle seçildiği (veya olmazsa atandığı) birliğin sözcüsü olacaktır. Kendilerinin değil de geldikleri meclislerin arzularını yansıtmalarını garanti etmek için, tüm delegeler ve komiteler belli bir süre için görevlendirilirler ve anında geri çağırılabilirler. Bu şekilde hükümetin yerini anarşi alır --[yani] belli bir süre için seçilmiş delegeler, anında geri çağırma, özgür anlaşma ve özgür federasyon sistemine dayanan eşitler olarak işbirliği yapan birlikler ve topluluklar ağı.

Ancak böyle bir sistem "insanların özgür örgütlenmesini, aşağıdan yukarıya doğru bir örgütlenmeyi" güvence altına alacaktır. Bu "aşağıdan yukarıya özgür federasyon", temel "birlik"le başlayacak ve bunların "ilk önce komüne, ardından komünlerin bölgelere, bölgelerin uluslara ve ulusların uluslararası kardeşlik birliğine federasyonu" [ile oluşacaktır] (Michael Bakunin, Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 298). Bu anarşist topluluklar ağı üç düzeyde işleyecektir: "belli bir [coğrafik] bölgeye ait bağımsız Komünler; ve erkeklerin {ve kadınların} farklı işlevlerine göre örgütlenmesi için oluşturulan Sendika federasyonları (yani, işyeri birlikleri); ... (ve) karşılıklı korunma için, fikirlerin propagandası için, sanat için, eğlence için, v.b. gibi tüm olası ve tasavvur edilebilecek ekonomik, sıhhi ve eğitsel gereksinimlerin karşılanması için [oluşturulan] özgür birlikler [combine] ve topluluklar" (Peter Kropotkin, Evrim ve Çevre, s. 79). Bunların tümü de tepeden tırnağa özyönetime, özgür birliğe, özgür federasyona ve özörgütlenmeye dayanacaktır.

Bu şekildeki bir örgütlenmeyle hiyerarşi yaşamın tüm yönlerinde yıkılmış olur, çünkü örgütün tabanında yer alan insanların [belirledikleri] delegeler değil, [bizzat kendileri] kontrole sahiptir. Ancak bu tip bir örgüt, devletin (azınlığın inisiyatifi ve yetkili olmasının) yerine anarşiyi (herkesin inisiyatifi ve yetkili olmasını) geçirebilir. Bu tip bir örgt, grup çalışmasının ve birçok insanın koordinasyonunun gerektiği tüm faaliyetlerde var olacaktır. Bakunin'in dediği gibi bu, "bireyleri anlayabilecekleri ve kontrol edebilecekleri yapılara dahil etmek" demek olacaktır (Cornelious Castoriadis'in alıntısı, Siyasal ve Toplumsal Yazılar, cilt 2, s. 97). Bireysel inisiyatifleri, katılan birey idare edecektir.

Görüldüğü üzere, anarşistler hiçbir birey veya grubun diğerleri üzerinde güç kullanamamasını sağlayacak yapılara dayanan bir toplum yaratmayı arzularlar. Özgür anlaşma, konfederasyon, geri çağırma gücü, belirli yetkiler ve sınırlı görevlendirme süresi; [tüm bu mekanizmalar], gücü, hükümetlerin ellerinden alarak kararlardan doğrudan etkilenenlerin eline veren mekanizmalardır.

Anarşist bir toplumun neye benzeyeceğine dair daha ayrıntılı bir tartışma için Kısım I'ya bakınız. Ancak, anarşi uzaktaki bir hedef değildir, tahakküm ve sömürüye karş mevcut mücadelelerin bir yönüdür. Doğrudan eylemin katılımcı kitle örgütleri yaratması, insanları kendi kişisel ve kolektif çıkarlarını doğrudan idare etmeye hazırlamasıyla, araç ve amaçlar bağlantılıdır. Bunun sebebi, Kısım I.02.3'de tartıştığımız üzere, anarşistlerin özgür toplumun çerçevesini, ezilenlerin bugün ve burada kapitalizme karşı savaşımlarında yaratılan örgütlenmelere dayanması gerektiğini görmeleridir. Bu anlamda, kolektif mücadele, anarşizmin işlemesi için ihtiyaç duyduğu örgütlerle birlikte bireysel tavırları yaratır. Tahakküme karşı savaşım anarşizmin okuludur. Bu bize nasıl anarşist olunacağını öğretmekle kalmaz, anarşist toplumun neye benzeyeceği, başlangıçtaki örgütsel çerçevenin nasıl olabileceği hakkında bir öngörü fırsatı, böyle bir toplumun işlemesi için gerekli olan kendi faaliyetlerimizi idare edebilme deneyimi sağlar. Bu nedenle, anarşistler, istediğimiz türden bir dünyayı bugünkü savaşımlarımız içerisinde yaratmaya çalışırlar ve fikirlerimizin ancak "devrimden sonra" gerçekleştirilebileceğini düşünmezler. Aslında, ilkelerimizi bugün uygulayarak anarşiyi çok daha yakınlaştırırız.

A.2.10 Hiyerarşiyi ortadan kaldırmak ne anlama gelir ve ne kazandırır?

Liberter organizasyonlara dayanan yeni bir toplum yaratılmasının günlük yaşam üzerinde sayısız etkisi olacaktır. Milyonlarca insanın güçlenmesi [empowerment, yetkilenmesi], bugün ancak üzerinde tahmin yürütebileceğimiz bir şekilde toplumu dönüşterecektir.

Ancak, birçoğu bu örgütlenme biçimlerinin pratik olmadığına ve başarısızlığa mahkum olduğuna inanmaktadır. Konfederal, otoriter olmayan örgütlerin karmaşa ve uyumsuzluk yaratacağını söyleyenlere karşı anarşistler [cevap olarak]; devletçi, merkezi ve hiyerarşik örgütlenme biçiminin ilgi yerine ilgisizliği, dayanışma yerine acımasızlığı, birlik yerine bir tekdüzeliği ve eşitlik yerine ayrıcalıklı elitleri üreteceğini söylerler. Daha da önemlisi, bu tip örgütlenmeler bireysel inisiyatifi yok eder ve bağımsız davranış ile eleştirel düşünceyi ezerler (Hiyerarşi hakkında daha fazlası için bakınız Kısım B.01 --"Neden anarşistler otorite ve hiyerarşiye karşıdırlar?"

Liberter örgütlenmenin işleyebileceği ve hürriyete dayandığı (ve onu beslediği) İspanyol Anarşist hareketi tarafından gözler önüne serilmiştir. Britanya Bağımsız Emek Partisi sekreteri Fenner Brockway 1936 devrimi sırasında İspanya'yı ziyaret ettiğinde, şunu vurguluyordu: "Anarşistler arasında var olan büyük dayanışmanın sebebi her bireyin liderliğe değil, kendi sahip olduğu kuvvete güvenmesidir ... Örgüt, başarılı olmak için, özgür düşünen insanlarca oluşturulmalıdır; bir kitle [tarafından] değil, bilakis özgür bireylerce" (Rudolf Rocker'ın alıntısı, Anarko-sendikalizm, s. 67f).

Yeterince gösterildiği üzere, hiyerarşik, merkezileşmiş yapılar özgürlüğü kısıtlar. Proudhon'un belirttiği üzere: "merkezileşmiş sistem büyüklüğü, basitliği ve yapısı itibariyle gerçekten de iyidir: ancak bir şeyden yoksundur --böyle bir sistemde birey artık kendisi değildir; kendi değerini, kendi yaşamını hissedemez ve o hiçbir şekilde hesaba katılmaz" (Martin Buber'in alıntısı, Ütopya'da Patikalar, s. 33).

Hiyerarşinin etkileri tüm çevremizde görülebilir. İşlemez. Hiyerarşi ve otorite işyerinde, evde, sokakta, her yerde vardır. Bob Black'in ifade ettiği üzere, "Uyanık olduğunuz zamanın çoğunu emirler almak veya kıç yalamakla geçiriyorsanız, eğer hiyerarşiye bağımlı hale geliyorsanız; [artık] pasif-saldırgan, sado-mazoşist, köle [ruhlu] ve aptallaştırılmış birisi olacaksınız ve bu yükü yaşamınızın her yönüne taşıyacaksınız" ("Muhafazakar olarak Liberter", Çalşmanın Lağvedilmesi ve öteki makaleler, s. 147-8).

Bu, hiyerarşinin sona ermesinin günlük hayatımızda devasa dönüşümlere [neden olacağı] anlamına gelir. Bu, herkesin kendi yeteneklerini azami şekilde ortaya koyabileceği ve böylece de geliştirebileceği birey-merkezli örgütlenmelerin yaratılmasını içerecektir. [Bireyler] --işyerinde, toplulukta ve toplumda-- kendilerini etkileyen kararlarla ilgilenerek ve onlara katılarak, kendi bireysel kapasitelerinin tam olarak gelişmesini sağlayabilirler.

Herkesin toplumsal yaşama özgürce katılmasıyla, eşitsizlik ve adaletsizliğin çabucak sona erdiğini göreceğiz. İnsanların kapitalizmde olduğu gibi amaçları karşılanması sağlamak için var olması, bir azınlığın refah ve iktidarını artırmak için kullanılması yerine, hiyerarşinin sona ermesi (Kropotkin'den alıntılarsak) "herkesin refahına" yol açacak ve bu "işçinin ortak miras üzerindeki hakkını öne sürmesinin ve onun sahipliğine kalkışmasının tam zamanı" olacaktır (Ekmeğin Fethi, s. 35 ve s. 44). Çünkü ancak yaşam araçlarının (işyerleri, konutlar, toprak, vb.) ele geçirilmesi, "hürriyet ve adaletin hüküm verilen [şeyler] değil, ekonomik bağımsızlığın sonucu" olmasını sağlayacaktır. "Bunlar, bireyin, bir efendiye bağlı olmaksızın yaşayabileceği ve ... kendi alınterinin ürününden zevk alabileceği olgusundan kaynaklanır" (Ricardo Flores Magon, Toprak ve Hürriyet, s. 62). Bu nedenle, hürriyet, "kullanma hakları" lehine özel mülkiyet haklarının lağvedilmesini gerektirir (daha fazla ayrıntı için bakınız Kısım B.03). İronik bir şekilde, "mülkiyetin lağvedilmesi insanları evsizlikten ve malik olmamadan [nonpossession] kurtaracaktır" (Max Baginski, "Hükümet Olmadan", Anarşi! Emma Goldman'ın Mother Earth'inin Antolojisi, s. 11). Böylece, anarşizm "mutluluğun her iki gereksinimi de --hürriyet ve refah--" taahh&uuuml;t eder. Anarşide, "insanlık özgür ve rahat içinde yaşacak" (Benjamin Tucker, Neden Anarşistim, s. 135 ve s. 136).

Yalnızca özbelirlenim [self-determination] ve toplumun her seviyesindeki özgür anlaşmalar; bireyin ve bir bütün olarak toplumun sorumluluğunu, insiyatifini, entelektüelliğini ve dayanışmasını bir bütün olarak geliştirebilir. Yalnızca anarşist örgütlenme, insanlıkta zaten var olan engin yeteneğe ulaşılmasına ve [bunun] kullanılmasına; bireyi zenginleştiren ve geliştiren bu süreç sayesinde toplumun da zenginleşmesine imkan tanır. Yalnızca herkesin kendisini etkileyen kararlar hakkındaki düşünme, planlama, düzenleme ve uygulama süreçlerine dahil olmasıyla özgürlük geliştirebilir; [bu sayede de] bireysellik tam anlamıyla geliştirebilir ve korunabilir. Anarşi, hiyerarşi tarafından köleleştirilmiş olan halk kitlelerininin yaratıcılığını ve yeteneklerini serbest bırakacaktır.

Hatta anarşi, kapitalizmden ve onun yetke [otorite] ilişkilerinden faydalandığı söylenenlerin bile yararına olacaktır. Anarşistler, "yöneten ve yönetilenlerin her ikisinin de otorite tarafından bozulduğunu [tahrip edildiğini] savunurlar; sömüren ve sömürülenlerin her ikisi de sömürü tarafından bozulurlar" (Peter Kropotkin, Kendin için Davran, s. 83). Bunun sebebi ise, "herhangi bir hiyerarşik ilişkide, boyun eğenin olduğu kadar tahakküm edenin de işini yapmasıdır [yapması gerekeni yapması]. 'Komuta etmenin şanı' için ödenen bedel aslında oldukça ağırdır. Her tiran işinden dolayı daralır [resent]. O [tiran], hiyerarşik gezintisi boyunca, boyun eğenin uykuda olan yaratıcı potansiyelinin ölümcül ağırlığını beraberinde sürüklemeye mahkum edilmiştir" (Kendimiz İçin, Açgözlü Olma Hakkı, Tez 95).

A.2.11 Anarşistler neden doğrudan demokrasi taraftarıdırlar?

Anarşistlerin çoğuna göre, özgür birlikler içindeki politika kararlarını almak için başvurulan doğrudan demokratik oylama, özgür anlaşmalarının siyasi bir tamamlayıcısıdır. Bunun nedeni ise, "özgür, baskıcı olmayan, anlaşma tarzında da tahakkümün pek çok [değişik] biçimi varolabilir ... ve sadece politik denetime muhalif olmanın kendiliğinden baskıyı sona erdireceğini düşünmek ... naifçetir" (John P. Clark, Max Stirner'in Egoizmi, s. 93). Bu nedenle, örgütlenme içerisinde yarattığımız ilişkiler, [örgütün] liberter mizacının belirlenmesinde onun gönüllü mizacı kadar önemlidir (daha fazla tartışma için bakınız Kısım A.02.14).

Bireylerin tam bir insani yaşam sürmek için birlikte çalışmaları gerektiği gayet açıktır. Ve böylece, "diğer bireylerle birleşmesi gerekirken", bireyin önünde üç seçenek vardır: "diğerlerinin iradesine tabi olur (köleleştirilir) veya diğerlerini kendi iradesine tabi kılar (otorite olur) veya herkesin iyiliği için diğerleri ile kardeşçe bir anlaşma yaparak yaşayabilir (ortak olur [to be an associate, birleşik]). Hiç kimse bu gereklilikten kaçamaz" (Errico Malatesta, Yaşamı ve Fikirleri, s. 85).

Anarşistler açıktır ki bu son seçeneği seçerler, ortak olmayı; çünkü [bu], bir diğerinin biricikliğine ve özgürlüğüne saygı gösterirken, bireylerin özgür ve eşit insanlar olarak birarada çalışabileceği yegâne araçtır. Yalnızca doğrudan demokraside bireyler kendilerini ifade edebilirler, eleştirel düşünce ve kendinden-yönetimi pratiğe geçirebilirler; böylece de entelektüel ve etik kapasitelerini tam olarak geliştirebilirler. Bireyin özgürlüğünü ve onların entelektüel, etik ve toplumsal melekelerini [faculty] artırması anlamında; her zaman patronun iradesine tabi olmaktansa azınlıkta kalmak bazen daha iyidir. Peki anarşist doğrudan demokrasi [fikrinin] ardında yatan kuram nedir?

Bertrand Russell'ın belirttiği gibi, anarşist "kolektif kararlar anlamında hükümetin lağvedilmesini arzulamaz: onun istediği şey bir kararın ona karşı çıkanlara zorla dayatılmasını sağlayan sistemi ortadan kaldırmaktır" (Özgürlüğe Giden Yollar, s. 85). Anarşistler, kendinden yönetimi bunu başarmanın aracı olarak görürler. Birey, bir topluluğa veya işyerine katıldığında, o artık o birliğin "yurtdaşı" (daha iyi bir kelime gerekli) olur. Birlik, tüm üyelerden oluşan meclis etrafında örgütlenir (büyük işyerleri veya şehirler söz konusu olduğunda, belirli bir ofis veya bir mahalle şeklindeki işlevsel alt gruplar da olabilir). Bu mecliste, diğerleriyle ittifak halinde [diğer bireylerle görüş birliği içinde], onun [bireyin] siyasi yükümlülükleri tanımlanır. İnsanlar, bu birliğin içindeki faaliyetlerde, eleştirel değerlendirme ve seçim yapmalıdırlar --yani, kendi işlerini [kendileri] halletmelidirler. Bireyler, (devlet veya kapitalist firma gibi hiyerarşik örgütlenmelerde olduğu gibi) itaat etme vaadinde bulunmak yerine, kendi kolektif kararlarını, arkadaşlarına karşı taahhütlerini yerine getirmeye katılırlar. Bu ise, siyasi yükümlülüğün, devlet veya şirket gibi grubun veya toplumun üstünde olan ayrı varlıklara değil, bir kimsenin yoldaş "yurtdaş"ına [fellow citizen] karşı olduğunu ifade eder.

Her ne kadar [mecliste] biraraya gelen insanlar birliklerini idare etmeye [yaracayacak] kuralları kolektif bir şekilde yasallaştırıp, bireyler olarak onlar tarafından sınırlandırılmış olsalar da; bu kuralların her zaman değiştirilebilir ve iptal edilebilir olması anlamında, [bireyler/kolektif bireyler] onlardan [kurallardan] daha üstündür. Biraraya gelen "yurtdaşlar", kolektif olarak, siyasi "otorite"yi oluştururlar, ancak bu otorite kendileri ve seçkinler arasındaki düşey [ilişkilere] değil, kendi aralarındaki yatay ilişkilere dayandığı için bu "otorite" hiyerarşik değildir ("rasyonel" veya "doğal" konusunda daha fazlası için, bakınız Kısım B.01 - "Neden anarşistler otorite ve hiyerarşiye karşıdırlar?"). Bu nedenle Proudhon [şöyle diyor]:

"Yasaların yerine, biz sözleşmeleri {yani özgür anlaşmaları} koyacağız. Artık hiçbir yasa oy çokluğuyla ve hatta oybirliğiyle kabul edilmeyecektir; her yurtdaş, her şehir, her endüstriyel birlik kendi yasalarını yapacak" (Genel Devrim Fikri, s. 245-6).

Böyle bir sistem tabii ki herkesin alınması gereken --ne kadar önemsiz olursa olsun-- her karara katlacağı anlamına gelmez. Her karar meclisin önüne getirilebilse de (eğer meclis buna karar verirse --belki de bazı üyelerinin yönlendirmesiyle), uygulamada bazı faaliyetlerle (ve keza tamamen işlevsel kararlarla) birliğin seçilmiş yönetimi uğraşacaktır. Bunun sebebi, aktivist bir İspanyol anarşistinden alıntı yapacak olursak, [şudur:] "kolektivite aslında mektup yazamaz veya sayılar yığınını toplayamaz veya yüzlerce irili ufaklı işi yapamaz --bunları ancak birey yapabilir". ""Yönetimi örgütleme" gereği bu nedenle [vardır]. "Haftada bir veya daha sık aralıklarla genel mecliste toplanan bir yönlendirici konsey [directive council] veya herhangi bir hiyerarşik görev olmaksızın örgütlenen" bir birlik tasavvur edilse bile, "ilerlemesi için lüzumlu olan tüm sorunları çözüme kavuşturduğunda", [bu birlik] hâlâ "kesinlikle yönetsel işlevleri olan bir komisyon görevlendirir". Ancak, meclis "bu komisyon için belirli bir hareket çizgisi belirler veya ona mecburi bir vekillik verir" ve böylece "kusursuz bir biçimde anarşist olacaktır". Çünkü, "bu vazifelerin nasıl ilerleneceği konusunda önceden eğitimli olan nitelikli bireylere devredilmesi ... o kolektifin hürriyetinden feragat etmesi anlamına gelmez" (Jose Llunas Pujols, Max Nattlau'nun alıntısı, Anarşizmin Kısa Tarihi, s. 187). Belirtilmelidir ki, bu, Proudhon'un işçi birliklerinde "tüm görevler seçimle gelinir ve kural gereği üyelerin onayına bağlıdır" fikirlerini takip eder (Proudhon, Op.Cit., s. 222).

Kapitalist veya devletçi hiyerarşi yerine; kendinden-yönetim (doğrudan demokrasi), özgür toplumu meydana getiren özgürce katılanılan birliklerin kılavuz ilkesi olacaktır. Bu, anarşist toplumun çalıştırmak zorunda olduğu birlikler federasyonu için de geçerlidir. Jose Llunas Pujols'un doğru olarak öne sürdüğü gibi, "anarşist toplumda görevlendirilen tüm komisyon ve delegasyonlar, onları seçen kesim veya kesimlerin daimi oy hakkıyla her zaman yenilenmeye veya geri çağrılmaya tabi olmalıdır". "Mecburi vekillik" ve "tamamen yönsetsel olan işlevler"le biraraya getirildiğinde, bu "herhangi bir kimsenin kendisini bir nebze de olsa otorite olarak benimsemesini imkansız kılar" (Max Nettlau'nun alıntısı, Op.Cit., s. 188-9). Yine, Pujols, yirmi yıl önce insanların "egemenliklerini istirham etme"melerini sağlamak için "bağlayıcı vekilliğin yürürlüğe koyulması"nı talep eden Proudhon'u takip etmektedir (Ne Tanrılar,Ne Efendiler, cilt 1, s. 63).

Vekillik ve seçimlere dayanan bir federalizm vasıtasıyla, anarşistler kararların aşağıdan yukarıya doğru akmasını güvence altına alırlar. Kendi kararlarımızı olarak, kendi ortak çıkarlarımızı kendimiz gözeterek, bizi yöneten diğerlerini dışlarız. Kendinden yönetim, anarşistlere göre, iyi bir insan varoluşu için gerekli örgütlenmeler içerisinde özgürlüğü güvence altına almak için aslidir.

Tabii ki, azınlıktaysanız diğerleri tarafından yönetildiğiniz söylenebilir --"Demokratik yönetim hâlâ bir yönetimdir" (L. Susan Brown, Bireysellik Siyaseti, s. 53). Tanımladığımız doğrudan demokrasi kavramı zorunlu olarak çoğunluk kuralı kavramına bağlı değildir. Birisi eğer kendini belirli bir oylamada azınlıkta bulursa, kendisini [bunu] kabul etme veya [bunu] bağlayıcı olarak kabul etmeyi reddetme arasında tercih yapma zorunluluğuyla karşı karşıya bulur. Azınlığa kendi kararını ve seçimini yerine getirme fırsatını vermemek demek, onun özerkliğine tecavüz etmek, özgürce kabul etmediği bir yükümlülüğü onun üstüne yıkmak demektir. Çoğunluğun iradesinin zorlayıcı bir şekilde uygulanması, kendiliğinden-alınan [self-assumed, kendiliğinden üstlenilen] yükümlülükler ülküsüne, dolayısıyla da doğrudan demokrasiye ve özgür birliğe aykırı bir şeydir. Bu nedenle, özgür birlik ve kendiliğinden-üstlenilen yükümlülük bağlamında doğrudan demokrasi, bırakın özgürlüğün reddedilmesini, özgürlüğün olgunlaştırılabileceği tek yoldur. ("Bireysel otonomi [özerklik] verilen sözlerin tutulması yükümlülüğüyle sınırlıdır" (Malatesta, Max Nettlau'nun alıntısı, Errico Malatesta: Bir Anarşistin Biyografisi)) Söylemeye gerek yok, ancak azınlık --eğer birliğin içinde kalırsa-- kendi savunduğunu tartışabilir ve [izlenen] yolun hatalı olduğu konusunda çoğunluğu ikna etmeyi deneyebilir.

Ve anarşistlerin doğrudan demokrasiyi desteklemesinin, bizim çoğunluğun her zaman haklı olduğunu düşündüğümüz anlamına gelmediğini vurgulamalıyız. Hiç de öyle değil! Demokratik katılım meselesi, çoğunluğun her zaman haklı olması değil, ancak azınlığın genelin iyiliği yerine kendi avantajına olanı tercih etmesine izin verilemeyeceği anlamına gelir. Tarih, genel sağduyunun tahmin ettiğini, yani diktatöryal güçlere sahip herhangi birinin --devlet başkanı, patron, koca, ne olursa olsun-- gücünü, kendini zenginleştirmek ve kendi kararlarına tabi olanların zararına kendini güçlendirmek üzere kullanacağını ispatlar.

Anarşistler, çoğunlukların da hatalar yapabileceğinin ve yaptıklarının farkındadır, birliğe ilişkin kuramlarımızda azınlık haklarına önemli bir yer vermemiz de bundan ötürüdür. Bu, çoğunluk kararlarına karşı azınlığın protesto hakkı üstünde temellenen ve muhalifi karar almada anahtar etmen yapan, kendiliğinden-üstlenilen yükümlülükler kuramımızdan görülebilir. Bu nedenle Carole Pateman [şöyle diyor]:

"Eğer çoğunluk kötü niyetle hareket ederse; ... [bu durumda] azınlık, kendi yurtdaşlığını, bağımsızlığını ve bizzat siyasi birliğin kendisini savunmak için, --eğer uygunsa, siyasi olarak itaatsizliğii içeren eylemler de dahil olmak üzere-- siyasi eylemlere başvurmak zorunda kalacaktır. ... Siyasi itaatsizlik, kendinden-yönetilen demokrasinin dayandığı aktif yurtdaşlığın olası ifade şekillerinden yalnızca birisidir. ... Söz vermenin toplumsal uygulaması, taahhütlerin reddedilmesi veya değiştirilmesi hakkını da içerir; benzer şekilde, azınlıkların muvafık olmayı reddetme veya [muvafakattan] vazgeçme veya gerektiğinde ise itaat etmeme haklarının pratik kabulü olmaksızın, kendiliğinden-üstlenilen siyasi yükümlülük pratiğinin hiçbir anlamı olmayacaktır" (Siyasal Yükümlülük Sorunu, s. 162).

Birliklerin içindeki ilişkilerin ötesine geçersek, farklı birliklerin birlikte nasıl faaliyet gösterdiklerini aydınlatmamız gerekir. Tasavvur edilebileceği üzere, birlikler arasındaki bağlantılar, birliklerin kendileri içindekilerle aynı ana hatları izleyecektir. Birliğe katılan bireyler yerine, şimdi konfederasyonlara katılan birliklerle karşı karşıyayız. Konfederasyonda [yer alan] birlikler arasındaki bağlantılar, üyeleri için [tanınan] "söz söyleme ve ayrılma" hakları, azınlıklar için tanınmış aynı haklar ile beraber birliklerdeki gibi yatay ve gönüllü bir mizaca sahip olacaktır. Bu yolla, toplum --katılım ve kendinden-yönetimi azamileştirerek bireyin özgürlüğünü azamileştirmeye dayanan-- birliklerin birliği, toplulukların topluluğu, komünlerin komünü haline gelir.

Bu tip bir konfederasyonun çalışması kısaca Kısım A.02.9'da ("Anarşistler ne tip bir toplum istiyorlar?") açıklanmıştır ve ayrıntılarıyla Kısım I'da ("Anarşist toplum neye benzeyecek?" tartışılmaktadır).

Doğrudan demokrasi fikri anarşist kurama gayet iyi oturur. Malatesta, "anarşistler, çoğunluğun insan toplumunun genelini yönetme hakkı olduğunu reddederler" derken bütün anarşistler adına konuşur. Görüleceği üzere çoğunluğun kendisini azınlığa dayatma hakkı yoktur --azınlık, istediği zaman birliği terk edebilir ve --Malatesta'nın sözlerini kullanırsak-- "çoğunluğun kararlarına, bunların neler olabileceğini işitmemişken bile, boyun eğmek" zorunda değildir (Anarşist Devrim, s. 100 ve s. 101). Bu nedenle, gönüllü birlik içindeki doğrudan demokrasi ne bir "çoğunluk yönetimi" yaratacaktır, ne de azınlığın ne olursa olsun çoğunluğa boyun eğmesini gerektirecektir. Aslında, doğrudan demokrasinin anarşist taraftarları, bunun Malatesta'nın şu argümanına uygun olduğunu belirtirler:

"Elbette anarşistler, yaşamın ortaklaşa sürdürüldüğü bir yerde, azınlığın genelde çoğunluğun görüşünü kabul etmesi gerekeceğinin farkındadırlar. Bir şeyi yapmak için bariz bir gereklilik veya yarar söz konusu olduğunda ve de bunu yapmak tüm herkesin kabulünü gerektirdiğinde; azınlık, çoğunluğun arzularına uyum göstermesi gerektiğini hissetmelidir. ... Ancak bir grubun diğerine uyum göstermesi karşılıklı ve gönüllü olmalı; inatçılık yüzünden toplumsal faaliyetlerin felce uğramasından sakınmak üzere gerekliliğin ve iyi niyetin farkında olunmasından kaynaklanmalıdır. Bu, bir ilke veya yasal bir norm olarak dayatılamaz ..." (Op.Cit., s. 100).

Azınlık bir yandan kapsamlı eylem yapma, protesto düzenleme ve itiraz etme haklarına, öte yandan da birlikten ayrılma hakkına sahipken, çoğunluk kuralı bir ilke olarak dayatılamaz. Aksine, bu, hiçbir azınlığın isteklerini çoğunluğa dayatamayacağını garanti altına alırken, azınlığın muhalefetine ve görüşlerinin ifade edilmesine (ve eyleme geçirilmesine) de izin veren, tamamıyla bir politik karar alma aracıdır. Diğer bir deyişle, çoğunluk kararları azınlık üzerinde bağlayıcı değildir. Her şeyden öte, Malatesta'nın belirttiği üzere:

"çoğunluğun izlediği yolun kesinlikle bir felakete yol açacağına emin olan birisinin kendi kanaatlarından fedakarlık yapması ve pasif davranması gerektiğini ve daha da kötüsü yanlış olduğunu düşündüğü politikayı desteklemesi gerektiğini, hiç kimse beklememeli ve hatta arzu dahi etmemelidir" (Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s. 132).

Bireyci Anarşist Lysander Spooner bile "gönüllü birliklerin tümü ya da tümüne yakını, ortadaki amaçları başarmak için bir araç olarak kullanılmak üzere, çoğunluğa --veya üyelerin bütünü;nden daha az olan bir kısmına-- bir miktar sınırlı karar alma hakkı tanır" derken, doğrudan demokrasinin yararları olduğunu kabul etmektedir. Ancak, "birliğin tüm üyelerinin görüş birliği içinde olduğu durumlar hariç olmak üzere, bireyin iyiliğine, haklarına ve kişiliğine karşı hiçbir yasa anonim kapasitesi dahilinde haklı bir şekilde birlik tarafından dayatılamayacağından" dolayı; "hakimlik kürsüsü [tribunal] neredeyse tüm insanları temsil eder" ve [bu nedenle] yalnızca ("yasayı ve yasanın adaletini yargılayacak" olan) jürinin oybirliğiyle alacağı bir karar bireysel hakları belirleyebilir --Spooner'in jürilere olan desteği, onun birliğin tüm üyelerinin görüş birliğini sağlamanın "pratikte imkansız olacağı"nı fark etmesinden kaynaklanmaktadır (Jüri Yargılaması, s. 130 dipnot 1, s. 134, s. 214, s. 152 ve s. 132).

Bu nedenle, doğrudan demokrasi ile bireysel/azınlık haklarının çatışması gerekmez. Uygulamada, anarşist bir toplumda, doğrudan demokrasi, artı jüri sitemi ve azınlık protesto/doğrudan eylemleri ile azınlık iddialarını/haklarını değerlendirmenin/korumanın bir tür kombinasyonunun; çoğu birlikteki kararların çoğunun alınmasında kullanılabileceğini tasavvur edebiliriz. Özgürlüğün gerçek biçimleri, yalnızca doğrudan taraf olan insanların pratik deneyimleri sayesinde yaratılabilir.

Son olarak, anarşistlerin doğrudan demokrasiye olan bu desteklerinin, bu çözümün her zaman tercih edilir olacağı anlamına gelmediğini vurgulamalıyız. Örneğin, birçok küçük birlik oybirliğiyle karar almayı destekleyebilir (oybirliği ve neden çoğu anarşistin bunun doğrudan demokrasiye karşı geçerli bir alternatif olmadığını düşündüğü hakkında bir sonraki kısma bakınız). Ancak, anarşistlerin çoğu, özgür birlik içindeki doğrudan demokrasinin, anarşist bireysel özgürlük, saygınlık ve eşitlik ilkeleriyle uyumlu olan en iyi (ve en gerçekçi) örgütlenme biçimi olduğunu düşünür.

A.2.12 Konsensus [Oybirliği] doğrudan demokrasiye bir alternatif midir?

Özgür birlikler içerisinde doğrudan demokrasiyi reddeden az sayıdaki anarşist, genellikle oybirliğiyle karar alınmasını destek. Oybirliği, eyleme geçirilmeden önce kararın grupta bulunan herkesin onayıyla alınmasına dayanır. Bu nedenle, oybirliğinin çoğunluğun azınlığı yönetmesini sone erdirdiği ve anarşist ilkelerle daha tutarlı olduğu öne sürülür.

Oybirliği hepimizin kabul edeceği üzere, karar almada "en iyi" seçenek olsa da sorunlara sahiptir. Murray Bookchin'in oybirliği hakkındaki kendi deneyimini anlatırken dikkat çektiği üzere, otoriter sonuçlara neden olabilir; çünkü

"[Kabullenmeyenlerin] muhalefeti aslında tek-kişinin vetosuyla eşanlamlı olduğu için, bir karar üzerinde tam bir oybirliği sağlamak amacıyla sıklıkla azınlıktaki muhalifler sorun yaratan konuda oy kullanmamaya ustaca yönlendirilmekte veya psikolojik olarak zorlanmaktadırlar. Amerikan oybirliği sürecinde buna "kenarda durma" [standing aside] denmektedir; bu, oldukça sıklıkla, muhaliflerin --azınlıkta olsalar dahi-- kendi görüşlerine göre oy kullanarak muhalefetlerinin onurlu ve devamlı bir ifadesini [gerçekleştirmek] yerine, karar alma sürecinden tamamen çekilmesine varan bir noktaya kadar yıldırılmasını içerir. Geri çekilmiş olmalarından ötürü, siyasi varlıklar olmaları da sonlandırılmış olur --ki böylece 'karar' alınabilsin. ... Sonunda oybirliği, muhalif üyelerin kendilerini sürecin katılımcıları olmaktan alıkoymasıyla başarılmıştır.

Daha kuramsal düzeyde ise, oybirliği tüm diyaloğun en hayati yönünü, muhalefet etmeyi [dissensus] sessizleştirmiştir. Süren ayrılığın, azınlığın geçici olsa da çoğunluk kararına razı olmasının ardından hâlâ devam eden ateşli tartışmaların ... yerini, ... sönük monologlar --ve oybirliğinin itiraz edilemeyen, ölümcül tonu-- alır. Çoğunlukla karar-alınması [yönteminde], yenilen azınlık yenilgiye uğradıkları kararı bozmayı tasarlayabilir --mantıklı ve potansiyel olarak ikna edici uyuşmazlıkları açıkça ve ısrarlı bir şekilde ifade etmekte özgürdürler. Oybirliği, bu açıdan azınlıkları onurlandırmaz; 'oybirliği' grubunun metafiziksel 'tek'inin faydasına onların [azınlıkların] sesini kısar" ("Komünalizm: Anarşizmin Demokratik Boyutu", Demokrasi ve Tabiat, sayı 8, s. 8).

Bookchin, "birbirlerine oldukça aşina olan insanlardan oluşan küçük gruplarda oybirliğinin uygun karar-alma biçimi olabileceğini reddet"mez. Ancak pratik anlamda, kendi deneyiminin şunu gösterdiğine dikkat çeker; "büyük gruplar oybirliğiyle karar almaya çalıştıklarında, karar-almak onları en düşük entelektüel ortak paydaya gerilemeyi mecbur eder: --tamamıyle herkesin ya bu [konuda] anlaşması gerekeceği veya aksi takdirde bu konudaki oylamadan geri çekileceğinden ötürü-- sayıca oldukça büyük olan halk meclisinin katılacağı, en az tartışmalı veya hatta orta derece [ne iyi, ne kötü] bir karar benimsenir" (Op.Cit., s. 7).

Bu nedenle, potansiyel otoriter mizacı yüzünden, anarşistlerin çoğu oybirliğinin özgür birliğin siyasi bir yönü olduğuna katılmaz. Oybirliğine ulaşmaya çalışmak faydalı olsa da, diğer olumsuz etkileri bir kenara bırakılsa da bunun gerçekleşmesi genelde --özellikle büyük gruplarda-- pratik değildir. Bu, topluluk adına bireyselliği ve dayanışma adına muhalifi çökertme eğilimleri nedeniyle, sıklıkla özgür toplumu veya birliği zayıflatır. Bireyin gelişmesi ve kendini ifade etmesi, kamusal kınama ve baskıyla başarısızlığa itildiğinde, ne gerçek bir topluluk ne de dayanışma beslenebilir. Bütün bireyler eşsiz [unique, biricik] olduğu için, toplum bireylerin eylem ve fikirleriyle ilerledikçe ve zenginleştikçe, [bireyler] ifade etmelerinin teşvik edilmesi gereken eşsiz bakış açılarına sahip olacaklardır.

Diğer bir deyişle, doğrudan demokrasinin anarşist yandaşları, "oybirliğinin gerektirdiği gri aynılık [benzeşme] içinde kaybolma eğiliminde" olduğundan korktukları "muhalifin yaratıcı rolü"ne vurgu yaparlar (Op.Cit., s. 8).

Anarşistlerin, çoğunluğun azınlığı oylamayla dışladığı ve onları göz ardı ettiği mekanik bir karar alma sürecinin taraftarı olmadıklarını vurgulamalıyız. Tersine! Doğrudan demokrasiyi destekleyen anarşistler, [doğrudan demokrasiyi] çoğunluk ve azınlığın mümkün olduğunca birbirini dinlediği ve birbirine saygı gösterdiği ve (eğer mümkünse) herkesin yaşayabileceği kararlar alınan dinamik bir tartışma süreci olarak değerlendirirler. Çeşitliliği, bireyselliğin ve azınlığın ifade edilmesini cesaretlendiren; önemli konular üzerinde tartışma ve görüş alış-verişini sağlayarak çoğunluğun azınlığı marjinalize etme veya baskı altına alma eğilimini azaltan bir süreç olarak; doğrudan demokratik birliklerdeki katılım sürecini ortak fayda sağlamanın bir aracı olarak görürler.

A.2.13 Anarşistler bireyci midir, yoksa kolektivist mi?

Bunun kısa cevabı: her ikisi de değil. Bu, liberal aratırmacıların Bakunin gibi anarşistleri "kolektivist" olarak suçlarken, Marksistlerin Bakunin ve genelde anarşistlere "bireyci" olmaları nedeniyle saldırması gerçeğinden görülebilir.

Anarşistlerin her iki ideolojiyi de saçma bularak reddetmeleri nedeniyle, bu hiç de sürpriz değildir. İster hoşlarına gitsin, isterse gitmesin, anarşist olmayan bireyciler ve kolektivistler bir kapitalist paranın iki yüzü gibidirler. Bu en iyi şekilde, sıklıkla bir kutuptan diğerine salınan bir ekonomik ve siyasi yapı içinde, "bireyci" ve "kolektivist" eğilimlerin sürekli olarak birbiriyle etkileşim içinde oldukları modern kapitalizm gözönüne alınırsa gösterilebilir. Kapitalist kolektivizm ve bireycilik, insan varoluşunun tek taraflı [aynı olan] görünüşleridirler ve bütün dengesizliğin ortaya çıkmasında [manifestation, gerçekleşmesinde] olduğu üzere oldukça kusurludurlar.

Anarşistlere göre, bireylerin "grup" veya "daha büyük bir iyi" için kendilerinden fedakarlık yapmaları gerektiği fikri saçmadır. Gruplar insanlardan meydana gelirler ve eğer insanlar sadece grup için neyin iyi olduğunu düşünürlerse, [o zaman] grup cansız bir kabuk haline gelir. Onlara hayat veren, grup içindeki insanların etkileşimlerinin [yarattığı] dinamiklerdir. "Gruplar" düşünemezler, sadece bireyler düşünebilir. Bu olgu, otoriter "kolektivistleri" ironik bir şekilde gayet özel bir "bireysellik" çeşidine götürür; yani "kişi kültü" veya lider tapıcılığına. Bu aslında beklenmektedir, çünkü böyle bir kolektivizm bireyleri soyut gruplar içinde toplulaştırır, onların bireyselliğini reddeder ve sonunda da karar alınması için yeterince bireyselliğe sahip birisine gereksinim doğurur --lider ilkesi ile "çözülen" bir sorun. Stalinizm ve Nazizm bu fenomenin mükemmel örnekleridir.

Bu nedenle, anarşistler bireyin toplumun temel birimi olduğunun, sadece bireylerin çıkar ve duygularının olduğunun farkındadırlar. Bu, onlarn "kolektivizm"e ve grubun yüceltilmesine karşı çıktıkları anlamına gelir. Anarşist kuramda, grup sadece ona dahil olan bireylere yardımcı olmak ve onların geliştirmek için vardır. Liberter tarzda yapılandırılan gruplara bu kadar vurgu yapmamızın nedeni işte budur --yalnızca liberter bir örgüt; ggrup içindeki bireylerin kendilerini tam anlamıyla ifade etmelerine, kendi çıkarlarını bizzat kendilerinin yönetmesine, bireysellik ile bireysel özgürlüğü cesaretlendirecek toplumsal ilişkilerin yaratılmasına müsade eder. Bu nedenle, toplum ve grup birlikte bireyi şekillendirirken, birey toplumun gerçek temelini teşkil etmektedir. Malatesta [şöyle diyor]:

"Yaşamda ve insan toplumlarının ilerlemesinde, bireysel inisiyatifin ve toplumsal eylemin göreceli rollerine dair pek çok şey söylenmiştir. ... İnsani [beşeri] dünyadaki her şey bireysel inisiyatif sayesinde sağlanır ve sürdürülür. ... Gerçek varlık insandır, bireydir. Toplum ve kolektivite --ve bunu temsil ettiğini iddia eden Devlet veya hükümet-- eğer boş bir soyutlama değilse, bireylerden müteşekkil olmalıdır. Ve tüm düşüncelerin ve insani eylemlerin nihai kökeni her bireyin organizmasındadır; bireysel olmasından hareketle, bireylerin çoğunluğu tarafından kabul edildiğinde veya kabul edilir olduğunda, [düşünceler ve insani eylemler] kolektif düşünceler ve eylemler haline gelirler. Toplumsal eylem, bu nedenle, bireysel inisiyatiflerin ne bir yadsıma ne de bir tamamlayıcısıdır; toplumu vücuda getiren tüm bireylerin inisiyatif, düşünce ve eylemlerinin bir sonucudur. ... Sorun aslında toplum ile birey arasındaki ilişkilerin değiştirilmesi değildir, ... asıl sorun, nihayetinde tüm diğer herkesin baskı altına alınmasına neden olacak bazı bireylerin diğerlerini baskı altına almasının engellenmesi, her bireye aynı hakların ve aynı eylem araçlarının verilmesi ve --{Malatesta'nın hükümetin/hiyerarşinin anahtar unsuru olarak değerlendirdiği}-- inisiyatifin bir azınlığın verilmesinin yerini doldurma [sorunudur]-- ..." (Anarşi, s. 36-38).

Bu saptamalar, anarşistlerin "bireyciliğin" tarafını tuttuğu gibi anlamına gelmez. Emma Goldman'ın dikkat çektiği üzere " 'arızalı [rugged] bireysellik', ... bireyi ve onun bireyselliğini bastırmayı ve bozguna uğratmayı amaçlayan üstü kapalı bir girişimden başka bir şey değildir (Bu) kaçınılmaz olarak en katı sınıf ayrımlarına neden olur; ... (ve) halk yalnızca kendi çıkarını gözeten [self-seeking] bir avuç "üstün insan"a hizmet etmek için bir köle kastı içinde toplanırken, [bu] bütün "bireyselliğin" efendilere özgü [bir şey] olduğu anlamına gelir" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 89).

Gruplar düşünemezken, bireyler de kendi kendilerine yaşayamazlar ve tartışamazlar. Gruplar ve birlikler bireysel yaşamın asli bir yanıdır. Aslında, gruplar doğaları itibariyle toplumsal ilişkileri ortaya çıkarırlar, bireylerin şekillenmesine yardımcı olurlar. Diğer bir deyişle, otoriter bir şekilde yapılandırılan gruplar, ona dahil olanların özgürlüğü ve bireyselliği üzerinde olumsuz etkilere sahip olacaktır. Ancak, "bireysellik"lerinin soyut doğası nedeniyle, kapitalist bireyciler otoriter yerine liberter bir tarzda yapılandırılan gruplar arasındaki farkı görmekte başarısız olurlar. Ama bu konudaki tek-yanlı bakışları nedeniyle, sonunda "bireyciler" çelişkili bir şekilde varolan en aşırı "kolektivist" kurumların --kapitalist şirketlerin-- destekçisi haline gelirler ve bunun da ötesinde sık sık aksi yöndeki açıklamalarına karşın devlete ihtiyaç duyarlar. Bu çelişkiler, eşit olmayan bir toplumda kapitalist bireyciliğin bireysel sözleşmelere dayanmasından kaynaklanır, yani soyut bireycilik[ten].

Bunun aksine anarşistler, toplumsal "bireyciliğe" (bu olgu için başka bir, belki de daha iyi bir terim "komünal bireysellik" olabilir) vurgu yaparlar. Anarşizm, "toplumlarda ağırlık merkezinin birey olduğunda ısrar eder --yani o [birey] kendisi için düşünmeli, özgür davranmalı ve dolu dolu yaşamalıdır. ... Eğer özgürce ve dolu dolu gelişecekse, diğerlerinin müdahalesi ve baskısından kurtarılmalıdır. ... (B)unun 'kaba bireycilik'le ... hiçbir ortak yanı yoktur. Bu yırtıcı [predatory] bireycilik eğer kaba değilse [dahi], gerçekten de gevşektir [zayıftır]. Kendi güvenliğinin asgari [bir şekilde] tehlike altında olması için, devletin korumasına başvurur ve korunma [sağlanması] için feryat figan eder. ... Onların 'kaba bireyciliği', yönetici sınıfların azgın iş[leriyle ilgili şeyleri] ve siyasi şantajlarını maskelemekte kullandıkları birçok hileden sadece birisidir" (Emma Goldman, a.y., s. 397).

Anarşizm, [sadece] diğerlerince [diğer bireylerce] sınırlanan bireyin "mutlak" özgürlüğü fikrine sahip olan kapitalizmin soyut bireyselliğini reddeder. Bu kuram, özgürlüğün varolduğu ve serpildiği toplumsal bağlamı gözden kaçırır.

"Bireysel sözleşmelere" dayanan bir toplum, genellikle sözleşmeye taraf olan bireyler arasında güç dengesizliğine yol açar; onların [sözleşmeye taraf olan bireylerin] böylece kanunlara dayanan bir otoriteyi ve yine kendi aralarında [yapılan] sözleşmeleri yerine getirecek örgütlü bir zor gereksinimini ortaya çıkar. Bu kapitalizmden kaynaklanan bariz bir sonuçtur; özellikle de devletin nasıl geliştiği hakkındaki "toplumsal sözleşme" kuramında. Bu kuramda bireyler, adeta "doğal hal"lerindeymişlercesine birbirlerinden yalıtıldıkları zaman "özgür" olarak varsayılırlar. Bir kere topluma dahil olduklarında, bir "sözleşme" ve onu idare etmek için de bir devlet yarattıkları tasarlanır. Ama hiçbir gerçek temeli olmayan bir fantazi (insanoğlu her zaman toplumsal hayvan olmuştur) olmasının ötesinde; bu "kuram", esasında devletin toplum üzerinde aşırı bir güce sahip olmasının ve bunun sonucunda da güçlü bir devlete gereksinen kapitalist sistemin gerekçelendirilmesidir. Aynı zamanda, bu kuramın üstüne kurulduğu kapitalist ekonomik ilişkilerin sonuçlarını da aynen taklit eder. Kapitalizmde bireyler "özgürce" birbirleriyle sözleşmeler yaparlar, ama pratikte sözleşme söz konusu olduğu sürece aslında sahibi işçiyi yönetmektedir. (Daha fazla ayrıntı için bakınız Kısım A.02.14 ve Kısım B.04).

Pratikte, gerek bireycilik gerekse kolektivizm hem bireysel özgürlüğün hem de grup özerkliğininin ve dinamiklerinin reddedilmesine yol açar. Bunun yanı sıra, kolektivizmin özel bir tür bireyciliğe neden olması ve yine bireyciliğin de özel bir tür kolektivizme yol açması; her birinin diğerini ifade ettiğini [ima ettiğini] gösterir.

Bireyin zımnen [içsel olarak] bastırılması ile kolektivizm, gruplara hayat verenin yalnızca kendilerini oluşturan bireyler olduğu [bilinirken], en nihayetinde topluluğu yoksullaştıracaktır [zayıflatacaktır]. Bireycilik ise, topluluğun (yani birlikte yaşadığınız insanların) açıkça bastırılmasıyla nihayetinde bireyi yoksullaştırır; çünkü bireyler topluluğun dışında var olmazlar, ancak onun içinde varolabilirler. Buna ek olarak, bireycilik toplumun geri kalanını meydana getiren bireylerin anlayış ve yetilerinin "seçilmesini" reddederek, aslında kendini reddetmenin bir kaynağıdır. Bu bireyciliğin en ölümcül kusurudur (ve çelişkisidir); yani, " 'alımlı aristokratlar'ca kitlelerin bastırılması durumunda, bireyin tam [bütüncül] bir gelişmeyi başarmasının imkansızlığı. Onun gelişmesi tek-yönlü [unilateral] olarak kalacaktır" (Peter Kropotkin, Devrimci Broşürler, s. 239).

Asıl özgürlük ve topluluk ise başka bir yerdedir.

A.2.14 Gönüllülük neden yeterli değildir?

Gönüllülük, hürriyeti azami kılmak için birliğin gönüllü olması gerektiğini ifade eder. Anarşistler, bireylerin sadece özgür sözleşmelerle oluşturulmuş özgür birlikler içinde hürriyetlerini geliştirip, büyütüp, ifade edebileceklerine inanmaları sebebiyle açıkça gönüllüdürler. Ancak şurası açıktır ki, kapitalizmde gönüllülük hürriyeti azami kılmakta kendi başına yeterli değildir.

Gönüllülük söz vermek (yani sözleşmeler yapma özgürlüğü) ve söz vermek ise bireylerin bağımsız karar alma ve rasyonel düşünme yetisine sahip oldukları anlamına gelir. Bunun yanı sıra, [bireylerin] hareket ve ilişkilerini değerlendirebileceklerini ve [bunları] değiştirebileceklerini varsayar. Kapitalizmde yapılan sözleşmeler ise gönüllülüğün bu anlamlarıyla çelişir. Teknik olarak "gönüllü" olsa da (her ne kadar aslında bunun böyle olmadığı Kısım B.04'de gösterilse de), kapitalist sözleşmeler hürriyetin reddedilmesine neden olur. Bunun sebebi, toplumsal ücretli-emek ilişkisinin, ödeme karşılığında itaat etme taahhüdünü içeriyor olmasıdır. Ve Carole Pateman'ın dikkat çektiği üzere, "itaat etmeyi taahhüt etmek demek; --az ya da çok derecelerde-- bireylerin özgürlüğü ile eşitliğinin ve bu {bağımsız karar verme ve rasyonel düşünme} kapasitelerini ifa etme yetilerinin reddedilmesi veya sınırlandırılması demektir. İtaat etmeyi taahhüt etmek, belli alanlarda kişinin kendi kapasitesini gerçekleştirmekte artık özgür olmadığını, kendi eylemleri üzerinde karar almayacağını ve bir eşit değil de tabi [subordinate, bağımlı, ikincil] olduğunu taahhüt etmesi demektir" (Siyasal Yükümlülük Sorunu, s. 19). Bu, itaat edenlerin artık kendi kararlarını vermemeleriyle sonuçlanır. Böylece, bazılarının iş başında sorumlu konumda, çoğunluğun ise itaat etmek zorunda olduğu hiyerarşik ilişkilerde, gönüllüğün mantığı (yani bireylerin kendi başlarına düşünme yetisine sahip olduğu ve kendi bireyselliklerini ifade etmelerine ve kendi kararlarını almalarına izin verilmesi gerektiği) ihlal edilir (Kısım A.02.8'e bakınız). Bu nedenle tabi olma ilişkileri üreten herhangi bir gönüllülük, doğası itibariyle eksiktir ve bizzat kendi gerekçelendirmesini reddeder.

Bu, işçilerin yaşamak için özgürlüklerini patrona sattığı kapitalist toplumda görülebilir. Aslında, kapitalizmde ancak itaat edeceğiniz kişiyi seçebilme ölçüsünde özgürsünüzdür! Ancak özgürlük efendinizi değiştirme hakkından daha fazlasını ifade etmelidir. Gönüllü hizmetkarlık hâlâ hizmetkarlıktır. Çünkü Rousseau'nun öne sürdüğü gibi egemenlik, "kişinin elinden alınamamasıyla aynı nedenlerden ötürü, ne temsil edilebilir", ne de satılabilir veya geçici olarak bir kiralama sözleşmesiyle hükümsüz kılınabilir. Çok iyi bilindiği üzere Rousseau "İngiliz halkı kendisini özgür sayar; ancak bu fena halde hatalıdır; sadece parlamento üyelerinin seçimi sırasında özgürdürler. Seçilir seçilmez, kölelik [özgürlüğe] hakim olur ve [özgürlük] hiçleşir" (Toplumsal Sözleşme ve Konuşmalar, s. 266). Anarşistler bu analizi genişletirler. Rousseau'yu başka sözcüklerle ifade edecek olursak:

Kapitalizmde işçi kendisini özgür olarak nitelendirir; ama fena halde yanılır; o sadece patronuyla sözleşmeyi imzalarken özgürdür. [Sözleşme] imzalanır imzalanmaz, köelelik başlar ve artık emir alan birisinden başka bir şey değildir.

Bunun neden böyle olduğunu, adaletsizliği görmek için Rousseau'dan alıntı yapmamız yeterli olur:

"Toprak üzerinde devasa mülk sahibi olan zengin ve güçlü bir adam oraya yerleşmek isteyenler için yasalar dayatabilecektir ve bu kişilere ancak kendi en yüksek otoritesini kabul etmek ve tüm arzularına itaat etmek koşuluyla izin verecektir; bunu hâlâ kavrayabiliyorum ... Bu çifte gasp etmeyi, yani toprağın mülkiyeti ile onun üzerinde yaşayanların hürriyetini [gasp etmeyi] içeren tiranca bir hareket değil midir?" (Op.Cit., s. 316)

Bu nedenle Proudhon "mülkiyet insanı sırasıyla bir köle ya da bir despot yapılır" yorumunu yapar (Mülkiyet Nedir?, s. 371). Bakunin'in "azami eşitlik ve karşılıklılıkla olmadıkça, herhangi bir konumda başka bir bireyle sözleşme yapmayı" reddettiğini görünce pek de şaşırmayız; çünkü "bu onun özgürlüğünü yabancılaştıracak" ve sonuçta "başka bir bireyle gönüllü hizmetkarlık ilişkisi" [kurması] demek olacaktır. Özgür bir toplumda (yani anarşist toplumda) bu tip bir sözleşme yapan herhangi birisi "herhangi bir biçimde kişisel saygınlıktan yoksun" olacaktır (Michael Bakunin: Seçme Yazılar, s. 68-9). Sadece kendinden-yönetilen birlikler, üyeleri arasında tabi olma ilişkisinin aksine eşitlik ilişkileri yaratabilir.

Bu nedenle anarşistler, --kapitalizmde olduğu gibi-- "özgürlük" kavramının sadece bir hile ve tahakkümün gerekçelendirilmesi olmamasını sağlamak için, gönüllü birliklerde doğrudan demokrasinin gerekliliğini vurgularlar.

Anarşistler bu nedenden ötürü kapitalizme karşı çıkmış ve "aksi takdirde feodalizmin depreşmesiyle yüzyüze kalacak işçileri, tüm üyeler için eşit koşulların söz konusu olduğu demokratik toplumlar içerisinde örgütlenmeye" çağırmışlardır (Genel Devrim Fikri, s. 277). Anarşistler (Proudhon'un dikkat çekeci istisnasıyla) benzer nedenlerle evliliğe karşı çıkarlar, çünkü [evlilik] kadınları "efendisinin ismini, efendisinin ekmeğini, efendisinin emirlerini alan ve efendisinin tutkularına hizmet eden, hiçbir mülkü kontrol edemeyen --[efendisinin] rızası olmaksızın kendi bedenini bile [kontrol edemeyen]-- zincirli bir köleye" dönüştürür (Voltairine de Cleyre, Paul Avrich'in alıntısı, Amerikalı Bir Anarşist: Voltairine de Cleyre'nin Hayatı, s. 160). Evlilik, feminist ajitasyon nedeniyle, birçok ülkede anarşist eşitlerin özgür birliği idealine yaklaşacak şekilde düzenlense de, hâlâ Goldman ve de Cleyre gibi anarşistlerin teşhis ettikleri ve mahkum ettikleri ataerkil ilkelere dayanmaktadır (feminizm ve anarşizm hakkında daha fazlası için bakınız Kısım A.03.5).

Şurası açıktır ki, gönüllü giriş [entry, sözleşmeye taraf olma] bireyin hürriyetini savunmak için gerekli koşul olmakla beraber yeterli koşul değildir. Anlaşmanın yapıldığı toplumsal koşulları göz ardı ettiği (veya verili kabul ettiği) için bu beklenen bir şeydir; dahası, bunların yarattığı toplumsal ilişkileri de göz ardı eder ("İşçi emeğini için, satmak zorunda olduğu için, özgür kalması mümkün değildir" (Kropotkin, Anarşizm ve Devrim Üzerine Seçme Yazılar, s. 305). Soyut bir bireyselciliğe dayanan herhangi bir toplumsal ilişki hürriyete değil; muhtemelen zor, güç ve otoriteye dayanacaktır. Bu tabii ki bireylerin kapasitelerini ortaya koyabilecekleri ve davranışlarına kendilerinin karar vereceği bir hürriyet tanımını varsayar. Bu nedenle, gönüllülük özgürlüğü azamileştirecek bir toplumu yaratmak için yeterli değildir. İşte bu nedenle anarşistler, gönüllü birlikler bu birlikler içindeki kendinden-yönetim (doğrudan demokrasi) tarafından desteklenmelidir diye düşünürler. Anarşistler için, gönüllülük varsayımı kendinden-yönetimi ima eder. Ya da, Proudhon'un kelimelerini kullanırsak, "bireysellik insanlığın ilk temel [primordial] gerçeği iken, birlik de bunun tamamlayıcı terimidir" (Ekonomik Çelişkiler Sistemi, s. 430).

Tabii ki, anarşistlerin bazı toplumsal ilişki biçimlerine diğerlerinin üstünde değer vereceği ve gerçek bir liberterin insanların kendi toplumsal ilişkilerini seçme özgürlüğüne izin vermesi gerektiği şeklinde itirazlar yapılabilir. İkinci itirazı ilk olarak yanıtlayacak olursak, özel mülkiyete (ve dolayısıyla devletçiliğe) dayanan bir toplumda, mülke sahip olanlar --otoriterlerini daimi kılmak amacıyla kullanabilecekleri-- daha fazla güce sahip olacaklardır. Albert Parsons'un sözleriyle, "Zenginlik güçtür, yoksulluk ise zayıflık". Bu ise, kapitalizmde yere göğe sığdırılamayan "seçme özgürlüğü"nün aşırı derecede sınırlı olduğudur. Bu, büyük bir çoğunluk için efendisini seçme özgürlüğü haline gelir (kölelikte, Parsons'un nükteli söyleyişiyle, efendi "kölelerini seçiyordu. Ücretli kölelik sisteminde ise ücretli köle efendisini seçer"). Kapitalizmde, diye vurguluyordu Parsons, "doğal haklarından yoksun brakılanlar ezen sınıfa kiralanmalı ve hizmet etmeli ve itaat etmelidir, aksi takdirde açlıkla boğuşur. Başka bir alternatif yoktur. Özgür bir erkek {veya kadın} satılık veya kiralık değildir" (Anarşizm, s. 99 ve s. 98). Ve biz neden hizmetkarlığı maruz görelim ki; veya diğerlerinin hürriyetini sınırlamak isteyenlere neden tahammül edelim ki? Komuta etme "hürriyeti" köleleştirme özgürlüğüdür, bu nedenle aslında hürriyetin reddedilmesidir.

İlk itiraz konusundaysa, anarşistler suçlarını kabul etmektedirler. Bizler insanoğullarının robot konumuna indirgenmesine karşı önyargılıyız. Bizler, insan saygınlığı ve özgürlüğünün tarafını tutarak, önyargılıyız. Aslında bizler, insanlığın ve bireyselliğin tarafında [olarak] önyargılıyız.

(Kısım A.02.11 doğrudan demokrasinin neden gönüllülüğün (yani özgür anlaşmanın) gerekli toplumsal tamamlayıcısı olduğunu tartışmaktadır. Kısım B.04 ise kapitalizmin neden mülkiyet sahipleri ve mülkiyetsizler arasındaki eşit pazarlık gücüne dayanamayacağını tartışmaktadır.)

A.2.15 Peki ya "insan doğası"?

Anarşistler, "insan doğası"nı gözardı etmek bir yana, bu kavrama derin bir anlam ve düşünüş kazandıran tek politik kuramdır. "İnsan doğası" sıklıkla anarşizme karşı argümanlarda son savunma hattı olarak ortaya atılır, çünkü bunun cevaplanamaz olduğu düşünülür. Ancak durum hiç de böyle değildir. Her şeyden önce, insan doğası karmaşık bir şeydir. Eğer insan doğası ile "insanların yaptıkları şeyler" ifade ediliyorsa, insan doğasının çelişkili olduğu açıktır --aşk ve nefret, merhamet ve kalpsizlik, barış ve şiddet ve benzerleri; tüm bunlar insanlar tarafından ifade edilmektedirler ve bu nedenle de tümü de "insan doğası"nın birer ürünüdür. Doğaldır ki "insan doğası" olarak düşünülen şey, değişen toplumsal koşullarla beraber değişebilir. Örneğin, kölelik binlerce yıl boyunca "insan doğası"nın bir parçası ve "normal" olarak görüldü. Homoseksüellik eski Yunanlılarca tamamen normal görülürken, binlerce yıl sonra Hristiyan kilisesi tarafından doğaya aykırı [anormal] bir şey olarak suçlandı. Savaş ancak devletler geliştiğinde "insan doğası"nın bir parçası haline geldi. Bu nedenle Chomsky [şöyle der]:

"Bireyler hiç şüphesiz ki kötülük yapabilirler ... Ancak bireyler her türlü şeyi yapabilirler. İnsan doğası birçok şekilde kendini gerçekleştirebilir, insanlar birçok yeti ve opsiyona sahiptir. Hangilerinin kendilerini açığa vuracağını büyük ölçüde kurumsal yapılar belirler. Patolojik katillerin dizginlerini salıverecek kurumlarımız olsaydı, o zaman ortama onlar hakim olacaktı. Hayatta kalmanın tek yolu doğanızın o unsurlarının kendilerini gerçekleştirmesine izin vermek olurdu.

Açgözlülüğü insanoğlunun yegâne özelliği yapacak, diğer insani hisler ve taahhütler pahasına saf açgözlülüğü teşvik edecek kurumlarımız olsaydı, tüm eşlik eden [özellikleri] ile birlikte açgözlülüğe dayanan bir toplumumuz olurdu. Başka türden insani duygular ve heyecanların --örneğin dayanışma, destek, sempatinin-- hakim olacağı şekilde farklı bir toplum örgütlenebilir. O zaman, insan doğasının ve kişiliğinin kendilesni ortaya koyan farklı yönlerine sahip olursunuz" (Muhalifin Tarihleri, s. 158).

Bu nedenle "insan doğası"nın ne olduğunun, nasıl geliştiğinin ve hangi yönlerinin ifade edildiğinin tanımlanmasında çevre [yaşanılan ortam] önemli bir rol oynar. Aslında, anarşizm hakkındaki en büyük efsanelerden birisi bizim insan doğasının özünde iyi olduğunu düşündüğümüzdür (aksine, biz onun özünde toplumsal [sociable] olduğunu düşünürüz). Nasıl gelişeceği ve kendisini nasıl ifade edeceği ne tür bir toplumda yaşadığımıza ve [ne tür bir toplum] yarattığımıza bağlıdır. Hiyerarşik bir toplum insanları belli bir şekilde (olumsuz) şekillendirecektir ve liberter olandan oldukça farklı bir "insan doğası" üretecektir. Böylece, "erkek {ve kadınların} Anarşistlerin gerçekte olduğundan çok daha iyi erkek {ve kadınlar} tasavvur ettiklerini söylediklerini işittiğimizde, zeki insanların bu saçmalığı nasıl tekrar edebildiklerine hayret ediyoruz sadece. Erkek {ve kadınları} daha az açgözlü ve egoist, aynı zamanda da daha az hırslı ve daha az köle ruhlu olmalarını sağlamanın tek yolunun egoizmin, açgözlülüğün, köle ruhluluğunun ve hırsın büyümesini destekleyen koşulların ortadan kaldırılması olduğunu sürekli dile getirmiyor muyuz?" (Peter Kropotkin, Kendiniz İçin Eyleyin, s. 83).

Aslında, "insan doğası" anarşizme karşı bir argüman olarak kullanılması yüzeyseldir ve nihayetinde de bahane uydurarak yükümlülükten kaçınmaktır. Düşünmemenin mazeretidir. Emma Goldman'ın ifade ettiği üzere, "Polislerden, yassı-kafalı papazdan tutun da bilim vizyonu olmayan bir amatöre kadar her aptal insan doğası hakkında amirane bir şekilde konuşmaya yeltenir. [Konuşan] ne kadar büyük bir akıl şarlatanı olursa, insan doğasının kötülüğü ve zayıflığı üzerindeki ısrarı da o kadar belli hale gelir. Ancak, her ruhun hapse atıldığı, her kalbin zincirlendiği, yaralandığı ve sakat bırakıldığı bugün ondan nasıl bahsedilebilir ki?". Değiştirin toplumu, daha iyi bir toplumsal çevre yaratın, ondan sonra doğamızın ürününün ne olduğunu ve otoriter sistemin ürününün ne olduğunu karar verebilelim. Bu nedenle, anarşizm "insan aklının dinin hakimiyetinden kurtulması; insan bedeninin mülkiyetin hakimiyetinden kurtulması; hükümetin boyunduruk ve sınırlamaların kurtulmasını savunur". Çünkü "ancak özgürlük, büyüme, fırsat ve hepsinden önemlisi barış ve huzur bize insan doğasının gerçek hakim etmenlerini ve onun tüm harikulade imkanlarını öğretebilir" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 73).

Bu, her bireyin "toplum" (pratikte toplumu yönetenler) tarafından oluşturulmasını beklediği bir tabula rasa (boş levha) olarak doğduğu, insanoğulların tamamen plastikten [şekillendirilebilir] olduğu anlamına gelmez. Noam Chomsky'nin söylediği gibi, "bu varsayıma {insan doğasının tarihsel bir üründen başka bir şey olmadığı varsayımına} dayanarak yabancılaşmış emek kavramının rasyonel bir açıklamasını yapmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum; ne de, insan doğası hakkında ve toplum yapısındaki düzenlemelerin bizim asıl doğamızın parçaları olan temel ihtiyaçların bazılarını nasıl daha iyi gerçekleştirebileceği hakkında varsayımlar yapmaksızın, herhangi bir toplumsal değişim taahhütü için ahlaki gerekçelendirmeye benzer bir şey üretmenin [mümkün olduğunu düşünüyorum]" (Dil ve Siyaset, s. 215). İnsanın hangi niteliklerinin "doğuştan" [innate, yaradılıştan] olduğu, hangilerinin olmadığı tartışmasına girmek istemiyoruz. Bizim burada tüm söyleyeceğimiz insanoğlunun doğuştan düşünme ve öğrenme yetisine sahip olduğu --bu kadarının oldukça bariz olduğunu düşünüyoruz-- ve insanların [kendilerini] eksiksiz [complete] hissetmeleri ve geliştirmeleri için diğerlerinin arkadaşlığına ihtiyaç duyan toplumsal yaratıklar olduğudur. Dahası, adaletsizlik ve zulmü fark etme ve karşı çıkma yetisine sahiptirler (Bakunin haklı bir şekilde "düşünme gücü ile isyan etme arzusunu değerli melekeler olarak" değerlendirir (Tanrı ve Devlet, s. 9).

Bizce bu iki üç özellik anarşist toplumun ayakta kalabilir olduğunu ortaya koymaktadır. Doğuştan düşünme yetisine sahip olmak otomatik olarak tüm hiyerarşi biçimlerini gayri meşru kılar; ve toplumsal ilişkilere olan gereksinimimiz ise devlet olmadan örgütlenebileceğimizi ima eder. Modern toplumun başına bela olan derin mutsuzluk ve yabancılaşma, devlet ve kapitalizmin [sahip olduğu] merkezileşme ve otoriterliğin içimizdeki bazı doğuştan gereksinimleri inkar ettiğini ortaya koymaktadır. Aslında daha önce bahsedildiği üzere, insan ırkı varoluşunun büyük bir kısmında, çok az [derecede] veya hiç bir otoritenin bulunmadığı anarşist topluluklarda yaşamıştır. Modern toplumun bu tip insanları "yabaniler" veya "ilkel" olarak adlandırması tamamıyle saf bir kibirdir. Peki anarşizmin "insan doğası"na karşı olduğunu kim söyleyebilir? Anarşistler bunun böyle olmayabileceğini öne süren pek çok kanıt toplamışlardır.

Anarşistlerin "insan doğası"ndan çok fazla şey bekledikleri suçlamasına gelince, bu yönde en fazla talepkâr olanlar genellikle anarşist olmayanlardır. "Rakiplerimiz --yönetilen, sömürülen, güdülen"-- o kötü insanların olduklarından daha da fazla kötüleşmelerini engelleyen yüce insanlar [salt of the earth] --yöneticiler, işverenler, liderler-- olduğunu kabul ediyor gözükseler de", biz anarşistler "hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin otorite tarafından bozulduğu savunuyoruz". Yani, burada bir fark vardır, gayet önemli bir fark. Biz insan doğasının kusurlarını kabul ediyoruz, ama biz yöneticileri bunun dışında tutmuyoruz. Onlar da yaparlar [kusurludurlar] --her ne kadar bazen bilinçsiz olsa da ve böyle bir istisna yapmadığımız için bizim hayalci olduğumuzu söylerler" (Peter Kropotkin, Kendiniz İçin Davranın, s. 83). Eğer insan doğası bu kadar kötüyse, bazı insanlara diğerlerinin üstünde güç vermek, bunun adalet ve özgürlüğe yol açacağını ümit etmek, ümitsizce ütopik bir şey olacaktır.

Üstelik, belirtildiği gibi, anarşistler hiyerarşik örgütlenmelerin insan doğasının en kötü [özelliklerini] ortaya çıkarır. Sonuçta ortaya çıkan otoriter ilişkilerden hem ezen hem de ezilen olumsuz şekilde etkilenir. "İnsanın aklını ve kalbini öldürmek ayrıcalığın, her türden ayrıcalığın özelliğidir" diyordu Bakunin. "... Bu istisnası olmayan bir toplumsal kanundur ... Eşitlik ve insanlık kanunu" (Tanrı ve Devlet, s. 31). Ayrıcalıklı olan iktidar tarafından yozlaştırılırken, güçsüz olan ise (genelde) kalben ve zihnen köle gibi olur (Bereket, nerede baskı varsa, bu baskı ne için olursa olsun, orada daima isyankarlar olacaktır, direniş ve sonucunda da umut daima olacaktır.) Aslında, anarşist olmayanların hiyerarşiyi, [hiyerarşinin] ürettiği "insan doğası" anlamında gerekçelendirmesi anarşistlere oldukça garip gelmektedir.

Üzücüdür ki, bunu yapan çok fazla kişi olmuştur. Bugün de devam etmektedir. Örneğin, "sosyobiyoloji"nin ortaya çıkmasıyla beraber, bazıları (oldukça az sayıda gerçek kanıtlara) kapitalizmin genlerimizin tarafından belirlenen "doğa"mızın bir ürünü olduğunu iddia etmektedirler. Bu iddialar, "insan doğası" argümanın yeni bir çeşitlemesinden başka bir şey değildir ve hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde güçlü olanlar bu iddiaların üstüne atlamışlardır. Kanıtların yokluğu göz önüne alınırsa, onların bu "yeni" doktrine verdikleri destek, [bu doktrinin] güce sahip olanlara [sağladığı] faydanın bir sonucudur --yani, bu gücü rasyonalize etmek için her zaman"objektif" ve "bilimsel" temellere sahip olmanın faydalı olacağı olgusu(bu süreçe ilişkin tartışma için bakınız Genlerimizde Değil: İdeoloji ve İnsan Doğası, Steven Rose, R.C. Lewontin ve Leon J. Kamin).

Bu, [bu görüşün] hiçbir gerçekliğinin olmadığını söylemek değildir. Bilim insanı Stephan Jay Gould'un belirttiği üzere "potansiyel davranış aralığımız biyolojimiz tarafından sınırlanır" ve sosyobiyolojinin "genetik kontrol"le kast ettiği şey buysa, "buna pek katılmamazlık edemeyiz". Ancak, kast ettiği bu değildir. Aksine, sosyobiyolojinin savunduğu şey bir "biyolojik determinizm" biçimidir. Belli bazı insan özellikleri için belli bazı genlerin olduğunu söylemek açıklayıcı değildir, çünkü "şiddet, cinsiyetçilik ve genel kötülük, {keza "barışçıllık, eşitlik ve nezaket" de} olası davranış aralığının bir altkümesini temsil etmelerinden dolayı biyolojiktir". Bu nedenle, "serpilmelerine izin veren toplumsal yapılar yaratabilirsek, onların etkisinin çoğaldığını görebiliriz". Böyle olabileceği, "genellikle nahoş 'istisnaları' geçici ve önemsiz sapmalar olarak dışarda bırakır"ken insan kültürlerindeki "çeşitliliği kabul eden" sosyobiyologların kendi çalışmalarından da görülebilir. Bu şaşırtıcıdır, çünkü eğer "yinelenen, sıkça da soykırım türünden bir savaş halinin genetik kaderimizi şekillendirdiğine" inanırsanız, "saldırgan olmayan insanların varlığı utanç vericidir" (Darwin'den Bu Yana, s. 252, s. 257 ve s. 254).

Öncesindeki toplumsal Darwinizm gibi, sosyobiyoloji de ilk önce günümüz toplumunun hakim fikirlerini tabiata yansıtarak [uygulayarak] ilerler (böylece, sıklıkla bilinçsizce, bilim adamları hatalı bir şekilde sorgulanan fikirleri "normal" ve "doğal" olarak tasavvur ederler). Ardından, bu şekilde üretilen --kapitalizmin (hiyerarşi, otorite, rekabet, vb.) ilkelerinin ebedi yasalar olduğununun "ispatlamak" için kullanılan-- doğa kuramları tekrar toplum ve tarih üzerine aktarılır [uygulanır]; ki ardından statükonun gerekçesi olarak bunlara başvurulur. Ne şaşırtıcıdır ki, birçok zeki olarak nitelendirilen insan bu el çabukluğunu ciddiye alır.

Bu, insan toplumlarındaki hiyerarşileri açıklamak ve meşrulaştırmak için doğadaki "hiyerarşiler" kullandığında gözlenebilir. Bu gibi benzetmeler, insan yaşamının kurumsal doğasını unutmaları nedeniyle yanıltıcıdır. Murray Bookchin'in sosyobiyoloji eleştirisinde belirttiği gibi, "zayıf, bitkin düşmüş, cesareti kırılmış ve hasta bir maymunun 'alfa' maymun olması çok zordur, olsa bile bu kısa ömürlü 'statü'yü koruması daha da zordur. Bunun aksine, fiziksel ve zihinsel olarak patolojik insan yöneticilerin çoğu ise tarihin gidişatı üzerinde yıkıcı etkileriyle otoriteyi kullanmışlardır". Bu, "kurumların yokluğunun 'alfa maymunlar' ve 'kraliçe arılar'dan bahsetmenin yegâne akıllıca yolu olduğu 'hayvan hiyerarşileri' denilen şeyin tam ters çevrilmiş hali olan, hiyerarşik kurumların kişiler üzerindeki gücünü ifade eder" ("Sosyobiyoloji ve Sosyal Ekoloji", Ekoloji Hareketi Hangi Yöne?, s. 58). Böylece, insan toplumunu benzersiz yapan şey rahatlıkla göz ardı edilir ve toplumdaki gücün gerçek kaynağı genetik bir perdenin arkasına saklanır.

"İnsan doğası"na başvurmakla ilgilenen bu tip müdafiler [özür dileyiciler] (veya en kötüsünden sosyobiyolojinin) olması tabii ki doğaldır, çünkü her yönetici zümre yönetme haklarını meşrulaştırmak zorundadır. Dolayısıyla, sonradan ortaya çıkan, kendi elitist iktidarlarını destekliyor gözüken --ister bu sosyobiyoloji olsun, isterse illahi hak ya da doğuştan günah olsun-- doktrinleri desteklemişlerdir. Açıkçası bu tip doktrinler her zaman yanlış olmuşlardır ... tabii ki şimdiye kadar; çünkü artık günümüz toplumu gerçekten de "insan doğası"na uygun düşmektedir ve tabii ki günümüzün bilim papazlarınca bilimsel olarak da kanıtlanmışlardır!

Bu iddiadaki kendini beğenmişlik gerçekten de şaşırtıcıdır. Tarih durmadı. Bundan bin yıl sonraki toplum, bugünkünden veya [herhangi] bir insan tarafından hayal edilenden tamamı ile farklı olacaktır. Bugünkü hükümetlerin hiç birisi artık ortada olmayacak ve bugünkü ekonomik sistemler de var olmayacaklardır. Aynı olarak kalacak tek şey ise, tüm eski sistemler olmasa bile yeni toplumlarının "Tek Gerçek Sistem" olduğunu hâlâ iddia edecek insanların varlığı olacak.

Tabii ki farklı kültürlerden gelen insanların aynı olgulardan --daha geçerli olabilecek-- farklı sonuçlara ulaşabilecekleri kapitalizmin destekçilerinin aklından dahi geçmez. Ne de "objektif" bilim insanlarının kuramlarının içinde yaşadıkları toplumun hakim fikirleri bağlamında şekillendirilmiş olabilecekleri, bu kapitalist müdafilerin aklına gelir. Ancak kapitalist İngiltere'de yaşayan bir bilim insanın türler arasındaki ve türlerin kendi içindeki rekabetçi mücadele'ye dayanan bir kuram geliştirmesinden oldukça farklı bir şekilde, Çarlık Rusya'sında yaşayan bir bilim adamının türlerin kendi içindeki işbirliği'ne dayanan bir evrim kuramı geliştirmiş olması, anarşistler için hiç de sürpriz değildir. Bu ilk kuramın Britanya toplumunun hakim siyasi ve ekonomik kuramlarını (özellikle de rekabetçi bireyciliği) yansıtması tabii ki tamamıyle bir raslantıdır.

Örneğin, Kropotkin'in klasik eseri Karşılıklı Yardımlaşma, Darwinizmin Britanyalı temsilcilerinin doğa ve insan yaşamına ilişkin bariz hatalarına bir cevap olarak yazılmıştı. Kropotkin, zamanın Britanya Darwinizminin anaakım Rus eleştirisine dayanarak, (önemli miktarda ampirik kanıt kullanarak) grup veya türler içerisindeki "karşılıklı yardımlaşma"nın, bu gruplar veya türler içerisindeki bireyler arasındaki "karşılıklı savaşım" kadar önemli bir rol oynadığını gösterdi (ayrıntılar ve değerlendirme için, Stephan Jay Gould'un Bully for Brontosaurus kitabı içerisindeki "Kropotkin Çatlak Değildi" yazısına bakınız). Bunun, evrimde rekabetle birlikte bir "etken", çoğu durumda hayatta kalmak için çok daha önemli olan bir faktör, olduğunda ısrar ediyordu. Yani, işbirliği en az rekabet kadar "doğal"dır; bu ise, türlerin üyeleri arasında işbirliği bireyler açısından izlenecek en iyi yol olabileceğinden ötürü "insan doğası"nın anarşizm için bir engel teşkil etmeyeceğini kanıtlar.

Sonuçlandırırsak, Anarşistler anarşinin iki ana nedenden ötürü "insan doğası"na aykırı olmadığını savunurlar. Birincisi, "insan doğası" olarak düşünülen şey içinde yaşadığımız toplumca ve bizim yarattığımız ilişkilerce şekillendirilir. Bu, hiyerarşik toplum belli bazı insan özelliklerinin hakim olmasını teşvik ederken, anarşist toplumun ise başka [insan özelliklerini] teşvik edeceği anlamına gelir. Aslında, anarşistler, "doğanın farklı koşullar altında farklı şekilde hareket edeceği kuramına dayanarak, insan doğasının değişeceği olgusuna fazla yaslanmazlar". İkincisi, değişim "varoluşun temel yasalarından birisi olarak gözükür", bu nedenle "insanın imkanlarının sınırına ulaştığını kim söyleyebilir ki" (George Barrett, Anarşizme Karşı İtirazlar, s. 360-1 ve s. 360).

Anarşistlerin insan doğası hakkındaki fikirlerine ilişkin (her ikisi de anarşistlerin insanoğullarının doğal olarak iyi olduklarını düşündüğünü çürüten) faydalı tartışmalar için bakınız Peter Marshall'ın "İnsan Doğası ve Anarşizm" (David Goodway (ed.), Anarşizm İçin: Tarih, Kuram ve Uygulama, s. 127-149) ve David Hartley'in "Komüniteryen Anarşizm ve İnsan Doğası" (Anarchist Studies, cilt 3, sayi 2, Güz 1995, 145-164).

A.2.16 Anarşizmin işlemesi için "mükemmel" insanlar mı gerekir?

Hayır. Anarşi bir ütopya, bir "mükemmel" toplum değildir. [Anarşi], insanoğulları ile ilgili olan tüm sorunları, umutları ve korkuları içeren bir insan toplumu olacaktır. Anarşistler, anarşinin işler olması için insanoğullarının "mükemmel" olması gerektiğini düşünmezler. Sadece özgür olmaları gerekir. Bu nedenle Christie ve Meltzer [şöyle derler]:

"Devrimci sosyalizmin {yani anarşizmin} işçilerin 'idealize edilmesi' olduğu ve {bu nedenle} bugünkü hataları resitalinin sınıf savaşımının çürütülmesi olduğu yaygın bir yanlış inanç{tır} ... özgür bir toplumun ahlaki veya etik mükemmellik olmaksızın var olabileceği ... ahlaki açıdan mantıksız gözükür. Ancak {varolan} toplumun devrilmesi söz konusu olduğu müddetçe, insanların kusurları ve önyargıları olgusunu --kurumsallaşmadıkları sürece-- göz ardı edebiliriz. Bir kimse, kaygıya kapılmaksızın, işçilerin, 'entelektüel'in toplumsal inayetine mazhar olmadan veya mevcut toplumun aile disiplininden yabancı korkusuna kadar çeşitli önyargılarını değiştirmeden çok daha önce çalıştıkları yerlerin kontrolünü ele geçirebilecekleri olgusunu görebilir. Sanayiyi patronlar olmadan yönetebildikleri sürece ne önemi var ki? Önyargılar özgürlükte solarlar ve ancak toplumsal iklim uygun olduğunda serpilirler ... Bizim söylediğimiz şey [şudur:] ... bir kez yaşam tepeden dayatılan otorite olmadan sürdürüldüğünde ve dayatılan otorite emeğin hizmetinden geri çekilmesiyle ayakta kalamadığında, otoriterlik önyargıları ortadan kaybolacaktır. Onlar için özgür eğitim sürecinden başka bir tedavi yoktur" (Anarşinin Bent Kapakları, s. 36-7).

Ancak açıktır ki, biz özgür toplumun hem kendisiyle hem de diğer bireysellik ve gereksinimlerle daha uyumlu insanlar ortaya çıkaracağını, böylece de bireysel çatışmaları azaltacağını düşünüyoruz. hâlâ olan anlaşmazlıklar ise jüriler, karşılıklı kabul gören üçüncü taraflar veya topluluk ve işyeri meclisleri kullanımı gibi makul yöntemlerle çözümlenecektir (bunun anti-toplumsal faaliyetler kadar tartışmalar için nasıl olabileceği hakkında bir tartışma için bakınız Kısım I.05.8).

"Anarşizm insan doğasına aykırıdır" argümanında olduğu gibi (kısım A.02.15'e bakınız), anarşizm karşıtları genellikle "mükemmel" insanlar --otorite konumundayken güç tarafından yozlaştırılmayan insanlar; hiyerarşi, ayrıcalık ve benzeri şeylerin tahrif edici etkilerinden garip bir şekilde etkilenmemiş insanlar-- varsayarlar. Ancak, anarşistler insan mükemmelliğine dair bu tip iddialarda bulunmazlar. Bizler, insanların mükemmel olmadıkları için, gücü kullanma hakkının bir kişinin veya bir elit zümrenin ellerinde olmasının hiç bir zaman iyi bir fikir olmadığının farkındayız.

Anarşizmin "yeni" (mükemmel) bir erkek ya da kadın gerektirdiği fikrinin, anarşizm karşıtları tarafından [anarizmi] gözden düşürmek için (ve genellikle de hiyerarşik otoritenin --bilhassa kapitalist üretim ilişkilerinin-- sürdürülmesini meşrulaştırmak için) ortaya atıldığına dikkat edilmelidir. Yine de, insanlar mükemmel değildir ve hiçbir zaman da öyle olmayacaklardır. Aslında, onlar, anarşizmi gerçekçi olmaması nedeniyle reddetmek amacıyla her hükümet düşüşü ve sonucunda ortaya çıkan kaos örneğinin üzerine atlarlar. Bir ülkede "kanun ve intizam" kesintiye uğrar ve yağlama yaşanırsa, medya o ülkenin "anarşi"ye düştüğünü ilan etmeyi çok sever.

Anarşistler bu argümandan etkilenmezler. Çünkü bu kötüleyiciler anarşistlerin olmadığı anarşist bir toplum varsayma temel hatasına düşerler! (Bu iddiaların bir çeşidi de gerçek anarşizmi gözden düşürmek amacıyla sağ-kanat "anarko"-kapitalistler tarafından ortaya atılmıştır.Ancak , onların [bu] "itirazları", bizzat kendilerinin anarşist olma iddialarını geçersiz kılmaktadır, çünkü onlar dolaylı olarak anarşistlerin olmadığı anarşist bir toplumu varsayarlar!). Söylemek gereksiz olsa da, hâlâ otoriteye, mülkiyete ve devletçiliğe gereksinimi olan insanlardan oluşan "anarşi", eninde sonunda yine otoriter (yani anarşist olmayan) olacaktır. Bunun nedeni, hemen yarın hükümet ortadan kaybolsa dahi, aynı sistemin çok geçmeden tekrar meydana gelecek olmasıdır, çünkü "hükümetin gücü kendisinde değil, insanlarda yatar. Büyük bir tiran bir aptal olabilir, bir süpermen olmayabilir. Onun kuvveti kendisinden değil, insanların ona itaat etmenin doğru olduğunu düşünmeleri batıl itikatinden kaynaklanır. Bu batıl itikat var olduğu müddetçe, bir kurtarıcının tiranın başını kesmesi faydasızdır; insanlar yeni bir tane yaratırlar, çünkü onlar kendileri dışında başka bir şeye dayanmaya alışmışlardır" (George Barrett, Anarşizme Karşı İtirazlar, s. 355).

Keza Alexander Berkman [şunları söyler]:

"Toplumsal kurumlarımız belli fikirler üzerine tesis edilmiştir; bunlara inanıldığı müddetçe, bunlar üzerine inşa edilen kurumlar güvendedir. İnsanlar siyasi otoritenin ve yasal zorlamanın gerekli olduğunu düşündükleri için hükümet kuvvetli olmaya devam eder. Kapitalizm, böyle bir ekonomik sistem yeterli ve adil görüldüğü müddetçe sürecektir. Kötü ve baskıcı günümüz koşullarını destekleyen fikirlerin zayıflaması en sonunda hükümet ile kapitalizmin çökmesi demek olacaktır" (Anarşizm Nedir?, s. xii).

Diğer bir deyişle anarşi, yaratılması ve devam ettirilebilmesi için anarşistlere gereksinim duyar. Fakat bu anarşistlerin mükemmel olması gerekmez; sadece emir-ve-itaat ilişkilerinin gerekliliği batıl inancından kendi çabalarıyla kendilerini kurtarmış insanlar olmaları yeterlidir. "Mükemmel" insan fikrinde örtük olarak yapılan varsayım özgürlüğün alınan değil, verilen bir şey olduğudur; ve bundan ise "mükemmel" insanlar gerektiren anarşinin başarısız olacağı bariz sonucu ortaya çıkar. Ancak bu argüman, özgür bir toplum yaratmak için kendinden-eylemlilik ve kendini özgürleştirmenin gerekli olduğunu göz ardı eder. Çünkü anarşistlere göre, "tarih, yönetenlerle yönetilenler, ezenlerle ezilenler arasındaki savaşımdan başka bir şey değildir" (Peter Kropotkin, Kendiniz İçin Davranın, s. 85). Fikirler savaşımla değişir ve sonuçta, tahakküm ve sömürüye karşı savaşımda, sadece dünyayı değil aynı zamanda kendimiz de değiştiririz. Kendi yaşamlarının, topluluklarının ve gezegenlerinin sorumluluğunu üstlenme yetisine sahip insanlar yaratan şey özgürlük için verilen savaşımdır. Özgür bir toplumda eşitler olarak yaşama yetisine sahip insanlar anarşiyi olası yapacaktır.

Aslında, hükümet ortadan kalktığında sıklıkla ortaya çıkan kaos anarşi değildir, bu ne de anarşizme karşı bir olaydır. Bu sadece anarşist bir toplum yaratmanın önkoşullarının var olmadığı anlamına gelir. Anarşi, dışsal bir şokun ürünü değil, toplumun kalbinde verilen kolektif bir savaşımın ürünü olacaktır. Yine anarşistlerin böyle bir toplumun "bir gecede" ortaya çıkacağına inanmadıklarını da belirtmeliyiz. Aksine, bizler anarşist sistemin yaratılmasının bir olay değil, bir süreç olduğunu düşünüyoruz. Nasıl işleyeceğinin ayrıntıları, derhal mükemmel şekliyle ortaya çıkmayacak, deneyim ve objektif durumların ışığında zaman içerisinde evrilecektir (aksi yöndeki Marksist iddiaların tartışması için bakınız Kısım H.02.5).

Bu nedenle, anarşistler "mükemmel" insanların gerekli olmadığı sonucuna varırlar, çünkü anarşist "insanlığı özgürleştirmek kutsal misyonuna sahip olan bir kurtarıcı değil, hürriyet için mücadele eden insanlığın bir parçasıdır". Aslında, "eğer, lafın gelişi, Anarşist Devrim, bazı dışsal yollarla insanlara hazır olarak verilir ve onlara dayatılırsa, [insanların] onu kabul etmeyecekleri ve eski toplumu yeniden inşa edecekleri doğrudur. Ancak, öte yandan, eğer insanlar özgürlük hakkındaki fikirlerini kendileri geliştirir ve tiranlığın son kalesinden --hükümetten-- kendi başlarına kurtulurlarsa, işte o zaman devrim gerçekten de kalıcı bir şekilde başarılmış olur" (George Barrett, Op.Cit., s. 355).

Bu, anarşist toplumun herkes anarşist olana kadar beklemesi gerektiğini akla getirmemeli. Aksine. Örneğin, zengin ve güçlü olanların birdenbire hatalı olduklarını kabul ederek gönüllü bir şekilde ayrıcalıklarından vazgeçmeleri pek olası değildir. Yönetici seçkinler, geniş ve büyüyen bir anarşist hareketle karşı karşıya kaldıklarında toplum içerisindeki konumlarını savunmak için daima baskı kurmaya yönelmişlerdir. İspanya (bakınız Kısım A.05.6) ve İtalya'daki (bakınız Kısım A.05.5) faşizm kapitalist sınıfın batabileceği derinliği gösterir. Anarşizm yönetici azınlıkların muhalefeti karşısında yaratılacaktır ve sonuçta da kendisini otoriteyi yeniden yaratma girişimlerine karşı savunmak zorunda kalacaktır (Marksistlerin, anarşistlerin anarşist bir toplumu karşı-devrime karşı savunma gereksimi reddettikleri iddiasının çürütülmesi için bakınız Kısım H.02.1).

Aksine, anarşistler, her ikisine de karşı çıkacak güce sahip olduklarına ve sonuçta da onlara sebep olan toplumsal kurumları tahrip ederek her ikisini de sona erdirebileceklerine ikna etmek için faaliyetimizi tahakküm ve sömürüye maruz kalanlar üzerine odaklamamız gerektiğini savunurlar. Malatesta'nın savunduğu gibi, "kitlelerin doğrudan eylemiyle toplumsal organizmada radikal bir değişiklik yapma görevimizi başarmak amacıyla yeterince güçlü bir kuvvet inşa etmek için kitlelerin desteğine ihtiyacımız var, onlara yaklaşmalı, onları oldukları gibi kabullenmeli ve safları arasında yer alarak onları olabildiğinde ileri 'iteklemeyi' amaçlamalıyız" (Errico Malatesta, Yaşamı ve Fikirleri, s. 155-6). Bu, ilk başta bir azınlık tarafından benimsenen, "ancak giderek artan popüler ifade [şansı] bularak halk kitlesi içerisinde kendi yolunu çizecek" olan anarşizme doğru hızlı bir evrimi olası kılacak koşulları yaratacaktır; ve "azınlık Halk, büyük bir kitle haline gelecek ve mülkiyet ile Devlet'e karşı ayaklanacak bu kitle anarşist komünizme doğru ilerleyecektir" (Kropotkin, Bir Asinin Sözleri, s. 75). Anarşistlerin fikirlerimizi yaymaya ve anarşizm davasını savunmaya önem vermesinin sebebi budur. Bu, kapitalizm ile devletin adaletsizliklerini sorgulayanlar arasından bilinçli anarşistler ortaya çıkaracaktır.

Hiyerarşik toplumun doğası ve ona tabi olanlarda doğal olarak geliştirdiği direniş bu sürece yardım eder. Anarşist fikirler savaşım içerisinde kendiliğinden gelişir. Kısım I.02.3'de tartışdığımız üzere, anarşist örgütler sıklıkla her hiyerarşik sistemi damgalayan tahakküm ve sömürüye karşı direnişin bir parçası olarak yaratılırlar ve potansiyel olarak yeni toplumun çerçevesi olabilirler. Aslında, liberter kurumların yaratılması bu nedenle her zaman her durumda bir olasılıktır. İnsanların deneyimleri onları anarşist sonuçlara, yani devletin zengin ve güçlü bir azınlığı korumak ve çoğunluğu güçsüzleştirmek için var olduğu bilincine doğru iteleyebilir. [Devlet] sınıflı ve hiyerarşik bir toplumu korumak için gerekirken, ne toplumu örgütlemek için gereklidir, ne de bunu herkes için adil adaletli ve adil bir şekilde yapabilir. Bu mümkündür. Ancak, anarşist bir varlık olmaksızın herhangi bir liberter eğilim kitleler üzerinde siyasi güç elde etmeyi amaçlayan partiler veya dini gruplar tarafından kullanılacak, suistimal edilecek ve nihayetinde de tahrip edilecektir (Rus Devrimi bu sürecin en ünlü örneğidir). İşte bu nedenle anarşistler mücadeleyi etkilemek ve fikirlerini yaymak için örgütlenirler (ayrıntılar için bakınız Kısım J.03). Çünkü, ancak anarşist fikirler "hakim bir etkye sahi oldukları" ve "nüfusun yeterince geniş bir kesimince kabul edildiği" zaman, "anarşiyi kazanmış veya anarşiye doğru adımları atmış" olacağız. Çünkü, anarşi "insanların arzularına aykırı olarak dayatılamaz" (Malatesta, Op.Cit., s. 159 ve s. 163).

Yani sonuç olarak, anarşist toplumun yaratılması insanların mükemmel olmasına bağlı değildir, büyük bir çoğunluğun anarşist olmasına ve toplumu liberter tarzda yeniden örgütlemeyi istemesine bağlıdır. Bu, ne bireyler arasındaki ihtilafları tamamen yok edecektir, ne de bir gecede tamamen gelişmiş bir anarşist insanlk yaratacaktır; ancak, toplumu değiştirme savaşımı bunları yapanları devrimcileştirdikten sonra geriye kalan tüm önyargı ve anti-toplumsal davranışların tedricen ortadan kaldırılması için zemin hazırlayacaktır.

A.2.17 İnsanların çoğu özgür bir toplumun işlemesi için fazlasıyla aptal değil mi?

Bu soruya anarşist SSS'da yer verdiğimiz için üzgünüz; ama biliyoruz ki, birçok politik ideoloji açıkça sıradan insanların kendi yaşamlarını idame ettirmek ve toplumlarını işletebilmek için fazlasıyla aptal olduğunu varsayıyor. Sağ'dan Sol'a kadar, kapitalist siyasi gündemin tüm unsurları bu tür iddialarda bulunan insanları içerir. İster Leninistler olsun, isterse Fabiancı veya Objektivist olsun; az sayıda insanın yaratıcı ve zeki olduğu ve bu insanların diğerlerini yönetmesi gerektiği varsayılır. Genellikle, bu seçkincilik, ideologlarının --insanlara arzuladıklarını söylemek suretiyle [insanların] eleştirel düşüncelerini kısırlaştırmaya çalışarak-- "özgürlük", "demokrasi" ve diğer yavan şeylere dair söyledikleri akıcı retorikle iyi bir şekilde gizlenmektedir.

Yine "doğal" seçkinlere inananların kendilerini en yukarıya layık görmeleri, hiç de sürpriz olmayacaktır. Öte yandan, kendilerini devasa bir "saatin saniyelerini gösteren ibreler" yığınının bir parçası olarak gören (diğer insanları göz ardı ederek Ayn Rand'ın fikirlerini papağan gibi tekrar eden kimseleri görmek daima eğlencelidir) veya "gerçek" kapitalizmin bilinmeyen "ideali"nde tuvalet temizleyicisi olacak "objektivistler"i ise henüz keşfedebilmiş değiliz. Seçkinci metinleri okuyan herkes kendini bu "seçilmiş azınlığın" bir parçası olarak görecektir. Seçkinci bir toplumda seçkinleri doğal olarak nitelendirmek ve kendinizi de onun potansiyel bir üyesi olarak görmeniz gayet "doğal"dır.

Tarihin incelenmesi bize gösteriyor ki, devletilerin ve yönetici sınıfların ortaya çıktığı Tunç Devri'nin başından beri, [bu devletlerin ve yönetici sınıfların var olmalarının] temelden gerekçelendirmesi için seçkinci bir ideoloji olagelmiştir. Bu ideoloji sadece üstündeki elbiseleri değiştirmektedir, [ancak] içteki temel özü aynı kalmaktadır.

Örneğin Karanlık Çağlarda [Orta Çağ'da], [elitist ideoloji], Kilise hiyerarşisinin gereksinimlerine uyarlanarak Hristiyanlığa bulanmıştı. Papazcı seçkinler açısından en faydalı "tanrı tarafından vahiy edilmiş" [divinely revealed, dini inanç] dogma "doğuştan günahkâr olma" [original sin] [dogması] idi: insanoğlunun doğuştan ahlaksız ve yetersiz olduğu ve papazların sıradan insanla "Tanrı" arasında gerekli uygun arabuluculuğu yaptıkları bir "yukarıdan yönlendirilmeye" ihtiyacı olduğu fikri. Ortalama bir insanın aptal olduğu ve bu nedenle de kendi kendisini yönetmekten aciz olduğu fikri, Karanlık Çağ'ın kutsal emaneti olan bu doktrinden ortaya çıkmıştır.

İnsanların çoğunun "saatin saniyelerini gösteren ibreler" olduğu veya "sendikacılık bilinci"nden öte bir şey geliştiremeyeceğini iddia edenlere karşı tek söyleyebileceğimiz, bunun tarihe --özellikle de işçi hareketlerine-- üstünkörü bir bakışla bile ayakta kalamayacak kadar saçma bir şey olduğudur. Özgürlük için mücadele edenlerin yaratıcı gücü sıklıkla oldukça şaşırtıcıdır; ve eğer bu entelektüel güç ve ilham "normal" bir toplumda görülemiyorsa, bu yetke [otorite] tarafından üretilen [birbirine] benzeyişin ve hiyerarşinin uyuşturucu etkilerinin en açık delilidir. (Hiyerarşinin etkileri üzerine daha fazlası için Kısım B.01'e bakınız). Bob Black'in dikkat çektiği üzere,

"Ne yapıyorsan osundur. Eğer sıkıcı, aptalca, monoton işler yapıyorsan; ulaşabileceğin fırsatlar da sıkıcı, aptalca ve monoton olacaktır. İş, televizyon ve eğitim gibi önemli aptallaştırma mekanizmaları varken dahi, bizi çepeçevre saran sinsi kretinizmin [cretinization, zihnen aptallaştırmanın] daha iyi bir açıklamasıdır. Hayatları tamamıyle tasnif edilmiş, en başında ailelerince ve en sonunda ise huzur evlerince dört duvar arasına hapsedilmiş, okuldan işe teslim edilmiş insanlar hiyerarşiye alıştırılmışlardır ve psikolojik olarak köleleştirilmişlerdir. Özerkliğe yönelik kabiliyetleri öylesine köreltilmiştir ki, özgürlük korkuları az sayıdaki mantıksal fobilerinden biri haline gelmiştir. İşte aldıkları itaat etme eğitimleri onların kendi kurdukları ailelerine taşınacak, böylece de sistem farklı şekillerde yeniden üretilecektir; politikaya, kültüre ve tüm diğer herşeye de aynen taşınacaktır. Çalışan insanlardaki canlılığı bir kere kurutursanız, insanlar muhtemelen hiyerarşiye boyun eğecekler ve her şeyde uzmanlaşacaklardır. Ona alışmılardır" (Çalışmanın Feshi ve diğer makaleler, s. 21-2).

Seçkinciler hürriyeti anlamaya çalıştıklarında, onun yalnızca (Leninistlere göre) nazik seçkinler tarafından veya (Objektivistlere göre) aptal seçkinler tarafından, tahakküm altında olanlara verilmiş bir şey olabileceğini düşünürler. Bundan sonra ise bunun [bahşedilmiş özgürlüğün] başarısız olması hiç de sürpriz olmaz. Ancak kendini özgürleştirme özgür bir toplum yaratabilir. Otoritenin ezici ve bozucu etkileri ancak kendinden-eylemlilikle giderilebilir. Bu tip birkaç kendini özgürleştirme örneği, bir zamanlar özgürlük yetisinden yoksun olduğu düşünülenlerin, aslında [bu] göreve fazlasıyla hazır olduklarını ispatlar bize.

İnsanlar kendilerini bir kez otoritenin zayıflatıcı ellerinden özgürleştirip, Stirner'in "büyükler biz dizlerimiz üzerine çöktüğümüz için büyüktürler" cümlesindeki gerçeğin farkına vardıklarında, bunun kendi otorite ve iktidarlarını yıkacağından korktukları için onlar kendilerinin "üstünlüğünü" iddia ederler.

Emma Goldman'ın kadınların eşitliği konusunda vurguladığı üzere, "kadınların yaşamın her yönündeki sıradışı başarıları, kadınların aşağı [olduğu şeklindeki] konuşmaları tamamıyla susturdu. Bu fetişe hâlâ sıkı sıkıya yapışanlar ise, bunu kendi otoritelerinin sarsılması kadar hiç bir şeyden nefret etmedikleri için yapmaktadırlar. Bu, ister efendinin ekonomik köleleri üzerindeki [otoritesi olsun], isterse erkeğin kadın üzerindeki [otoritesi] olsun, tüm otoritelerin belirgin özelliğidir. Ama artık kadınlar her yerde kafeslerinden kaçıyor, özgür ve büyük adımlarla ilerliyorlar" (Ateşten Hayaller, s. 256). Aynı yorumlar, sözgelimi İspanyol Devrimi sırasındaki işçilerin başarılı kendinden-yönetim deneyimleri için de geçerlidir.

Böylece, doğaldır ki, insanların anarşizmin işlemesi için fazlasıyla aptal olduğu nosyonu bunu söyleyenlere geri teper. Anari yerine demokratik hükümeti önermek maksadıyla bu argümanı kullananları ele alalım örneğin. Demokrasi, Luigi Galleani'nin belirttiği gibi, "insanların kendi yöneticilerini seçme hakkı ve ehliyetine sahip oldukları"nı ifade eder. Ancak, "eğer bir kimse kendi yöneticilerini seçme siyasi ehliyetine sahipse, o zaman onlarsız yapma ehliyetine de sahiptir --özellikle de ekonomik düşmanlık [husumet] sebepleri kökünden sökülüp atılmışsa" (Anarşizmin Sonu mu?, s. 37). Böylece, demokrasinin anarşizme karşıtı argümanı kendi kendisini geçersiz kılar, çünkü "eğer bu değerli seçmenlerin kendi çıkarlarını kollayamayacaklarını düşünüyorsanız, o halde kendilerine kılavuzluk edecek çobanları nasıl seçeceklerini nasıl bilebilirler? Ve bu toplumsal alaşım sorununu, bir dahinin bir aptallar yığınının oylarıyla seçilmesi sorununu nasıl çözebilecekler? (Malatesta, Anarşi, s. 53-4).

Diktatörlüğü insan aptallığına çözüm olarak görenlere gelirsek, bu diktatörler neden gözüktüğü kadarıyla evrensel olan bu insan özelliğinden muaftırlar sorusu akla gelir. Ve, Malatesta'nın belirttiği gibi, "en iyi kimdir? Ve onlardaki bu nitelikleri kim değerlendirecek [ve ortaya çıkaracak]?" (Op.Cit., s. 53).Eğer kendilerini "aptal" kitlelere dayatırlarsa, o halde niye kendi çıkarları için çoğunluğu sömürmeyeceklerini, ezmeyeceklerini varsayalım ki? Veya buna gelince, onlar kitlelerden daha mı zekidirler? Diktatöryel ve monarşik hükümet tarihi bu sorulara açık bir cevap verir. Aynı argüman, kısıtlı oy kullanma hakkına dayanan diğer demokratik olmayan sistemler için de geçerlidir. Örneğin, Lockeci (yani klasik liberal veya sağ-kanat liberter) mülk sahiplerinin yönetimine dayanan devlet ideali, zengin bir azınlığın gücü ve ayrıcalığını sürdürmek için çoğunluğu ezen bir rejimden pek farklı bir kadere sahip değildir. Aynı şekilde, kapitalist elitler hariç olmak üzere neredeyse evrensel bir aptallık fikri ("objektivist" vizyon) yazında sunulan mükemmel sistemden biraz daha az ideal olan bir sistemi ima eder. Bunun sebebi, çoğu insanın, onları kendi başına amaç olarak değil de amaca hizmet eden araçlar olarak gören baskıcı patronlara tolerans göstermesidir. Eğer insanları esasen "medeniyetten mahrum bir güruh" olarak görüyorsanız, onların kendi kişisel çıkarlarını fark ederek, onların peşinden gitmesini nasıl bekleyebilirsiniz? Her ikisi birden olamaz ve saf kapitalizmin "bilinmeyen ideali" --"fiilen varolan" kapitalizm gibi-- kirli, baskıcı ve yabancılaştırıcı olacaktır.

Bu nedenle, anarşistler, insan kitlesinin beceriksizliğine dayanan anarşi karşıtı argümanların (apaçık bir şekilde kendi [amacına] hizmet etmediğinde) kendi içinde çelişkili olduğuna inanırlar. Eğer insanlar anarşizm için fazlasıyla aptallarsa, o halde arzuladığınız herhangi bir sistem için de fazlasıyla aptal olacaklardır. Nihayetinde, anarşistler, böyle bir perspektifin insanlığın ve bir tür olarak tarihimizin gerçek bir analizinden ziyade hiyerarşik toplum tarafından üretilen köle zihniyetini yansıttığını söylerler. Rousseau'dan alıntılarsak,

"Avrupalı haz düşkünlüğünce [voluptuousness] aşağılanan ve sadece bağımsızlıklarını koruyabilmek için açlığa, ateşe, kılıca ve ölüme katlanan tamamen çıplak yabanilerin çokluğunu gördükçe; kölelere bu şekilde davranmanın özgürlükle bağdaşmadığını hissediyorum." (Noam Chomky'nin alıntısı, Marksizm, Anarşizm ve Alternatif Gelecekler, s. 780).

A.2.18 Anarşistler terörizmi destekler mi?

Hayır ve bunun üç sebebi vardır.

Terörizm, masum insanları hedeflemek veya onların ölmesine aldırmamak demektir. Anarşinin var olabilmesi için halk kitlesi tarafından yaratılması gerekir. insanları havaya uçurarak, [onların] size inanmasını sağlayamazsınız. İkinci olarak ise, anarşizm kendini-özgürleştirmekle ilgilidir. Toplumsal ilişkileri havaya uçuramazsınız. Özgürlük, bir avuç seçkinin çoğunluk adına yöneticileri ortadan kaldırması eylemiyle yaratılamaz. Basitçe ifade edilirse, "yüzlerce yıllık bir tarihe dayanan bir yapıyı birkaç kilo patlayıcıyla tahrip edemezsiniz" (Kropotkin, Martin A. Millar'ın alıntısı, Kropotkin, s. 174). İnsanlar yöneticilere ihtiyaç duydukları sürece, hiyerarşi var olacaktır (bu konuda daha fazlası için Kısım A.02.16'ya bakınız). Daha önce de vurguladığımız üzere özgürlük verilemez, ancak alınabilir. Son olarak, anarşizm özgürlüğü amaçlar. Bu nedenle Bakunin, "bir kimse insanlığın kurtuluşu için devrimi hedefliyorsa, erkeklerin {ve kadınların} hayatlarına ve hürriyetlerine karşı saygılı olmalıdır" yorumunu yapar (K.J. Kenafick'in alıntısı, Michael Bakunin ve Karl Marks, s. 125). Çünkü, anarşistlere göre araçlar amaçları belirler; ve terörizm, doğası itibariyle, bireylerin hayatlarını ve hürriyetlerini ihlal eder, dolayısıyla anarşist toplumu yaratmak için kullanılamaz. Örneğin Rus Devrimi tarihi, Kropotkin'in "eğer yalnızca terörle kazanılırsa gelecek devrim çok üzücü olacaktır" öngörüsünü onaylar (Millar'ın alıntısı, Op.Cit., s. 175).

Bunun da ötesinde, anarşistler bireylere karşı değildir; bazı bireylerin diğerleri üzerinde güce sahip olmasına ve bu gücü suistimal etmesine (yani kullanmasına) neden olan kurumlara ve toplumsal ilişkilere karşıdır. Bu nedenle, anarşist devrim insanları değil, yapıları tahrip etmekle ilgilidir. Bakunin'in belirttiği üzere,"biz insanların öldürmek istemiyoruz, biz [toplumsal] konumları ve [bu konumların yarattığı] ayrıcalıkları ortadan kaldırmak istiyoruz" ve anarşizm "burjuvaziyi oluşturan bireylerin ölümü demek değildir, siyasi ve toplumsal varlık olarak ekonomik açıdan işçi sınıfından ayrı olan burjuvazinin ölümü demektir" (Temel Bakunin, s. 71 ve s. 70). Diğer bir deyişle, (terörizme karşı anarşist duruşu sunan anarşist bir broşürün başlığını alıntılarsak) "Toplumsal bir ilişkiyi havaya uçuramazsınız".

Peki, o zaman anarşizm şiddetle nasıl ilişkilendirilmiştir? Bu, kısmen devlet ve medyanın ısrarla anarşist olmayan teröristlerden anarşistler olarak bahsetmesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin, kendilerini Marksist-Leninist olarak adlandırmalarına rağmen, Alman Bader-Meinhoff çetesi sıkça "anarşistler" olarak adlandırılmıştır. İftiralar ne yazık ki işe yaramaktadır. Benzer şekilde Emma Goldman'ın ifade ettiği gibi, "Anarşist hareketle aşina olan hemen hemen herkesçe bilinen bir gerçektir ki; Anarşistlerin cezasını çektiği {terörist} eylemlerin büyük bir kısmı ya kapitalist medya tarafından uydurulmuştur veyahut --eğer doğrudan [kendileri tarafından] yapılmadıysa-- polis tarafından kışkırtılmıştır" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 216).

Aktif olan bu sürecin bir örneği bugünkü küreselleşme karşıtı harekette görülebilir. Örneğin, Seattle'da, medya protestocuların (özellikle de anarşistlerin) "şiddet"ini haber yapmıştı, ancak bu sadece birkaç kırık camdan ibaretti. Polisin çok daha büyük fiili şiddeti (ki bu tek bir cam dahi kırılmadan önce başlamıştı) yorum yapmaya değer görülmemişti. Küreselleşme karşıtı gösteriler hakkındaki takip eden medya haberleri, --devletin elindeki en büyük şiddete maruz kalanlar bizzat protestocular olmasına karşın-- anarşizmi ısrarla şiddetle ilişkindirerek aynı şablonu takip etti. Anarşist aktivist Starhawk şunu belirtiyordu: "eğer camların kırılması ve polisler saldırdığında karşılık vermek 'şiddet' ise, polisler direniş göstermeyen insanları komaya sokacak kadar dövdüğünde kullanmak üzere bin kere daha güçlü olan yeni bir kelime gösterin bana." (Sokaklarda Kalmak, s. 130).

Benzer şekilde, 2001'deki Cenova protestolarında, protestocuların birisini öldüren ve binlercesini de yaralayan devlet olmasına rağmen, anaakım medya protestocuları şiddet uygulayan taraf olarak göstermişti. Şiddetin yaratılmasında polis ajan provokatörlerinin varlığından medyada hiç bahsedilmedi. Daha sonra Starhawk'ın belirttiği gibi, Cenova'da, "Dikkatli bir şekilde düzenlenmiş siyasi devlet terörizmi kampanyasıyla karşı karşıya kaldık. Kampanya dezenformasyonu, ajan ve provokatörlerin kullanılmasını, bilinen Faşist gruplarla işbirliği yapılmasını, ..., gaz bombaları ve dayakla şiddet taraftarı olmayan grupların açıkça hedef alınmasını, bilinen polis vahşetini, mahkumlara işkence yapılmasını, örgütleyicilere siyasi baskı yapılmasını içeriyordu ... Yaratacağı tepkilerden korkmadıklarını ve yüksek mevkilerden siyasi koruma beklediklerini gösterecek şekilde tüm bunları açıkça yaptılar" (Op.Cit., s. 128-9). Bunlar doğal olarak medya tarafından haber yapılmadı.

Takip eden protestolar, medyanın anti-anarşist dikkat çekici hareketler yapmakta daha da serbestleştiğini gösterdi --anarşistlerin kitlesel şiddet uygulamayı planlayan nefret dolu insanlar olarak göstermek için hikayeler icat edildi. Örneğin, 2004'de İrlanda'da, anarşistlerin Dublin'deki AB ile ilgili kutlamalar sırasında zehirli gaz kullanmayı planladıklarını yazmıştı. Tabii ki, böyle bir plana ilişkin kanıt hiç ortaya çıkmadı ve böyle bir eylem de gerçekleşmedi. Ne de medyanın anarşistlerin örgütlediklerini söyledikleri ayaklanma gerçekleşti. Benzer bir yanlış bilgilendirme süreci Londra'daki anti-kapitalist Bir Mayıs gösterilerinde ve New York'daki Cumhuriyetçi Ulusal Kongre'ye karşı protestolarda da yaşandı. Olayın ardından yanlış olduğu devamlı ispatlanmasına karşın, medya daima anarşist şiddete ilişkin korku hikayeleri yayınlar (hatta makalelerini haklı çıkarmak ve anarşizmi daha da şeytanlaştırmak için --örn. Seattle'de-- olaylar icat eder). Böylece anarşizm eşittir şiddet efsanesi işler. Söylemek gereksiz ancak (olmayan) anarşist şiddet tehdit üzerine dikkati çeken aynı gazeteler bu olaylarda polisin göstericilere karşı uyguladığı filli şiddet ve sindirme hakkında sessiz kalır. Ne de (kanıtı olmayan) felaket hikayelerinin akabinde gerçekleşen olaylarca saçmalıktan başka bir şey olmadığı ortaya çıkarıldıktan sonra, herhangi bir özür dilemişlerdir.

Bu, Anarşistlerin şiddet eylemleri yapmadıkları anlamına gelmez. Yaptılar (aynen diğer siyasi ve dini hareketler üyelerinin yaptığı gibi). Terörizmin anarşizmle ilişkilendirilmesindeki en önemli sebep, anarşist hareketin "eylemli propaganda" [propaganda by deed] dönemidir.

Kabaca 1880'den 1890'a kadar olan bu dönem, az sayıdaki bireysel anarşistin yönetici sınıf (kraliyet ailesi, siyasetçiler ve benzeri) üyelerine suikastler düzenlemeleriyle damgalanmıştır. En kötüsü ise, bu dönem burjuvazinin üyelerinin sıklıkla uğradığı tiyatro ve dükkanların hedef alındığı görülür. Bu eylemlere "eylemli propaganda" denmiştir. Anarşistlerin bu taktiğe yönelik destekleri, 1881'de Çar II. Alexander'in Rus Popülistleri tarafından suikast sonucu öldürülmesiyle bir kat artmıştır (bu olay, tiranların katlini ve onlara suikast düzenlenmesini kutlayan, "En Sonunda!" başlığıyla Freiheit'da yayınlanan Johann Most'un ünlü başyazısını ortaya çıkarmıştır). Ancak, anarşistlerin bu taktiğe desteklerinin arkasında daha köklü nedenler vardır: birincisi, işçi sınıfından insanlara yöneltilen sindirme hareketlerinin intikamını almak için; ve ikincisi, onlara tahakküm edenlerin yenilebileceğini göstererek insanları isyan etmeye cesaretlendirmenin bir arası olarak.

Bu nedenleri göz önüne alınca, eylemli propagandanın, birçok anarşistin de öldürüldüğü Paris Komününün Fransız devleti tarafından vahşice bastırılması yüzünden 20.000'den fazla insanın öldüğü Fransa'da başlaması bir rastlantı değildir. Komün'ün intikamını almak için gerçekleşen anarşist şiddet nispeten iyi bir şekilde bilinirken, devletin Kömüncülere uyguladığı kitlesel katliamın pek bilinmemesi ilginçtir. Benzer şekilde, İtalyan Anarşisti Gaetano Bresci'nin 1900 yılında Kral Umberto'ya suikast düzenlediği ve 1892 yılında Alexander Berkman'ın Carneige Çelik Şirketi'nin yöneticisi Henry Clay Frick'i öldürmeye teşebbüs ettiği de bilinebilir. Ancak, Umberto'nun birliklerinin protestocu köylüler üzerine ateş açarak onları öldürdüğü veya Frick's Pinkertonlarının Homestead'da lokavta maruz kalan işçileri öldürdüğü ise genelde bilinmez.

Devletçi ve kapitalist şiddetin gözden kaçırılması hiç de şaşırtıcı değildir. Max Stirner'in belirttiği gibi, "Devlet'in [her] davranışı şiddettir" ve "[devlet] şiddetini 'yasa' diye; ve bireysel olanını ise 'suç' diye adlandırır" (Biricik ve Kendisi, s. 197). Anarşist şiddetin kınanması, ancak bunu tahrik eden baskının (ve genellikle de daha ağır bir şiddetin) ise göz ardı edilmesi ve unutulmasına şaşmamak gerekir. Anarşistler, kendilerinin "şiddet yanlısı" olduğu suçlamasının ikiyüzlülüğüne --bu gibi iddiaların ya hükümet taraftarları veya bizzat fiili hükümetlerden ("şiddet sayesinde ortaya çıkan, şiddet yoluyla kendisini iktidarda tutan ve isyanın yükselmesine izin vermemek ve diğer uluslara kabadayılık taslamak için sürekli şiddeti kullanan" hükümetlerden (Howard Zinn, Zinn Okumaları, s. 652)) kaynaklandığı veriliyken-- işaret ederler.

Anarşist olmayanların devlet şiddetine verdikleri tepkiye bakınca, onların anarşist şiddeti kınamalarının etrafındaki ikiyüzlülüğü hissedebiliriz. Örneğin, 1920'ler ve 1930'larda birçok kapitalist gazete ve kişi, Faşizmin yanı sıra Mussolini ile Hitler'e alkış tutumuştu. Anarşistler ise aksine Faşizme karşı ölümüne savaşırken, hem Mussolini hem de Hitler'e suikast düzenlemeye çalıştılar. Açıkçası, katil diktatörlükleri desteklemek değil, bu tip rejimlere direnmek "şiddet" ve "terörizm"dir!. Benzer şekilde, anarşist olmayanlar baskıcı ve otoriter devletleri, savaşı, grev ile kargaşanın şiddetle bastılmasını ("kanun ve nizamın yeniden tesisi"ni) destekleyebilir ve "tedhişçi" olarak nitelendirilmezler. Anarşistler ise, bunun aksine "tedhişçi" ve "terörist" olarak kınanırlar, çünkü aralarından birkaçı sindirme ve devlet/kapitalist şiddet eylemlerinin intikamını almaya çalışmışlardır. Benzer şekilde, bir kimsenin, örneğin Seattle'da polisin sıkıyönetim ilan ederek [uyguladığı] fiili şiddeti desteklerken --veya daha kötüsü 2003'de Irak'ın Amerika tarafından işgal edilmesini desteklerken-- birkaç camın kırılmasıyla sonuçlanan anarşist "şiddet"i kınamasındaki ikiyüzlülüğün boyutu açıktır. Eğer birisi tedhişçi olacaksa, bu devlet ve onun eylemleri destekleyenler olmalıdır; ancak hâlâ insanlar apaçık ortada olan bu [gerçeği] görmemekte, "devletin yerdiği türden şiddeti yermekte ve devletin uyguladığı şiddeti alkışlamaktadır" (Christie ve Meltzer, Anarşizmin Bent Kapakları, s. 132).

Anarşistlerin büyük bir kısmının bu taktiği desteklemediğine dikkat edilmelidir. Murray Bookchin'in belirttiği üzere, "eylemli propaganda"ya başvuranlardan (bazen "attentats" olarak anılırlar) "pek azı ... Anarşist grupların üyesiydi. Çoğunluğu ... tek başınaydı" (İspanyol Anarşistleri, s. 102). Söylemek gereksiz, ancak devlet ve medya bütün anarşistleri aynı renge boyar. hâlâ yapmaktalar, bazen de hatalı olarak (bu taktiğin anarşist çevrelerde tartışılmaya başlamasından yıllarca önce ölmesine karşın bu tip eylemlerden ötürü Bakunin'i suçlamak gibi!).

Sonuçta genel olarak, anarşistlerin büyük bir çoğunluğunun sonunda fark edeceği üzere, anarşizmin "eylemli propaganda" dönemi bir başarısızlıktı. Kropotkin tipik olarak görülebilir. O, "eylemli propaganda sloganından asla hoşlanmamıştı ve kendi devrimci eylem fikirlerini tanımlamak için bu [terimi] kullanmamıştır". Ancak, 1879'da, hâlâ "kolektif eylemin önemini vurgulamakla beraber attentat'lara yönelik dikkate değer bir sempati ve ilgi göstermeye başlamıştır" (bu "kolektif eylem biçimleri sendika ve komünal düzeyde" işleyen şeyler olarak görülmüştü). 1880'de, "kolektif eylemle daha az meşgul oluyor, birey ve ufak gruplar tarafından yapılan isyan eylemlerine yönelik hevesi artmıştı". Ancak bu uzun sürmedi ve bilhassa "yeni militan sendikacılık içerisinde kolektif eylem geliştirmenin artan imkanlarını görmesi"nin ardından, "izole haldeki isyan hareketlerine giderek daha az önem" atfetmeye başladı (Caroline Cahm, Kropotkin ve Devrimci Anarşizmin Yükselişi, s. 92, s. 115, s. 129, s. 129-30, s. 205). Ancak, 1880'lerin sonuna ve 1890'ların başına gelindiğinde, bu gibi şiddet eylemlerini onaylamaz olmuştu. Bu, kısmen en kötü eylemlerde hissettiği tiksinme yüzünden (1892 Jerez ayaklanmasına katılan anarşistlerin devlet tarafından katledilmesine cevap olarak Barcelona Tiyatrosu'nun bombalanması ve devletin baskısına cevap olarak Emile Henry'nin bir kafeyi bombalaması gibi); kısmen de, anarşist davayı engellediğinin ayırdına varması yüzündendi.

Kropotkin, 1880'lerin "büyük miktardaki terörist eylemleri"nin "otoritelerin harekete karşı bastırıcı hareketlere başvurması"na sebep olduğunu, "kendi görüşüne göre anarşist idealle uyumlu değillerdi ve halk ayaklanmasını geliştirmek için hemen hemen hiçbir şey yapmadıkları"nı fark etmişti. Ayrıca, eylemli propaganda "meşguliyet sonucunda azalmak yerine artan kitlelerden tecrit olma hakkında" endişeye kapılmıştı. "Bir halk devrimi için en iyi olasılığın ... emek hareketindeki yeni militanlığın gelişmesinde görüyordu. O andan itibaren, giderek ilgisini isyan ruhunu geliştirmek için kitleler arasında çalışan devrimci bir azınlığın önemi üzerine odakladı". Ancak, (eylemli propaganda için değilse bile) bireysel isyan eylemlerine desteğinin en fazla olduğu 1880'lerin başında bile, kolektif sınıf savaşımı gereğini görmüştü ve bu nedenle "Kropotkin, bu mücadelelerde devrime giden emek hareketinin önemini daima vurgulamıştı" (Op.Cit., s. 205-6, s. 208 ve s. 280).

Bu konuda Kropotkin yalnız değildi. Giderek daha fazla sayıda anarşist, "eylemli propaganda"nın devlete anarşist ve işçi hareketlerini bastırmak için iyi bir bahane sağladığının farkına vardı. Bunun da ötesinde, medyaya (ve anarşizm karşıtlarına) anarşizmi akılsızca yapılan şiddetle ilişkilendirme şansı vererek, nüfüsun büyük bir kısmını harekete yabancılaştırdı. Bu yanlış ilişkilendirme, gerçekler dikkate alınmaksızın her fırsatta yinelendi (örneğin, her ne kadar Bireyci Anarşistler "eylemli propaganda"yı tamamen reddelerse de, onlar da medya tarafından "tedhişçi" ve "terörist" olarak karalanmışlardır.

Bunun yanı sıra, Kropotkin'in işaret ettiği üzere, eylemli propagandanın ardında yatan varsayım, yani herkesin isyan etmek için bir fırsat beklediği yanlıştı. Gerçekte insanlar içinde yaşadıkları sistemin ürünleridirler; bu nedenle, sistemin devamlılığını sağlayan efsanelerin çoğunu kabul ederler. Eylemli propagandanın başarısızlığı ile anarşistler hareketin büyük bir kısmının halihazırda yapmakta olduğu şeye geri döndüler: [yani] sınıf mücadelesini ve kendini-özgürleştirme sürecini desteklemek. Anarşizmin köklerine bu geri dönüş, 1890 sonrasındaki anarko-sendikalist birliklerin yükselişinde gözlenebilir (bakınız Kısım A.05.3).

Anarşistlerin büyük bir kısmının eylemli propagandayı taktik olarak onaylamamasına rağmen, [anarşistlerin] pek azı onu terörizm olarak nitelendirir veya suikast düzenlenmesini her koşul altında tamamen reddeder. İçinde düşman olabileceği nedeniyle bir köyü bombalamak terörizmdir; ancak kanlı bir diktatörü ortadan kaldırmak en iyisinden bir savunma, en kötüsünden ise bir intikam almadır. Anarşistlerin her zaman vurguladıkları üzere, eğer terörizmden "masum insanları öldürmek" anlaşılıyorsa, o zaman (gezegendeki en büyük bombaların ve diğer toplu imha silahlarının sahibi olan) devlet en büyük teröristtir. "Terör eylemlerini yapan" insanlar eğer gerçekten anarşistlerse, masum insanlara zarar vermemek için mümkün olan herşeyi yapacaklardır ve "karşılıklı zarar verilmesi" üzücü ancak kaçınılmazdır şeklindeki devletçi çizgiyi asla kullanmayacaklardır. İşte bu nedenle "eylemli propaganda" eylemlerinin büyük bir kısmı Başkanlar ve Kraliyet Ailesi üyeleri gibi yönetici sınıfın bireylerine karşı yönelmiştir; daha önceki devlet ve kapitalist şiddet eylemlerinin sonucudur.

Yani, anarşistler tarafından "terörist" eylemler düzenlenegelmiştir. Bu bir olgudur. Ancak, burada unutulan şey bunun bir soyo-siyasal kuram olarak anarşizmle hiçbir ilgisinin olmadığıdır. Emma Goldman'ın söylediği gibi, "Alexander Berkman'ı yaptığı harekete iten şey Anarşizm değil, onbir çelik işçisinin vahşice öldürülmesiydi" (Op.Cit., s. 268). Aynı şekilde, diğer siyasi ve dini grupların üyelerinin de bu tip eylemler düzenlediğidir. Londra Özgürlük Grubu'nun belirttiği üzere:

"Sokaktaki adamın {veya kadının}, --Anarşistleri veya o anda nefret ettiği kişi ya da kişiler [bete noire] kim olursa olsun onları acımasızca eleştirmek için-- [onları] henüz işlenmiş bir haksızlığın [outrage, zulmün] nedenini daima unutuyor gözükmesi herkesçe bilinen bir gerçektir. Adam öldürmeyle sonuçlanan [homicidal] haksızlıkların, çok eski zamanlardan beri kışkırtılan ve umutsuz sınıflarla kışkırtılan ve umutsuz bireylerin, erkek {ve kadın} arkadaşlarının katlanılamaz olduklarını düşündükleri hatalarına cevap olarak ortaya çıktığı karşı konulamaz bir olgudur. Bu eylemler, --ister saldırgan isterse sindirici olsunlar-- şiddetin karşısında şiddet içeren bir geri çekilmedir ... sebepleri herhangi özel inançta yatmaz, ancak bizzat insan doğasının .. derinliklerinde [yatar]. Tüm siyasal ve toplumsal tarih bunun kanıtları ile doludur" (Emma Goldman'ın alıntısı, Op.Cit., s. 259).

Terörizm diğer birçok siyasi, toplumsal ve dini grup ve parti tarafından da kullanılagelmişdir. Örneğin, Hristiyanlar, Marksistler, Hindular, Milliyetçiler, Cumhuriyetçiler, Müslümanlar, Sihler, Faşistler, Yahudiler ve Yurtseverler, bunların tümü de terörist eylemler yapmıştır. Bu hareket ve fikirlerin pek azı "doğası itibariyle" terörist olarak nitelendirilmişlerdir --bu ise anarşizmin statükoya karşı bir tehdit olduğunu gösterir. Kötü niyetli ve/veya eksik bilgilendirilmiş insanların, bir fikre inanan ve onu eyleme dökenleri hiçbir görüşü veya ideali olmayan, sadece tahrip etmeyi amaçlayan deliler, "çılgın bombacılar" olarak resmetmesi kadar bir fikri kötüleyen ve marjinalleştiren bir şey yoktur.

Tabii ki, Hristiyanların büyük bir kısmı ve diğerleri, ahlaki olarak iğrenç ve amaca zarar vermesinden ötürü terörizme karşı çıkmışlardır. Aynen anarşistlerin büyük bir kısmının, her zaman ve her yerde yaptığı üzere. Ancak öyle gözüküyor ki bizim durumumuzda, terörizme karşı olduğumuzu tekrar tekrar söylememiz gerekiyor.

Özetlemek gerekirse, teröristlerin sadece çok küçük bir kesimi anarşisttir ve yine anarşistlerin çok küçük bir kesimi teröristtir. Bir bütün olarak anarşist hareket, her zaman toplumsal ilişkilerin suikast ya da bomba ile ortadan kaldırılamayacağını fark etmiştir. Devletin ve kapitalizmin [uyguladığı] şiddetle karşılaştırılınca, anarşist şiddet okyanusta bir su damlasıdır. Ne yazık ki, insanların çoğu [anarşistlerce gerçekleştirilen şiddeti tetikleyen] devlet ve kapital tarafından uygulanan şiddet ve baskıdan ziyade az sayıdaki anarşistin gerçekleştirdiği şiddeti hatırlamaktadır.

A.2.19 Anarşistlerin sahip oldukları etik görüşler nelerdir?

Her ne kadar anarşistlerin tümü bireyin kendi etik duyusunu kendi başına geliştirmesi gerektiği genel inancını paylaşsa da, anarşistlerin etik üzerine bakış açıları büyük ölçüde farklılıklar gösterir. Tüm anarşistler, bireyin kendisini mevcut ahlak ilminin [morality] sınırlarından kurtarması ve bu ahlak ilmini sorgulaması gerektiği [noktasında] Max Stirner'e katılacaklardır --"Bir şeyin benim için doğru olup olmadığına ben karar veririm; benim dışımda bir doğru yoktur" (Biricik ve Kendisi, s. 189).

Ancak pek az anarşist Stirner gibi toplumsal etiğe dair tüm kavramları reddecek kadar ileri gider (bunu söylenişken, Stirner'in bunu söylerken --her ne kadar egoistik olsalar da-- bazı evrensel kavramlara değer verdiğini [belirtelim]). Bu kadar aşırı bir ahlaki görecilik [relativism] anarşistlerin büyük bir kısmı için ahlaki saltçılık [absolutism] kadar kötü bir şeydir (ahlaki saltçılık doğru ve yanlışın bireyin ne düşündüğünden bağımsız olduğunu savunurken, ahlaki görecilik ise bireyin uygun gördüğünün ötesinde herhangi bir doğru ve yanlışın olmadığı [şeklindeki] görüştür).

Sık sık modern toplumun aşırı "egoizm" veya ahlaki görecielik yüzünden parçalandığı iddia edilir. Bu yanlıştır. Ahlaki görecilik söz konusu olunca; bu, birçok farklı Ahlak İlmi Uzmanı ve gerçek-inanan tarafından topluma dayatılan ahlaki saltçılıktan bir adım ötededir, çünkü ne kadar zayıf olursa olsun [ahlaki görecelik] kendini bireysel mantık fikri üzerinde temellendirir. Ama etiğin varlığını (veya arzulanırlığını) reddettiği yerde, aslında başkaldırdığının aynadaki bir yansımasına dönüşür. Bu iki seçenekten ikisi de ne bireyi güçlendirir, ne de özgürleştiricidir.

Sonuç olarak, halkın ya şeyler hakkında bir görüş oluşturamaması (ve böylece her şeyi hoş görmesi), ya da yönetici seçkinlerin emirlerini körü körüne takip etmesi nedeniyle, bu iki tavır iktidardakiler için büyük değer taşır, onlar için büyük bir cazibe kaynağıdır. Etik kavramların geliştirilmesi için ve [keza] bu etik kavramların bireylerin olduğu kadar toplumun içindeki etik davranışlar olarak genelleştirilebilmeleri amacıyla [ve] kişiler arasındaki empatinin [birbirlerini anlama yetisi] de geliştirilmesi için; insan mantığına dayanan etiğe [karşı] evrimci bir yaklaşımın lehine, bunların her ikisi de anarşistlerin büyük bir kısmı tarafından reddedilir. Etiğe anarşist yaklaşım böylece ahlaki görecelikte ifade edilen eleştirel bireysel araştırmayı paylaşır, ancak kendisini doğru ve yanlış hakkındaki ortak [genele özgü] duygu dünyasına dayandırır. Proudhon'un savunduğu gibi;

"Tüm ilerleme bir şeyin ortadan kaldırılması ile başlar; her reform bir suistimalin kınanmasına dayanır; her yeni fikir eski fikrin yetersizliğinin kanıtlanmasına dayanır".

Anarşistlerin çoğu etik değerlerin, aynen yaşamın bizzat kendisi gibi sürekli bir evrim süreci içinde olduğu görüşünü kabul eder. Bu ise onların, bireylerin çevrelerindeki tüm dünyayı sorgulama ve değerlendirme gücüne [yet(k)isine] tamamı ile sahip oldukları fikrine dayanan bir etik gelişim teorisi lehine, tüm "Tanrı Yasası", "Doğal Yasa" ve benzeri sanıları [notion] reddetmelerine yol açar --aslında gerçekten özgür olabilmek için de bu gereklidir. Anarşist olup da herhangi birşeyi körü körüne kabul edemezsiniz! Kuramsallaştırıcı [kurucu] anarşist düşünürlerden birisi olan Michael Bakunin bu radikal şüpheciliği şöyle ifade ediyor:

"Bugüne kadar yazılmış hiçbir kuram, hiçbir hazır sistem, hiçbir kitap dünyayı kurtarmayacak. Ben hiçbir sisteme bağlanmam. Ben gerçek bir arayıcıyım".

Bireysel sorgulamaya dayanmayan her etik sistemi ancak otoriter olabilir. Erich Fromm bunun nedenini şöyle açıklar:

"Usulen, otoriter etik insanın neyin iyi neyin kötü olduğu yetisini inkar eder; norm belirleyici daima bireyin üzerinden atlayan bir otoritedir. Böyle bir sistem mantık ve bilgiye değil, otoriteye beslenen korkuyla karışık saygıya, tabi olanların zayıf ve bağmlı olma duygusuna dayanır; karar almanın otoriteye teslim edilmesi otoritenin büyü gücünden kaynaklanır; onun kararları sorgulanamaz ve sorgulanmamalıdır. Maddi olarak [özdeksel olarak] veya içeriğe göre, otoriter etik neyin iyi neyin kötü olduğunu sorusunu esasen tabi olanların değil otoritenin çıkarlarına uygun olarak yanıtlar; bu, tabi olan ondan önemli ruhsal veya maddi faydalar edinse dahi sömürücüdür" (Kendisi İçin İnsan, s. 10).

Bu nedenle anarşistler --temelde-- sorunlara karşı bilimsel bir yaklaşım sergilerler. Anarşistler, tinsel yardım mitolojisine dayanmadan, kendi zihinlerinin erdemlerine [merit, hünerlerine] dayanarak etik yargılara ulaşırlar. Bu, mantık [logic] ve idrak [reason] yolu ile yapılır ve ahlaki soruları çözümlemek için ortodoks din gibi eskimiş, otoriter sistemlerden çok daha iyi bir yoldur; ve yine ahlaki göreceliğin "ne yanlış ne de doğru vardır"ından da açıkça daha iyidir.

Peki etik kavramların kaynakları nelerdir? Kropotkin'e göre, "doğa insanın ilk etik öğretmeni olarak kabul edilmelidir. İnsanda ve diğer tüm toplumsal hayvanlarda doğuştan [innate] var olan toplumsal içgüdü [instinct]; işte bu, tüm etik anlayışların ve daha sonraki tüm ahlak ilmi gelişiminin kaynağıdır" (Etik, s. 45).

Diğer bir deyişle, yaşam anarşist etiğin temelidir. Bu ise, (anarşistlere göre) bireyin etik görüşlerinin esasen [şu] üç ana kaynaktan ortaya çıktığı anlamına gelir:

1) bireyin içinde yaşadığı toplumdan. Kropotkin'in dikkat çektiği üzere, "İnsanın ahlaki anlayışı, tamamıyle belirli bir yerde [ve] belirli bir zamanda var olduğu varsayılan toplumsal yaşam biçimine dayanır ... bu {toplumsal yaşam} insanın ahlaki anlayışında ve belirli bir dönemin ahlaki öğretisinde yansımasını bulur" (Op.Cit., s. 315). Diğer bir deyişle, yaşamın ve yaşamanın [sağladığı] deneyim.

2) Yukarıda değinildiği üzere, bireylerin kendi toplumlarının etik normlarını [norm, kurallarını] eleştirel [bir şekilde] değerlendirmesinden. Bu Erich Fromm'un şu argümanının özüdür: "İnsan kendi sorumluluğunu [kendinden sorumlu olduğunu] ve ancak kendi güçlerini kullanarak yaşamına anlam verebileceği gerçeğini kabul etmelidir ... insanın kendi güçlerini ortaya çıkararak, üretken bir şekilde yaşayarak yaşamına verdiği anlamın dışında [yaşamın] başka hiçbir anlamı yoktur" (Kendisi İçin İnsan, s. 45). Diğer bir deyişle, bireysel düşünme ve gelişim.

3) Empati duygusu --"ahlaki duyarlılığın [sentiment, sezgi, düşünce] gerçek kaynağı ... basitçe sempati duygusundadır" ("Anarşist Ahlak", Kropotkin'in Devrimci Yazıları, s. 94). Diğer bir deyişle, bireyin deneyimlerini ve fikirlerini diğerleriyle beraber hissetme ve paylaşma yetisi.

Bu son etken, etik duyusunun gelişmesi için son derece önemlidir. Kropotkin'in söylediği üzere, "hayalgücünüz [tasavvur etme yetiniz] ne kadar güçlü olursa, herhangi bir varlığa acı çektirildiğinde [onun] ne hissettiğini o kadar iyi resmedebilirsiniz ve ahlaki duyunuz da o kadar yoğun ve hassas olur ... Ve şartlar tarafından, sizi çepeçevre saranlar şeyler tarafından, kendi düşünce ve hayal gücünüzün yoğunluğu tarafından, kendi düşüncenizin ve hayal gücünüzün sizi sevk ettiği şekilde davranmaya ne kadar fazla alıştırılırsanız, sizin içinizdeki ahlaki duygunuz [hissiniz] o kadar gelişecektir, o kadar alışkanlık haline gelecektir" (Op.Cit., s. 95).

İşte anarşizm (temel olarak), "benzer şartlar altında başkalarının sana nasıl davranmasını arzuluyorsan, diğerlerine de öyle davran" ahlaki düsturuna dayanır. Ahlaki duruş [stand] söz konusu olduğunda, anarşistler ne egoist ne de alturistdirler [digerkâm]; sadece insandırlar.

Kropotkin'in belirttiği üzere, hem"egoizm", hem de "alturizm"in kökleri aynı güdüdür [motive, saik] --"bu iki eylemin insanlık üzerinddeki sonuçları her ne ölçüde farklı olursa olsun, güdüsü aynıdır. Bu [güdü] haz arayışıdır" (Op.Cit., s. 85).

Anarşistlere göre, bir insanın etik duyuları kendisi tarafından geliştirilmeli; toplumsal gruplaşmanın bir parçası olarak, topluluğun bir parçası olarak, bireyin zihinsel yetilerini tam [anlamıyla] kullanmasını gerektirir. Kapitalizm ve diğer otorite biçimleri, bireyin hayal gücünü zayıflatp, topluluğu sekteye uğratırken aynı zamanda [bireylerin] hiyerarşinin ölümcül ağırlığı altında kendi mantıklarını kullanmasına yarayacak çıkış noktalarının sayısını azaltması; kapitalizmdeki yaşamın, diğerlerine karşı katı bir saygısızlık ve etik davranışlardan yoksunlukla damgalanması hiç de şaşırtıcı değildir.

Bu unsurlara eşlik eden [bir diğer unsur da] toplum içindeki eşitsizliğin oynadığı roldür. Eşitlik olmadan gerçek bir etik olamaz, çünkü "Adalet Eşitlik demektir ... ancak diğerlerini kendilere eşit görenler kural[lar]a uyacaklardır: 'Başkalarının sana yapmasını istemediği şeyleri onlara yapma'. Açıktır ki bir serf-sahibi veya köle tüccarı, ... serfler (veya köleler) söz konusu olduğunda, (insanları araç olarak değil de, kendi başlarına amaç olarak ele alma) 'kategorik zorunluluğunu' fark edemez, çünkü onlara eşitler olarak bakmaz". Bu nedenle, "günümüz toplumunda belli bir ahlak düzeyini korumanın önündeki en büyük engel toplumsal eşitliğin yokluğunda yatar. Gerçek eşitlik olmadan, adalet duygusu asla evrensel olarak gelişemez, çünkü 'Adalet, Eşitliğin kabul edilmesi demektir' " (Peter Kropotkin, Evrim ve Çevre, s. 88 ve s. 79).

Kapitalist [toplum], aynen herhangi bir toplum gibi, hak ettiği etik davranışa maruz kalır.

Ahlaki görecelik ve ahlaki mutlaklık arasında gidip gelen bir toplumda egoizmin, egotizm ile karıştırılması pek şaşırtıcı olmaz. Bireyleri kendi etik fikirlerini geliştirmekten alıkoyarak ve bunun yerine dışsal bir otoriteye körü körüne itaat etmeyi (ve böylece de, bir kez bireylerin o otoritenin gücünden yoksun olduklarını düşünmeleri sonucunda ahlaki göreceliği) teşvik ederek; kapitalist toplum bireyselliğin ve egonun zayıflamasını sağlar. Erich Fromm'un belirttiği gibi:

"Modern kültürün başarısızlığı bireysellik ilkesinde yatmaz, ahlaki faziletin kişisel çıkarını gütmekle aynı olduğu fikrinde de yatmaz, ancak kişisel çıkarın anlamının bozulmasında yatar; aslında insanların kendi kişisel çıkarlarıyla çok fazla ilgili olmalarından ötürü değil, kendi gerçek özleri [self] ile yeterince ilgili olmamalarından ötürü; aslında çok fazla bencil olmalarından ötürü değil, ancak kendilerini sevmemelerinden ötürü" (Kendisi İçin İnsan, s. 139).

O nedenle, katı bir şekilde ifade etmek gerekirse, anarşizm egoistik bir referans çerçevesine dayanır --etik fikirler, tam [whole, eksiksiz] bir birey olarak (hem rasyonel ve duygusal, hem de mantık ve empati [bağlamında]) bize haz veren şeylerin ifadesi olmalıdır. Bu ise, anarşistleri, egoizm ve alturizm arasında yapılagelen hatalı bölünmeyi reddetmeye, birçok insanın (örneğin kapitalistlerin) "egoizm" olarak adlandırdığı şeyin bireyin kendini-yadsımasına [self-negation] ve bireyin kişisel çıkarının azalmasına neden olduğunu fark etmeye sevk eder. Kropotkin'in söylediği gibi:

"Hayvan ve insan toplumlarında gelişen ahlak; eğer dar bir egoizmin kışkırtılmasına ve insan toplumunun alturizmin gelişme ruhuna [uygun şekilde] büyütülmesine karşı çıkmak için çabalamıyorduysa, o zaman ne için çabalıyordu? Aslında 'egoizm' ve 'alturizm' ifadelerinin bizzat kendileri hatalıdır, çünkü kişisel hazzın --ve neticede [keza] egoizmin-- karışmadığı saf bir alturizm olamaz. Bu nedenle, etiğin toplumsal alışkanlıkları [adet] geliştirmeyi ve dar kişisel alışkınlıkları zayıflatmayı amaçladığını söylemek doğruya daha yakın olacaktır. Ortaklaşa çalışma alışkanlıklarının ve genel olarak karşılıklı yardımlaşmanın gelişmesi, toplum içerisinde olduğu kadar aile içerisinde de bir dizi faydalı sonuca yol açarken, [dar kişisel alışkanlıklar] bireyin kendisine olan bakışı vasıtasıyla toplumu gözden kaybetmesine [neden olur] ve bu nedenle de [bireyler] hedeflerine (yani bireyin refahı) ulaşmakta bile başarısız olurlar" (Etik, s. 307-8).

Bu nedenlerle anarşizm, ahlaki mutlakçılığın (yani, "Tanrı Yasası", "Doğal Yasa", "İnsan Doğası", "A, A'dır" vb.) ve ahlaki göreceliğin kolayca meylettiği dar egoizmin reddedilmesine dayanır. Anarşistler, bunun yerine, bireyin kendi eylemlerini değerlendirmesinin dışında var olan doğru ve yanlış kavramlarının var olduğunu kabul ederler.

Bunun sebebi insanlığın toplumsal doğasıdır. Bireyler arasındaki etkileşim Kropotkin tarafından şöyle özetlenen bir toplumsal düsturu ortaya çıkarır:"Bu toplum için faydalı mıdır? O zaman iyidir. Zararlı mı? Öyleyse kötüdür". Ancak, insanoğullarının doğru ve yanlış olduğunu düşündüğü şeyler değişmez şeyler değildir ve "neyin faydalı veya zararlı olduğu fikri ... değişir, ancak esası aynı kalır" ("Anarşist Ahlak", Op.Cit., s. 91 ve s. 92).

Eleştirel bir zekâya dayanan bu empati duyusu, toplumsal etiğin ana temelidir --'ne olmalı', nesnel 'nedir' [sorusunun] doğruluğunun veya geçerliliğinin etik kriteri olarak görülebilir. Yani anarşistler etiğin köklerinin doğada olduğunu kabul ederken, aynı zamanda da etiğin temelde bir insani [beşeri] düşünce --bireyler tarafından meydana getirilen ve toplumsal yaşam ile topluluk tarafından genelleştirilen; yaşamın, düşüncenin ve evrimin ürünü olan [bir düşünce]-- olduğunu göz önünde bulundururlar.

Peki, anarşistlere göre etik olmayan davranış nedir? Esasen tarihteki en değerli kazanımı (bireyin özgürlüğünü, biricikliğini [uniqueness] ve saygınlığını) reddeden her şey.

Bireyler hangi eylemlerin etik olmadığını görebilirler, çünkü empati sayesinde kendilerini bu davranışdan zarar görenlerin yerine koyabilirler. Bireyselliği sınırlayan eylemler birbiriyle ilişkili olan iki sebepten ötürü etik dışı olarak değerlendirilebilir.

Birincisi, bireyselliğin korunması ve geliştirilmesi her bireyin yaşamını zenginleştirir ve ortaya çıkardığı çeşitlilik sayesinde tüm bireylere haz verir. Etiğin bu egoist temeli, bir diğer (toplumsal) sebebi kuvvetlendirir; yani topluluğu ve toplumsal yaşamı zenginleştirdiği için, onu [topluluk yaşamını] kuvvetlendirdiği, onun büyümesine ve evrilmesine imkan tanıdığı için bireyselliğin toplum için iyi olmasını. Bakunin'in sürekli söylediği üzere, ilerleme "basitten karmaşığa" doğru bir hareketin izini taşır; ya da Herbert Read'ın sözleriyle, [ilerleme] "toplum içindeki farklılaşmanın derecesi ile ölçülür. Eğer birey, devasa bir yığının içinde bir birim ise, onun yaşamı sınırlı, boş ve mekanik olacaktır. Eğer birey --ayrı [müstakil] eylem için mekanı ve potansiyeli olan-- kendi başına bir birimse ... o zaman [birey] gelişebilir --kelimenin yegâne gerçek anlamında gelişir; [yani] kuvvet, canlılık ve hazzın bilincinde [olarak] gelişir" ("Anarşizmin Felsefesi", Anarşi ve Düzen'de, s. 37).

Bireyselliğin bu savunusu doğadan öğrenilmiştir. Ekosistemde çeşitlilik kuvvettir ve bu nedenle de biyo-çeşitlilik etik anlayışın ana kaynağı haline gelir. En temel biçimiyle, "hangi eylemlerimizin doğal evrimin etkisine katkıda bulunduğunu ve hangilerinin ise engellediğini ayırt etmekte yardımcı olmakta" bize kılavuzluk eder (Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, s. 342).

Bundan dolayı, etik kavramı "insan mantığının en temel yargılarından birisini oluşturan, tüm hayvan dünyası ve aşitlik görüşlerinde içkin olan toplumsallık duygusunda [feeling of sociality] yatar. Bu nedenle anarşistler, "iki yönlü --bir yandan toplumsallığın daha fazla gelişmesi doğrultusunda olan; ve öte yandan ise neticesinde bireyler için mutluluk artışı ve (fiziki, entelektüel ve ahlaki) ilerleme ortaya çıkaran yaşamın yoğunluğundaki artış doğrultusunda olan-- eğilimin kalıcı varlığını benimserler" (Kropotkin, Etik, s. 311-2 ve s. 19-20).

Anarşistlerin otoriteye, devlete, kapitalizme, özel mülkiyete ve benzeri şeyler karşısındaki tavırları, bireylerin özgürlüğünün asli [birincil] ilgi [kaynağı] olduğu, karşımızdakilerin empati kurabilme ve diğerlerinde kendimizi görme yetimiz (diğer bir deyişle, bizim temel eşitlik ve ortak bireyselliğimiz) şeklindeki etik inançlarımızdan kaynaklanır.

Dolayısıyla anarşizm, bireylerin verili koşul ve faaliyetler kümesi hakkındaki sübjektif [öznel] değerlendirmeleriyle, eşitler arasındaki empatik sınırlar ve tartışmalar temelinde bu değerlendirmelerden objektif [nesnel] kişilerarası sonuçları çıkarılmasını birleştirir. Anarşizm etik fikirlere karşı, toplumla ve bireysel gelişmeyle birlikte evrilen, insancıl bir yaklaşıma dayanır. Yani etik bir toplum, "deneyim ve fenomenin [görüngünün] birliğini zenginleştiren unsurlar olarak, insanlar arasındaki farklılıklara saygı gösterilen, daha doğrusu [onları] besleyen [bir toplumdur] ... bir bütünün birer parçası olarak görülen {farklı olan}, karmaşıklığı nedeniyle daha da zenginleştiricidir" (Murray Bookchin, Kıtlık Ötesi Anarşizm, s. 82).

A.2.20 Neden anarşistlerin çoğu ateisttir?

Anarşistlerin çoğunun ateist [tanrıtanımaz] olduğu bir olgudur. Tanrı fikrini reddeder ve tüm din biçimlerine, özellikle de örgütlü dine, karşı çıkarlar. Bugün, laikleşmiş batı Avrupa ülkelerinde, din bir zamanlar sahip olduğu hakim konumu kaybetmiştir. Bu genellikle anarşizmin militan ateizmini garip gözüken bir şey haline getirir. Ancak, dinin olumsuz rolü anlaşıldığında, liberter ateizmin önemi de açıklığa kavuşacaktır. Anarşistlerin din fikrini çürütmenin yanı sıra ona karşı propaganda yapmak için bu kadar zaman harcaması din ve din kurumlarının rolü nedeniyledir.

Peki neden pek çok anarşist ateizmi kabullenmektedir? Bunun en basit yanıtı, çoğu anarşistin bunu anarşist fikirlerin mantıksal bir uzantısı olarak görmeleri sebebiyle ateist olduğudur. Eğer anarşizm gayri meşru otoritelerin reddedilmesiyse, o halde sözde En Büyük Otorite, Tanrı'nın reddedilmesidir de. Anarşizm dini düşünceye değil, mantık, idrak ve bilimsel düşünceye dayanır. Anarşistler inanan değil, şüpheci olma eğilimindedir. Çoğu anarşist Kilise'nin ikiyüzlülüğe bulanmış olduğunu, İncil'in çelişkiler, saçmalıklar ve korkutucu şeylerle dolu bir kurmaca eser olduğunu düşünür. Kadınları aşağılamasıyla kötü bir ün salmış, cinsiyetçiliği rezilcedir. Erkeklere biraz daha iyi davranılır. İnsanoğullarının özünde yaşama, hürriyet, mutluluk, saygınlık, adalet veya özyönetim haklarına sahip olduğundan incilin hiçbir yerinde bahsedilmez. İncilde, insanlar günahkar, aşağılık ve köledir (mecazi olduğu gibi, köleliğe göz yumduğu için fiili olarak da). Tanrı her türlü hakka sahiptir, insanlar ise hiçbir [hakka sahip değildir].

Dinin mizacı veriliyken bu şaşırtıcı olmaz. Bunu en iyi Bakunin ortaya koyar:

"Tanrı fikri insan mantığı ve adaletten feragat etme demektir; insan hürriyetinin en kesin yadsımasıdır ve kaçınılmaz olarak insanlığın hem kuramsal olarak hem de uygulamada köleleştirilmesine neden olur

O halde eğer insanlığın köleleşmesini ve aşağılanmasını arzulamıyorsak ... ne teolojinin Tanrı'sına ne de metafiziğin Tanrı'sına en ufak bir imtiyaz dahi veremeyiz, vermemeliyiz. Bu mistik alfabenin A'sıyla balayan kaçınılmaz şekilde en sonunda Z'ye varacaktır; Tanrı'ya tapmak isteyen konuya ilişkin çocukça hayaller beslememeli, cesurca kendi hürriyetinden ve insanlığından vazgeçmelidir.

Eğer Tanrı [ordaysa], insan köleyse; şimdi, insan özgür olabilir ve olmalıdır; o halde, Tanrı yoktur" (Tanrı ve Devlet, s. 25).

Bu nedenle, çoğu anarşiste göre ateizm dinin mizacından ötürü gereklidir. "İnsanlıktaki tüm görkemli, adil, asil ve güzel şeyleri ilahi [tanrısal] ilan etmek" diyordu Bakunin, "üstü kapalı olarak insanlığın kendisinin bunu üretemeyeceğini --yani, kendi başına bırakılırsa, doğasının çok kötü, günahkar, aşağılık ve çirkin olduğunu-- kabul etmek demektir. Böylece, tüm dinlerin özüne --diğer bir deyişle, tanrısallığın büyük şanı için insanlığın aşağılanmasına-- geri dönmüş oluruz". Dolayısıyla, anarşistler, insanlığımıza ve ondaki potansiyele karşı adil olmak için, zararlı tanrı efsanesi ve onun içerdiği her şeyden sakınmamız gerektiğini savunurlar ve bu nedenle "insan hürriyeti, saygınlığı ve refahı" adına "cennetten çalınan iyi şeyleri geri almanın ve yeryüzüne indirmenin görevimiz olduğuna inanırız" (Op.Cit., s. 36).

Din, insanlık ve hürriyeti kuramsal olarak aşağılamasının yanı sıra, anarşist bakış açısına göre başka, daha pratiksel sorunları da içinde barındır. Birincisi, din bir eşitsizlik ve tahakküm kaynağı olagelmiştir. Örneğin Hıristiyanlık (İslam gibi), siyasal veya toplumsal bir nüfuza sahip olduğunda daima bir sindirme kuvveti olmuştur (tanrıyla doğrudan iletişiminiz olduğuna inanmak otoriter bir toplum yaratmanın en kesin yoludur). Kilise yaklaşık iki bin yıldır bir toplumsal sindirme, soykırım kuvveti, her türlü tiranın meşrulaştırılması [aracı] olmuştur. Kendisine şans verildiğinde, herhangi bir monarşi veya diktatör kadar zalimce iktidar sürmüştür. Bu şaşırtıcı değildir:

"Tanrı her şeydir, gerçek dünya ve insan hiçbir şey. Tanrı doğrudur, adalettir, iyiliktir, güzelliktir, güçtür ve yaşamdır, insan yalandır, günahtır, şeytandır, çirkinliktir, güçsüzlüktür ve ölümdür. Tanrı efendidir, insan köledir. Adaleti, doğruyu ve ebedi yaşamı kendi çabasıyla bulmaktan aciz insan bunları ancak ilahi bir vahiy yoluyla elde edebilir. Ancak, vahiyden bahsedenler, vahiycilerin, mesihlerin, peygamberlerin, papazların ve kanun yapıcıların bizzat Tanrı'nın kendisi tarafından esinlendirildiğini söyler; ve bunlar, insanlığı kurtuluş yoluna yönlendirmek için bizzat Tanrı tarafından seçilen [insanlığın] bu kutsal eğitmenleri zorunlu olarak mutlak güç kullanırlar. Tüm insanlar onlara karşı pasif ve sınırsız bir itaat göstermek zorundadır; çünkü ilahi mantığın karşısında insan mantığı yoktur ve çünkü Tanrı'nın adaleti karşısında hiçbir dnyevi adalet tutunamaz" (Bakunin, Op.Cit., s. 24).

Hıristiyanlık ancak güçsüz olduğuna hoşgörülü ve barış-taraftarı olmuştur ve bundan sonra bile güçlü olanın müdafisi olmaya devam etmiştir. Bu anarşistlerin kiliseye karşı çıkmasının ikinci sebebidir, çünkü kilise bir tahakküm kaynağı değilken bile bunu meşrulaştırır ve devamını sağlar. Dünyevi otoritelerin yönetimlerini kutsayarak ve işçi sınıfına bu otoritelere karşı mücadele etmenin yanlış olduğunu öğreterek, işçi sınıfını kuşaklar boyunca zincire vurulu tutmuştur. Dünyevi yöneticiler, ister siyasi (yöneticilerin tanrı'nın arzusuyla iktidarda olduğunu iddia ederek) olsun isterse ekonomik (tanrı tarafından ödüllendirilen zenginler) meşruiyetlerini ilahi tanrıdan [the heavenly lord, göklerin efendisi] sağladılar. İncil itaat etmeyi över, büyük bir erdem mertebesine yüceltir. Protestan çalışma etiği gibi daha yenice icatlar çalışan insanların kontrol altına alınmasına katkıda bulunur.

Dinin güçlü olanların çıkarları için kullanıldığı tarihden de çabucak görülebilir. Ezilenleri sabrederek cennetteki mükafatlarını beklemeye sevk ederek, ezilenleri yaşamdaki yerlerini tevazuyla kabul etmeye koşullandırır. Emma Goldman'ın söylediği üzere, Hıristiyanlık (genel olarak din gibi) "otorite ve zenginlik rejimine karşı tehlikeli hiçbir şeyi içermez; kendi kendini reddetmenin ve kendi kendini sınırlamanın [self-abnegation], günah çıkarmanın ve pişman olmanın savunuculuğunu yapar; ve insanlığa dayatılan her türlü hakaret, her türlü haksızlık karşısında tamamen sessizdir" (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 234).

Üçüncüsü, din daima toplum içerisinde muhafazakar bir kuvvet olmuştur. Gerçek dünyanın sorgulanması ve analizine değil de yukarıdan eline verilmiş ve birkaç kutsal kitapta toplanmış doğruları tekrar etmesine dayandığından ötürü bu şaşırtıcı olmaz. Öyleyse, ateizm "kanıtlamanın bilimi"yken, tanrıcılık [theism] ise "spekülasyonun kuramı"dır. "Birisi ayaklarını yere basarken, ötekisi ise Öte'nin [Beyond] metafiziksel bulutlarına asılı kalır. Eğer insan gerçekten de kurtulacaksa, kurtarması gereken cennet değil yeryüzüdür". Öyleyse, tanrıcılık "durağan ve sabit"ken, ateizm ise "insan aklının genişlemesi ve büyümesini ifade eder". "Ateizmin tüm gücüyle savaştığı şey tanrıcılığın mutlakçılığıdır, onun insanlık üzerindeki öldürücü etkisidir, onun düşünce ve eylem üzerindeki felç edici etkisidir" (Emma Goldman, Op.Cit., s. 243, s. 245 ve s. 246-7).

İncil'in dediği gibi "Onları meyveleriyle biliniz". Biz anarşistler buna katılıyoruz, ancak biz bu gerçeği kilisenin aksine dini de uygulamak istiyoruz. Esasen işte bu sebepten ötürü ateistiz. Kilise'nin oynadığı yıkıcı rolün ve örgütlü tek tanrıcılığın --özellikle de Hristiyanlığın-- insannlar üzerindeki zararlı etkilerini farkındayız. Goldman'ın özetlediği gibi, din "cehaletin mantığa karşı, karanlığın ışığa karşı, boyun eğme ile köleliğin bağımsızlık ile özgürlüğe; kuvvet ve güzelliğin inkarının yaşamın zevk ve haşmetinin onaylanmasına karşı komplosudur" (Op.Cit., s. 240).

Böylece, Kilise'nin meyveleri ortadayken, anarşistler bunu kökünden söküp atmanın ve yeni ağaçlar, mantık ve hürriyet ağaçlarını dikmenin zamanının geldiğini savunurlar.

Anarşistler, bunu söylerken, dinin önemli etik değerler ve doğrular içerdiğini inkar etmezler. Dahası, dinler güçlü ve sevgi dolu topluluk ve gruplar için bir temel olabilirler. Günlük yaşamın yabancılaşması ve bastırılması karşısında bir sığınak sunabilir, her şeyin satılık olduğu bir dünyada bir eylem kılavuzu sağlayabilirler. Örneğin İsa'nın ya da Buddha'nın hayatının birçok yönü ve öğretileri esinlendirici ve takip etmeye değerdir. Eğer böyle olmamış olsaydı, eğer dinler yalnızca güçlü olanların bir aracı olsaydılar, bundan çok önce reddedilmiş olurlardı. Aksine, hem iyi bir yaşam sürmek için gerekli fikirleri hem de iktidar müdafilerini içeren ikili bir doğaya sahiptirler. Eğer öyle olmasaydılar, tahakküm altındakiler inanmayacaklardı ve güçlü olanlar da onları tehlikeli din karşıtları olarak bastırırlardı.

Aslında, sindirme radikal bir mesajı vaaz eden herhangi bir grubun kaderi olmuştur. Orta çağda, sayısız devrimci Hıristiyan hareketi ve mezhebi anaakım kilisenin desteğiyle dünyevi güçler tarafından ezilmiştir. İspanyol İç Savaşı sırasında, cumhuriyet destekçilerin Franco yanlısı rahipleri öldürmesini kınarken, demokratik bir şekilde seçilmiş hükümeti destekleyen Bask papazlarının Franca tarafından katledilmesi karşısında sessiz kalan Katolik kilisesi Franco'nun faşistlerini destekledi (Papa II. John Paul ölen Franco yanlısı papazları aziz ilan etmekle uğraşırken, Cumhuriyet yanlısı papazlardan tek kelime dahi bahsetmemektedir). El Salvador Başpiskoposu Oscar Arnulfo Romero bir muhafazakardı, ancak siyasi ve ekonomik güçlerin halkı nasıl sömürdüklerini gördükten sonra onların önde gelen sözcüsü haline gelmişti. Bu nedenle 1980'de sağ-kanat paramiliterin düzenlediği bir suikaste kurban gitti; birçok liberter teoloji (sosyalist fikirlerle Hıristiyan toplumsal düüncesini uzlaştırmaya çalışan, İncil'lerin radikal bir yorumu) taraftarının başına gelen bir kader.

Keza, anarşistlerin dine karşı konumu, dini insanların toplumu iyileştirmek için verilen toplumsal mücadelelere katılmayacağını ima eder. Kilise hiyerarşisinin üyeleri dahil olmak üzere dini insanlar ABD'deki 1960'ların sivil haklar hareketi içerisinde anahtar bir rol üstlendiler. Meksika devrimi sırasında Zapata köylü ordusu içerisindeki dini inanç anarşistlerin katılımını engellemedi (aslında, anarşist militan Ricardo Flores Magon'un fikirlerinden halihazırda oldukça etkilenmişti). Dünyevi adaletsizlikle savaşmak için imanlarının iyi yönlerini korumayı amaçlayan çoğu halk hareketi ve ayaklanmasının (özellikle köylülerce yapılanların) dinin retoriğini kullanmış olmasını dinin ikili doğası açıklar. Anarşistlere göre, önemli olan bir kimsenin tanrıya inanıp inanmaması değil, adaletsizliğe karşı savaşmaya istekli olup olmamasıdır. Bizler sadece dinin toplumsal rolünün isyanı cesaretlendirmek değil zayıflatmak olduğunu düşünüyoruz. Az sayıdaki radikal rahibin anaakım veya sağdaki rahipler[in sayısıyal] karşılaştırılması analizimizin geçerliliğini destekler.

Anarşistlerin baskın şekilde Kilise ve yerleşik din fikrine düşmanca yaklaşırken, kendi başlarına veya grup halinde dini inancını uygulayan insanlara --bu uygulama diğerlerinin hürriyetini etkilemediği müddetçe-- karşı çıkmadıkları vurgulanmalıdır. Örneğin, insan kurban edilmesini veya köleliği gerektiren bir kült anarşist fikirlere karşıt olur ve bunlara karşı çıkılır. Ancak, barışçıl inanç sistemleri anarşist toplumda uyum içerisinde var olabilir. Anarşist görüş her şeyden önce dinin kişisel bir konu olduğu şeklindedir --eğer insanlar bir şeylere inanmak istiyorlarsa, bu onların meselesidir ve fikirlerini başkalarına dayatmadıkları müddetçe başka hiç kimseyi ilgilendirmez. Bizim tüm yapabileceğimiz onların fikirlerini tartışmak ve hataları konusunda onları ikna etmektir.

Sonuç olarak, bizim ateizmin anarşist olmak için zorunlu bir şey olduğunu söylemediğimize dikkat edilmeli. Tam tersine. Kısım A.03.7'de tartıştığımız üzere, tanrıya veya bir tür dine inanan anarşistler de vardır. Örneğin, Tolstoy liberter fikirlerle samimi Hıristiyan inancını biraraya getirmiştir. Onun fikirleri, Proudhon'unkilerle birlikte, 1933'de anarşist Dorothy Day ve Peter Maurin tarafından kurulan ve bugün hâlâ faal olan Katolik İşçi örgütünü etkilemiştir. Bugünkü küreselleşme karşıtı hareket içerisinde faal olan anarşist aktivist Starhawk'ın önde gelen bir Pagan olmakla herhangi bir sorunu yoktur. Ancak, çoğu anarşiste göre, Emma Goldman'ın ifade ettiği gibi "tanrıları yadsıması aynı zamanda insanın ve insan sayesinde de yaşasın yaşam, amaç ve güzellik'in en güçlü olumlaması" olduğu için, bu fikirler onları mantıksal olarak ateizme götürür (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 248).

A.3 Anarşizm Çeşitleri Nelerdir?

Anarşistler, bazı temel fikirleri tümü paylaşmakla beraber, insan hürriyetine en uygun ekonomik düzenlemeler konusundaki görüşlerine dayanılarak bazı geniş kategorilerde sınıflandırılabilirler. Ancak tüm anarşist görüşler temel bir yaklaşımı paylaşırlar. Rudolf Rocker'ın sözleriyle:

"Sosyalizmin kurucularıyla ortak olarak Anarşistler, tüm ekonomik tekellerin yıkılmasını; kullanımı hiçbir ayrım yapılmadan herkese açık olmak üzere, toprak ve üretim araçlarında ortak mülkiyeti talep ederler; çünkü kişisel ve toplumsal özgürlük, ancak herkese eşit ekonomik imkanların sağlanması temelinde tasavvur edilebilir. Bizzat sosyalist hareketin içinde [yer alan] Anarşistler, tarihte ekonomik sömürünün her zaman siyasi ve toplumsal baskı ile yan yana bulunması nedeniyle, kapitalizme karşı savaşımın siyasi gücün tüm kurumlarına karşı savaşım olduğu görüşünü temsil ederler. İnsanın insan tarafından sömürüsü ile insanın insan üstündeki tahakkümü birbirinden ayrılamaz ve her biri diğerinin koşuludur"(Anarko-Sendikalizm, s. 62-3).

İşte bu genel çerçeve içinde anarşistler görüş ayrılıklarına sahiptirler. Her ne kadar her birinin ekonomik düzenlemeleri tamamı ile birbirini dışlamasa da, temel ayrım "bireyci" ve "toplumsal" anarşistler arasındadır. Bunlardan toplumsal anarşistler (komünist-anarşistler, anarko-sendikalistler ve benzerleri) her zaman geniş bir çoğunluğu oluştururken, bireysel anarşizm ise genel olarak ABD ile sınırlı kalmıştır. Bu kısımda anarşist hareket içinde yer alan bu ana akımlar arasındaki farkları ortaya koyacağız. Az ileride anlaşılacağı üzere, hem toplumsal hem de bireyci anarşistler devlet ve kapitalizme karşı çıkarken, özgür toplumun doğası (ve buna nasıl ulaşılacağı) konusunda birbirlerinden farklılaşırlar. Kısacası, toplumsal anarşistler, toplumsal sorunlara komünal çözümler bulunmasını ve iyi bir toplumun (yani bireysel özgürlüğü koruyan ve geliştiren bir toplumun) komünal bakış açısının olması gerektiğini savunurlar. Bireyci anarşistler ise, isimlerinden de anlaşılacağı üzere, bireysel çözümlerin taraftarıdırlar ve yine iyi bir toplumun bireysel bakış açısına sahip olması gerektiğini savunurlar. Ancak, bu okulların ayrılıklarının onların ortak noktalarını gölgelemesine müsade etmemeliyiz; yani bireysel özgürlüğü azamileştirme, devlet ve kapitalist hakimiyet ile sömürüyü sona erdirme istekleri.

Bu belli başlı anlaşmazlıklara ek olarak anarşistler sendikalizm, pasifizm, "yaşamtarzı", hayvan hakları ve diğer bazı konularda da görüş ayrılıklarına sahiptirler; ancak, bunlar önemli olmakla beraber sadece anarşizmin farklı yönleridirler. Bazı temel fikirler hariç olmak üzere, anarşist hareket (aynen yaşamın kendisi gibi) devamlı bir değişim, tartışma ve düşünce süreci içindedir --özgürlüğe oldukça fazla değer veren bir hareketten bekleneceği üzere.

Kağıtlarımızı açık oynamak için, bu SSS [Sıkça Sorulan Sorular]'ın yazarları kendilerini anarşizmin "toplumsal" kanadı içine yerleştirmektedirler. Bu, bizim bireyci anarşizmle ilintili birçok önemli fikri göz ardı edeceğimiz anlamına gelmez, biz sadece hem bireysel özgürlüklerin var olması için gerekli güçlü bir temeli oluşturmakta, hem de bizim yaşamayı arzuladığımız toplumu daha yakından temsil etmesi noktalarında, toplumsal anarşizmin modern toplum için daha uygun olduğu görüşündeyiz.

A.3.1 Bireyci ve Toplumsal Anarşistler Arasındaki Ayrımlar Nelerdir?

Her ne kadar bu iki kampta yer alan anarşistler diğer kampın önerilerinin bir çeşit devlet yaratılmasıyla sonuçlanacağını iddia etseler de, toplumsal ve bireyci anarşistler arasındaki farklılıklar çok büyük değildir. Her ikisi de devlet-karşıtı, otorite-karşıtı ve anti-kapitalist'dir. Temel farklılıkları iki yönlüdür.

Birincisi, hemen, şu anda yapılması gereken eylem yöntemleriyle (ve anarşinin ortaya çıkacağı tarzla) ilgilidir. Bireyciler, genellikle --yardımlaşma bankaları, birlikler, komünler gibi-- eğitim ve alternatif kurumların oluşturulmasını tercih ederler. Grev ve diğer şiddet-dışı toplumsal protesto biçimlerini genellikle desteklerler (kira grevleri, vergilerin ödenmemesi vb.). Onlar, bu tip faaliyetlerin mevcut toplumu giderek hükümetsizliğe, böylece de anarşist bir topluma doğru geliştireceğini iddia ederler. Asıl olarak devrimci değil, evrimcidirler ve toplumsal anarşistlerin devrimci durumlar yaratmak için doğrudan eylem kullanma yöntemlerini onaylamazlar. Onlara göre devrim, kapitalist mülkiyete el koymayı, yani otoriter araçların kullanılmasını gerektirdiği için anarşist ilkelerle çelişir. Bunun yerine, (yardımlaşma bankaları ve kooperatifler çerçevesinde temellendirilen) yeni ve alternatif bir ekonomik sistemin araçlarıyla mülkiyet tarafından toplumdan çalınan zenginliğin topluma geri iade edilmesini hedeflerler. Anarşizmin el koymayla değil, reform aracılığıyla meydana gelmesiyle genel "toplumsal tasfiye" [liquidation] kolaylaşacaktır.

Toplumsal anarşistlerin çoğu eğitimin ve (liberter birlikler gibi) alternatifler yaratılmasının gerekliliğini kabul ederler, ancak bunların kendi başlarına yeterli olmadığına inanırlar. Her ne kadar toplumsal mücadelelerle kapitalizmin içinde gerçekleştirilecek reformların liberter eğilimleri arttırmasının önemini gözardı etmeseler de, kapitalizmin parça parça reforme edilerek anarşizme dönüştürülebileceğini de düşünmemektedirler. Aynı zamanda otoriteyi (ister devlet olsun, isterse kapitalist) yıkmanın otoriterce olmadığından hareketle, devrimin anarşist ilkelerle çatışma içinde olduğunu da düşünmezler. Yani, toplumsal devrimle kapitalist sınıfın tasfiye edilmesi ve devletin yıkılması; büyük bir çoğunluğu yöneten ve sömürenlere karşı yürütüldüğü için doğası itibariyle otoriter değil, liberter bir harekettir. Kısacası, toplumsal bir devrimle kapitalist sistemi yıkmayı çabalarken sistemin içindeki liberter eğilimleri güçlendirmeye çalışan toplumsal anarşistler, genellikle evrimci ve devrimcilerdir. Ama bazı toplumsal anarşistlerin tamamen evrimci olmasından anlaşılacağı üzere, bu farklılık toplumsal anarşistleri bireycilerden ayıran en önemli farklılık değildir.

İkinci temel ayrım noktası ise önerilen anarşist ekonominin biçimiyle ilgilidir. Bireyciler, toplumsal anarşistlerin ihtiyaç-temelli sisteminin yerine, bölüşümün [dağıtımın] piyasa-temelinde yapıldığı bir sistemi tercih ederler. Her ikisi de mevcut kapitalist mülkiyet sisteminin ortadan kaldırılması gerektiği konusunda hemfikirdir ve kullanım hakları mülkiyet haklarının yerini almalıdır (yani rant, faiz ve kârın --ya da bireysel anarşistlerin bu kutsal olmayan üçlemeyi adlandırırken tercih ettikleri isimle "tefecilik"in [usury]-- ortadan kaldırılması). Aslında, her iki akım da Proudhon'un klasik çalışması Mülkiyet Nedir?'i takip ederek, özgür toplumda kontrolün [possession, kontrol hakkı, zilyet] mülkiyetin yerini alması gerektiğini savunurlar (anarşistlerin mülkiyet hakkındaki görüşlerinin tartışması için Kısım B.03'e bakınız).

Ancak, bu kullanım-hakları anayapısı içinde anarşizmin iki okulu farklı sistemler önerirler. Toplumsal anarşistler genellikle komünal (ya da toplumsal) sahiplik ve kullanımı savunurlar. Bu kullandığınız şeylerin yaratılmasında kullanılanlar hariç, kullandığınız şeyler için kişisel sahipliliğin hala var olduğu, ancak üretim ve bölüşüm araçlarında toplumsal sahipliliğin olduğu bir sistemi ifade eder. Bu nedenle, "kolunuzdaki saat sizindir, ancak saat fabrikası insanlara aittir". Berkman, "fiili kullanımın yegane ünvan olacak --sahiplilik değil ama kontrol için" diye devam eder. "Örneğin, kömür işçilerinin örgütü kömür ocaklarının başında olacak; ancak sahibi olarak değil de işleten bir mümessil [agency] olarak ... Topluluğun çıkarları doğrultusunda işbirliğiyle idare edilen kolektif sahiplik, kâr [güdüsüyle] yönetilen özel kişisel mülkiyetin yerini alacaktır" (Anarşizm Nedir?, s. 217).

Bu sistem işçilerin kendinden yönetimine [özyönetim, işçilerin kendi kendilerini yönetmesi] ve (çoğu toplumsal anarşiste göre) emeğin ürününün serbest paylaşımına (yani paranın olmadığı bir ekonomik sisteme) dayanır. Bunun sebebi, "her şeyin karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğu, her üretim dalının geriye kalanlarla sıkı sıkıya kenetlendiği endüstrinin günümüzdeki durumunda, endüstrinin ürünleri için ayrı ayrı kökenler iddia etme girişiminin savunulamaz bir şey olmasıdır". Bu veriliyken, "birikmesi için tümünün katkı yaptığı zenginlik içerisinde her birinin payını takdir etmek" imkansızdır; dahası, "emek aletlerinin ortaklaşa sahiplenilmesi beraberinde zorunlu olarak ortak emeğin meyvelerinden de ortaklaşa zevk alınmasını getirir" (Kropotkin, Ekmeğin Fethi, s. 45 ve s. 46). Bununla toplumsal anarşistler basitçe herkesçe üretilen toplumsal hasılanın [ürünün] herkes[in erişimine açık] olacağını ve üretken bir şekilde topluma katkıda bulunan her bireyin ihtiyacı olanı alabileceğini ifade ederler (Kısım I.02.2'de tartıştığımız üzere, bu ideale ne kadar çabuk ulaşabileceğimiz tartışmalı olan bir noktadır). Karşılıkçılar [mutualists] gibi bazı toplumsal anarşistler, bu tip bir liberter (veya özgür) komünizm sisteminin karşısındadırlar, ancak genel olarak toplumsal anarşistlerin ezici çoğunluğu paranın, dolayısıyla da alım-satımın sona ermesini sabırsızlıkla beklemektedir. Ancak, hepsi, anarşinin "kapitalistlikle ve mülkiyetle ilgili sömürünün her yerde sona ermesi"ni ve "ücret sisteminin" --{ister Proudhon gibi} "eşit ve adil bir değişim{le}" olsun isterse (Kropotkin gibi) özgür paylaşmla olsun-- "lağvedilmesi"ni ifade ettiğini kabul eder (Proudhon, Genel Devrim Fikri, s. 281).

Bunun tersine, bireyci anarşistler (karşılıkçılara benzer şekilde) bu kullanım-hakları sisteminin işçilerin emeğinin ürününü de içermesini kabul etmezler. Bireyci anarşistler, toplumsal sahipliğin yerine, işçilerin kendi üretim araçlarına sahip olacağı, emeklerinin ürününü serbestçe diğer işçilerle değişebilecekleri, daha piyasa temelli bir sistem önerirler. Kapitalizmin aslında serbest piyasa olmadığını iddia ederler. Aksine, kapitalistler, ekonomik ve toplumsal iktidarlarını oluşturmak ve korumak için (gerçek diğer bir deyişle emekçi sınıfı için piyasa disiplini, yönetici sınıf için ise devlet yardımı), devlet aracılığıyla [adeta] piyasayı zincire vurmuştur. Devletin yarattığı bu (para, toprak, dış ticaret tarifesi ve patent) tekelleri ve kapitalist mülkiyet ilişkilerinin devletçe uygulanması, ekonomik eşitsizlik ve sömürünün kaynağıdır. Hükümetin ortadan kaldırılmasıyla, gerçek serbest rekabet kapitalizm ile kapitalist sömürünün sona ermesine neden olacak, bunu güvence altına alacaktır (bu argümanın mükemmel bir özeti için bakınız, Benjamin Tucker'ın Devlet Sosyalizmi ve Anarşizm).

Bireyci anarşistler (toprak hariç) üretim araçlarının bireysel emeğin ürünü olduğunu öne sürerek, bu nedenle insanların isterlerse kullandıkları üretim araçlarını satabilmeleri gerektiğini savunurlar. Ancak kapitalist mülkiyet haklarını redderek, onun yerine "ikamet [occupancy, işgal, kullanmak amacıyla ele geçirilmesi] ve kullanım" sistemini desteklerler. Eğer üretim araçları, örneğin toprak, kullanılmıyorsa yeniden ortak mülkiyete dönüştürülür ve diğerlerinin kullanımına sunulur. Karşılıkçılık denilen bu sistemin üretimin işçilerce kontrolüne ve kapitalist sömürü ile tefeciliği sona ermesine neden olacağını düşünürler. Bunun sebebi ise "ikamet ve kullanım" rejiminin, mantıksal ve pratik olarak, ücretli emeğe uygun hale getirilememesidir. Eğer bir işyerinin onu işletecek bir gruba ihtiyacı varsa, o halde onu kullanacak bir grup tarafından sahiplenilmelidir. Eğer bir birey ona sahip olduğunu iddia ederse ve gerçekte bir kişiden fazla kişi kullanıyorsa, o halde "ikamet ve kullanım" açıkça ihlal edilmektedir. Aynı şekilde, [işyerinin] sahibi işyerini kullanmak için başkalarını istihdam ederse, o halde patron işçilerin emeğinin ürününe el koyabilir, böylece de emeğin tüm ürünü alması düsturu ihlal edilir. Bu nedenle, bireyci anarşizmin ilkeleri anti-kapitalist sonuçlara işaret eder (bakınız Kısım G.03).

Bu ikinci ayrım en önemli olanıdır. Bireyci, bir topluluğa katılmaya zorlanmaktan ve böylece özgürlüğü (diğerleriyle serbestçe değişim yapma) kaybetmekten çekinir. Max Stirner bu durumu iyi saptamıştır: "beni bir başkasına, yani genellik ya da kolektiviteye daha fazla bağımlı hale getirir... {bu ise} üzerimde serbest hareketimi sınırlayan egemen bir gücün oluşması durumudur. Komünizm doğru bir şekilde bireysel mülk sahiplerden çektiğim baskıya karşı isyan eder; ama bundan daha korkunçu ise kolektivitenin ellerine verdiği kudrettir" (Biricik ve Kendisi, s. 257). Benzer şekilde Proudhon komünizmde komünün mülk sahibi haline geldiğini, bu nedenle kapitalizm ile komünizmin her ikisinin de mülkiyete ve otoriteye dayandığını söyleyerek, komünizm aleyhinde konuşur (Mülkiyet Nedir? adlı kitabının "Komünizmin ve mülkiyetin özellikleri" adlı kısmına bakınız). Bu nedenle, bireyci anarşistler, komünizmin bireyi toplum veya komüne tabi kıldığı noktasından hareketle, toplumsal sahipliğin bireysel özgürlükler için tehdit oluşturduğunu söyler. Yine toplumsallaşma, bireysel ahlakı dikte etmesinin yanı sıra "toplum"un işçiye ne üretmesi ve emeğinin ürününden ne alması gerektiğini söylemesi nedeniyle emeğin kontrolünü fiili olarak imkânsız kılacağından çekinirler. Gerçekte komünizmin (ve genelde toplumsal sahipliğin), patronların otoritesi ve sömürüsü yerine, "toplum" tarafından yapılanı koyması nedeniyle kapitalizme benzer olacağını söylerler.

Söylemek gereksiz, ancak toplumsal anarşistler bu görüşleri kabul etmezler. Stirner ve Proudhon'un yorumlarının tamamen doğru olduğunu, ancak bunların sadece otoriter komünizm hakkında [geçerli olduğunu söylerler]. Kropotkin'in söylediği gibi, "1848 ve öncesinde [komünizm] kuramı, Proudhon'un bunun hürriyet üstündeki etkileri hakkındaki güvensizliğini tamamen haklı çıkaracak şekilde ileri sürülmüştü. Eski Komünizm fikri, yaşlıların ya da bilim adamlarının katı kurallarla rahipleri yönlendirdiği ruhban komünlerine ait bir düşüncesiydi. Eğer insanlık böyle bir komünizme doğru yönelseydi, hürriyet ve bireysel enerjinin son kırıntıları da yok edilmiş olacaktı" (Kendiniz İçin Davranın, s. 98). Kropotkin daima komünist-anarşizmin 1870'lerde başlayan yeni bir gelişme olduğunu ve onu bilemeyecekleri için Proudhon ile Stirner'in uyarılarının ona karşı söylenmiş kabul edilemeyeceğini savundu.

Toplumsal anarşistler, bireyin topluma tabi olmasının aksine, komünal sahipliğin, her ne biçim almış olursa olsun mülk sahibinin gücünü ortadan kaldırarak, yaşamın tüm yönlerinde bireysel hürriyeti korumak için gereken ana çerçeveyi oluşturacağını savunurlar. Bunun yanı sıra, komünist anarşistler, tüm bireysel "mülkiyet"in yokedilmesi görüşünün aksine, bireysel malların [possessions] ve bireysel alanın öneminin farkındadırlar. Bu nedenle Kropotkin komünizmin, "hep aynı evin içinde yaşamayı gerektiren ...ve bu nedenle de hep aynı 'erkek ve kız kardeşler'le birarada olmayı zorunlu kılan ... bir aile modeline benzer şekilde toplumu yönetme arzusunun, ... her bireye olabildiğince özgürlük ve ev hayatı sağlamayı garantilemeyi denemenin aksine, herkese 'büyük aile'yi dayatmasının en büyük hatası" olduğunu söyler (Küçük Topluluk Deneyimleri ve Neden Başarısız Oldular, s. 8-9). Anarşist-komünizmin amacı, yine Kropotkin'den alıntılarsak, "biçilen veya imal edilen ürünün, kendi evinde nasıl arzularsa öyle tüketmesi serbestliğini tanıyacak şekilde herkesin kullanımına" sunmaktır (Anarşizmin Sosyalist Düşüncenin Evrimindeki Yeri, s. 7). Bu, bireysel zevk ve arzuların, --toplumsal anarşistlerin işçilerin kendinden yönetiminin yılmaz destekçileri olduğu noktasında, hem üretimde, hem de tüketimde-- böylece de bireyselliğin ifade edilmesini sağlayacaktır.

Bu nedenle, toplumsal anarşistlere göre, Bireyci Anarşistlerin komünizme karşı çıkmaları yalnızca devlet [komünizmine] veya otoriter komünizme karşı bağlamında geçerlidir ve komünist-anarşizmin temel doğasını ihmal eder. Komünist anarşistler bireyselliğin yerine topluluğu koymazlar, sadece bireyselliği savunmakta topluluğu kullanırlar. Bireyci Anarşistlerin çekindiği [gibi] "toplum"un bireyi kontrol etmesinin aksine, toplumsal anarşizm bireyselliğin ve bireyselliğin ifade edilmesinin önemini vurgularlar:

"Anarşist Komünisler tüm zaferlerin en değerlisini --bireysel hürriyet-- savunurken, dahası onu genişletir ve siyasal hürriyetin aksi takdirde aldatıcı olacağı sağlam temeline --ekonomik hürriyet-- yerleştirirler; tanrıyı, evrensel tiranı, kral tanrısını ve meclis tanrısını reddetmiş olan bireylerden, kendisini bahsedilenlerden daha korkunç bir tanrıya --Topluluk tanrısı-- tabi kılmasını veya onun sunağında [altar] kendi bağımsızlığından, iradesinden, zevklerinden feragat etmesini ve çarmıha gerilmiş tanrısına eskiden yaptığı asketizm01 yakarmalarını tekrarlamasını istemez. Aksine, ona 'birey özgür olmadıkça toplum da olamaz' der..." (Op.Cit., s. 14-15).

Bunun yanı sıra, toplumsal anarşistler gönüllü kolektifleştirmenin gerekliliğinin daima farkındadırlar. Eğer insanlar kendi başlarına çalışmak isterlerse bu sorun olmaz (Kropotkin'in Ekmeğin Fethi, s. 61 ve Kendiniz İçin Davranın, s. 104-105'e bakabilirsiniz; ayrıca Malatesta'nın Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s.99 ve a.103'e de bakılabilir). Bu vurgu toplumsal anarşistlerin ilkeleriyle veya onların arzuladıkları toplumun komünist doğasıyla hiçbir şekilde çelişmez, çünkü bu gibi istisnaların her ikisinin de dayandığı "kullanım hakları" sisteminde yeri vardır (kapsamlı bir tartışma için bakınız Kısım I.06.2). Ek olarak, toplumsal anarşistler için birlik [association, dernek] ancak onu oluşturan insanların faydasına var olur; o, insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak için işbirliği yapmasının bir aracıdır. Bu nedenle tüm anarşistler, anarşist toplumun temeli olarak özgür antlaşmanın önemine dikkat çekerler. Yani, tüm anarşistler Bakunin'in şu sözlerine katılır:

"Kolektivizm ancak kölelere dayatılabilir ve bu türden bir kolektivizm ancak insanlığın yadsıması olur. Özgür toplumda, kolektivizm yukardan dayatmayla değil, aşağıdan gelen kendiliğinden oluşmuş hareketlerce koşulların basıncıyla gerçekleşebilir" (Anarşizm Üstüne Bakunin, s. 200).

Eğer bireyciler kendi başlarına çalışmayı ve malları diğerleriyle değiştirmeyi arzularlarsa, toplumsal anarşistlerin buna hiç bir itirazı olmaz. Dolayısıyla bizim yorumumuz, bu iki anarşizm biçiminin birbirini tamamen dışlamadğıdır. Bireyci Anarşistler --komünist taraftarı [communistic] birlikler dahil olmak üzere-- bireylerin varlıklarını uygun gördükleri toplamalarınşekilde ortaklaşaı desteklerken, toplumsal anarşistler bireyin komün'e katılmama hakkını desteklerler. Ancak, eğer özgürlük adı altında bir birey başkalarını sömürmek için mülkiyet hakları talebinde bulunursa, toplumsal anarşistler "hürriyet" adı altında devletçiliği yeniden yaratma çabasının karşısında durmakta gecikmezler. Anarşistler yönetici olma "özgürlüğü"nü kabullenmezler. Luigi Galleani'nin sözleriyle:

"Bazılarının anarşizmin rahat pelerini altında tahakküm fikrini hoş karşılama eğilimi daha az karmaşık değildir ... Ancak, tahakkümün habercileri, kendi egoları adına bireyselliği başkalarının itaatkâr, teslim olmuş veya uyuşuk egoları üzerinde uygulamaya yeltenirler" (Anarşizmin Sonu Mu?, s. 40).

Dahası, toplumsal anarşistlere göre, üretim araçlarının satılabilmesi fikri anarşist toplumda özel mülkiyetin tekrar inşa edilebileceğini ima eder. Serbest piyasada bazıları başarılı olur, bazıları ise başarısız. Proudhon'un söylediği gibi, rekabette zafer en güçlü olanındır. Eğer bir kimsenin pazarlık gücü bir diğerinden daha azsa, o takdirde herhangi bir "serbest [özgür] değişim" güçlü tarafın faydasına olacaktır. Bu nedenle, piyasa --kapitalist olmayanı dahi-- refah ve güçteki eşitsizlikleri zamanla azaltma değil abartma eğilimi sergiler. Kapitalizmde, satacak yalnızca emek gücü olanlar sermayesi olanlardan daha zayıf konumda oldukları için, bu durum çok daha belirgindir, ancak bireyci anarşizm de etkilenecektir.

Böylece, toplumsal anarşistler, bireyci anarşist toplumun --iradesine rağmen-- adil değişimlerden uzaklaşarak gerisin geriye kapitalizme evrileceğini söylerler. Eğer olası gözüktüğü üzere "başarısız" rekabetçiler işsizliğe itilirse, hayatta kalmak için "başarılı" olanlara emeklerini satmak zorunda kalabilirler. Bu, otoriter toplumsal ilişkileri ve azınlığın "serbest sözleşmeler" yoluyla çoğunluk üstünde tahakkümünü yaratacaktır. Bu tip sözleşmelerin (ve buna benzer diğer başkalarının) zorla uygulanması, tüm olasılıklar göz önüne alındığında, "'savunma' başlığı altında devletin tüm işlevlerinin yeniden kurulmasının yolunu açar" (Peter Kropotkin, Anarşizm, s. 297).

Liberalizm ve serbest piyasa fikirlerinden en çok etkilenen anarşistlerden birisi olan Benjamin Tucker da tüm soyut bireycilik okullarının karşılaştığı sorunlarla --özellikle de "hürriyet"in bir ifadesi olarak otoriter toplumsal ilişkilerin kabul edilmesiyle-- yüz yüze geldi. Bunun nedeni mülkiyetin devlete olan benzerliğidir. Tucker'a göre devlet iki şeyle nitelendirilebilir: saldırganlık ve "verili bir alanda ve onun içerdiği herşeyle ilgili olarak, kendine tabii olanların daha eksiksiz bastırılması ve [etkin olduğu alanın] sınırlarınının daha da genişletilmesi ikili amacı için otorite varsayımı" (Kitap Yerine, s. 22). Öte yandan, patron ve toprak sahibi de belli bir alanda (ilgili mülkiyet) ve onun içerdiği herşeyle ilgili olarak (işçiler ve kiracı köylüler) otoriteye sahiptir. İlki diğerinin eylemlerini, aynen devletin yurttaşlarını ya da tebasını kontrol etmesi gibi kontrol eder. Diğer bir deyişle, bireysel mülkiyet aynı kaynaktan (belli bir alanda güce ve onu kullanma tekeline sahip olma) geldiği devletin yarattığı toplumsal ilişkileri aynen yeniden üretir.

Toplumsal anarşistler, Bireyci Anarşistlerin bireysel mülkiyeti kabul etmelerinin ve bireysel özgürlüğü bireyci kavramalarının, aslında otoriter/devletçi mizaçta olan toplumsal ilişkilerin yaratılmasıyla bireysel özgürlüğün inkâr edilmesine yol açabileceğini söylerler. Malatesta, "bireycilerin özgürlüğün soyut kavramına aşırı önem vererek, gerçek, somut özgürlüğün ancak dayanışma ve gönüllü işbirliğinin bir sonucu olduğunu hesaba katmakta veya bu konu üzerinde durmakta başarısız olduklarını" (Anarşist Devrim, s. 16) söyler. Böylece, örneğin nasıl yurttaşlık yurttaşı devlete karşı konumlandırıyorsa, ücretli emek de emeği patronla aynı tip bir ilişki içinde konumlandırır; yani tahakküm ve tabi olma ilişkisi. Kiracı köylü ve toprak sahibi arasında da aynı şey geçerlidir.

Bu tip bir toplumsal ilişki devletin diğer unsurlarını üretmekten öte bir şey yapamaz. Albert Meltzer'in dikkat çektiği gibi, bu ancak devletçi yansımalara yol açabilir, çünkü "Benjamin Tucker'ın okulu --bireysellik nedeniyle-- işverenlerin 'özgürlüğü'nü garanti altına almak için grevlere müdahale edecek olan bir polis gücünün gerekliliğini kabul etti. Bireyciler denilen bu okul polis gücünün, dolayısıyla hükümetin, gerekliliğini, hem de anarşizmin ana tanımı hükümetin olmamasını kabul eder" (Anarşizm: Lehine ve Aleyhine Argümanlar, s. 8). İşte kısmen bu nedenledir ki, toplumsal anarşistler bireysel hürriyeti korumanın en iyi aracı olarak toplumsal mülkiyeti savunurlar.

Bireyci mülkiyet kabul edildiğinde, bu sorunun üstesinden ancak (Tucker'in ekonomik fikirlerinin kaynağı olan) Proudhon'un birden çok işçi gerektiren durumlarda, işyerini işletmek için önerdiği kooperatifler kurulması ile gelinebilir. Bu, doğal olarak, toprak sahiplerini ortadan kaldıracak, toprak için "ikamet ve kullanma"nın desteklenmesini tamamlar. Ancak kaynağı kullananlar ona sahip olursa, bireysel mülkiyet (devletçilik/kapitalizm gibi) hiyerarşik bir otoriteye yol açmaz. Bu çözüm, Kısım G'de söylediğimiz gibi, Bireyci Anarşistlerce de kabul edilmiş gözüküyor. Örneğin Josep Labadie'yi oğluna yazdığı mektupta, ücretlie çalışmaktan ve "diğerlerinin tahakkümünden" bir an önce uzaklaşması çağrısı yaparken buluyoruz (Carlotta Abderson'un alıntısı, Tamamen Amerikalı Bir Anarşist, s. 222). Yine Wm. Garry Kline'ın doğru olarak söylediği gibi, ABD'li Bireyci anarşistler "servet açısında dikkate değer farklılıkların olmadığı, büyük ölçüde serbest çalışan [kendi işine sahip] insanlardan oluşan bir toplum düşünürler" (Bireyci Anarşistler, s. 104). Bu serbest çalışan toplum görüşüdür ki, onların fikirlerinin gerçek anlamda anarşist olmasını temin eder.

Bunun da ötesinde, bireyci anarşistler "tefeciliğe" saldırırken, piyasalara girmenin önünde doğal engeller oluşturan ve bu nedenle tefeciliği bir başka biçimde yeniden oluşturan sermaye birikimi sorununu göz ardı ederler (bakınız Kısım C.04, "Piyasaya neden büyük şirketler egemen olur?"). Böylece Tucker ve diğer Bireyci Anarşistlerin taraftarlığını yaptığı bankalardaki "serbest piyasa" uygulaması, (kooperatiflerden daha yüksek getiri sağlayacağı gözönüne alınırsa) kooperatif yatırımın yerine kapitalistlerin doğrudan ekonomik çıkarlarını gözeten, az sayıda bankanın hakimiyetine yol açabilir. Bu soruna tek yegâne gerçek çözümü, Proudhon'un önerdiği gibi bankalarda topluluğun sahipliğini ve yönetimini sağlamak olacaktır.

Kapitalist ekonomideki bu gelişmeleri fark etmeleri, toplumsal anarşistlerin, üretimin özgürce ilişkilenen [freely associated] ve kooperatif [ortaklaşmacı] olan emek tarafından komünalleştirilmesi [communalising] --ve böylece merkezsizleşmesi-- lehine bireyci anarşizmi reddetmesine yol açar. (Bireyci anarşistlerin fikirleri hakkındaki tartışma için bakınız Kısım G - "Bireyci anarşizm kapitalist midir?").

A.3.2 Farklı Toplumsal Anarşizm Çeşitleri Var mıdır?

Evet. Toplumsal anarşizmde dört ana eğilim vardır --karşılıkçılık [mutualism], kolektivizm, komünizm ve sendikalizm. Farklılıklar çok büyük değildir ve genellikle strateji temelindeki farklılıkları içerir. Karşılıkçılık ile diğer toplumsal anarşizm çeşitleri arasında ana bir fark vardır. Karşılıkçılık, bir piyasa sosyalizmi biçimi etrafında şekillenir --komünn bankaları sistemi aracılığıyla emeklerinin ürünlerini değişen işçi kooperatifleri. Bu karşılıklı banka ağı, "risk ve harcamalar çıkarıldıktan sonra, ... verilen borçlar üzerinde hiçbir faizin uygulanmadığı [bir tarzda], ... herhangi bir birey veya sınıfın özel avantajı için değil, herkesin faydası için tüm topluluk tarafından kurulacaktır". Böyle bir sistem, "onu uyguladığımız her yerde değişim ve krediye karşılıkçılığı katarak ve emeğin yeni bir yön kazanması, gerçekten demokratik hale gelmesi" nedeniyle kapitalist sömürü ve tahakkümü sona erdirecektir (Charles A. Dana, Proudhon ve "Halk Bankası" Düşüncesi, s. 44-45 ve s. 45).

Karşılıkçılık'ın toplumsal anarşizmdeki biçimi, karşılıklı bankaların bağımsız kooperatifler olması yerine yerel toplumca (ya da komünce) sahiplenilmesiyle bireyci biçiminden farklılaşır. Bu ise, onların kapitalistçe girişimler yerine kooperatiflere yatırım fonları sağlamasını sağlar. Bir başka fark ise, bazı toplumsal anarşist karşılıkçılar, liberter komünler federasyonunu bütünlemek için Proudhon'un "tarımsal-endüstriyel federasyon" dediği şeyin oluşumu destekler. Bu, "ticaret ve endüstride karşılıklı güvenliği" ve yollar, demiryolları vb. büyük ölçekli gelişmeleri "sağlaması ... planlanan bir konfederasyon"dur. "Belirli federal düzenlemelerin" amacı, "federe devletlerin {sic!} vatandaşlarını hem içerden hem de dışardan gelebilecek kapitalist ve finansal feodalizmden korumaktır". Çünkü, "siyasal hakkın ekonomik hakla desteklenmesi gerekir". Böylece, tarımsal-endüstriyel federasyon, toplumunun anarşist doğasının, piyasa değişimlerinin istikrarsızlaştırıcı (servette ve dolayısıyla güçte eşitsizlikleri artırabilen) etkilerinden sakınmasını sağlayacaktır. Bu çeşit bir sistem, "endüstrilerin kardeş olması; aynı bedenin parçaları olması; birisinin acısını diğerlerinin paylaşması" nedeniyle, dayanışmanın uygulamalı bir örneği olacaktır". "Bu nedenle, hep birlikte tükenmek ve karmaşıklığa düşmemek için, ortak refahın koşullarını karşılıklı garanti altına almak için federe hale gelmeliler ... Bu tip bir düzenleme onların hürriyetlerinden bir şey eksiltmeyecek, basitçe onların hürriyetine daha çok güvenlik ve kuvvet katacaktır" (Federasyon İlkesi, s. 70, s. 67 ve s. 72).

Toplumsal anarşizmin diğer biçimleri karşılıkçıların piyasalara verdiği desteği --kapitalist-olmayan [piyasalar] için olsa bile-- paylaşmazlar. Bunun yerine özgürlüğün en iyi şekilde üretimin komünal hale gelmesi, bilgi ile ürünlerin kooperatifler arasında serbestçe paylaşılması yoluyla sağlanacağına inanırlar. Diğer bir deyişle, toplumsal anarşizmin diğer biçimleri, karşılıkçılığın bireysel kooperatifler sistemi yerine, üretici birliklerinin ve komünlerin federasyonlarının ortak (ya da toplumsal) sahipliğine dayanırlar. Bakunin'in dediği gibi, "geleceğin toplumsal örgütlenmesi işçilerin, ilk olarak kendi sendikalarında, sonra komünlerde, bölgelerde, uluslarda ve nihayetinde uluslararası ve evrensel büyük federasyonlardaki özgür birliği veya federasyonuyla, tamamen aşağıdan yukarıya doğru olmalıdır"; "toprak, emek aletleri ve diğer tüm sermaye toplumun tümünün kolektif mülkü haline gelebilir; sadece işçiler tarafından, diğer bir ifade ile tarımsal ve endüstriyel birlikler tarafından kullanılabilir" (Michael Bakunin: Seçme Yazılar, s. 206 ve s. 174). Bireysel özgürlük ancak işbirliği ilkesini ayrı ayrı işyerlerinin ötesine genişletmekle azamileştirilebilir ve korunabilir (çoğu anarşistin piyasaya neden karşı çıktığı konusu için bakınız Kısım I.01.3). Görülebileceği üzere, bu açıdan Proudhon ile benzer bir zemini paylaşırlar. Endüstriyel konfederasyonlar, "bu gruplardan birinin mülkü olan ve çift taraflı bir sözleşme ile tüm ... federasyonun kolektif mülkü haline gelecek üretim aletlerinin karşılıklı kullanımını garanti edecektir. Bu yolla, gruplar federasyonu ... toplumun dalgalanan ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli üretim oranını düzenleyebilecektir" (James Guillame, Anarşizm Üstüne Bakunin, s. 376).

Bu anarşistler, karşılıkçıların kooperatiflerde işçilerin üretimde kendinden yönetimini [fikrini] desteklerler, ancak karşılıklı yardımlaşmanın ifade edilmesi için piyasanın değil, bu birliklerin [meydana getirdiği] konfederasyonların odak nokta olduğunu savunurlar. "Çeşitli fabrikalardaki işçilerin üretim aletleri üzerinde güçlükle kazandıkları kontrolü, kendisini 'korporasyon' [corporation] olarak adlandıran üstün bir güce devretmekte isteksiz olacakları" (Guillaume, a.y., s. 364) bilinirken, çalışma yeri otonomisi ve kendinden yönetim, tüm federasyonların temelini oluşturacaktır. Bu endüstri çapındaki federasyona ek olarak, herhangi belli bir endüstriyel federasyonun kendine özgü işlevi veya yetkisi dahilinde bulunmayan, ya da toplumsal boyutu olan işlerle ilgilenecek endüstriler-arası ve topluluk konfederasyonları da olacaktır. Yine bu da Proudhon'un karşılıkçı görüşleriyle benzerliklere sahiptir.

Toplumsal anarşistler, (tamamen bireyler tarafından kullanılanlar hariç olmak üzere) üretim araçlarının ortak mülkiyeti konusunda kesin bir kararlığa sahiptirler ve bireycilerin onları kullananların "satadabileceği" görüşünü reddederler. Bunun sebebi, daha önce de belirtildiği gibi, eğer bu yapılabilirse, kapitalizm ve devletçiliğin özgür toplumda ayak basacak bir yeri tekrar ele geçirecek olmasıdır. Ayrıca, diğer toplumsal anarşistler, karşılıkçıların, karşılıklı bankacılık sistemi aracılığıyla kapitalizmin reforme edilerek liberter sosyalizme dönüştürülebileceği fikrini de kabullenmezler. Onlara göre kapitalizm ancak toplumsal bir devrimle yerini özgür topluma bırakabilir.

Kolektivistler ile komünistler arasındaki temel fark, devrimden sonra "para"nın rolü üzerinedir. Anarko-kolektivistler üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin sona erdirilmesini anahtar olarak görürken, anarko-komünistler ise paranın ortadan kaldırılmasına temel kabul ederler. Kropotkin'in belirttiği gibi, kolektivist anarşizm "üretim için gerekli olan her şeyin emek grupları ve özgür komünler tarafından sahip olunduğu bir durumu ifade ederken, emeğin karşılığının verilmesinin {yani bölüşümün} yolu --komünist olsun ya da olmasın-- her grubun kendisince halledilecektir" (Anarşizm, s. 295). Yani hem komünizm hem de kolektivizm üretimi üretici birlikleri aracılığıyla aynı şekilde örgütlerken, üretilen malların nasıl dağıtılacağı konusunda farklılaşırlar. Komünizm serbest tüketime dayanırken, kolektivizm malların katkıda bulunulan emek ölçüsünde bölüşümüne dayanmaya daha uygundur. Ancak, çoğu anarko-kolektivist zamanla üretkenlik arttıkça ve topluluk hissi geliştikçe, paranın ortadan kaybolacağına inanır. Böylece her iki grup da sonunda toplumun komünist özdeyişteki --"herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre"-- gibi işleyeceği konusunda hemfikirdirler. Sadece bunun ne kadar çabuk gerçekleşeceği konusunda uyuşmazlar (bakınız Kısım I.02.2).

Anarko-komünistlere göre, devrimden sonra "komünizmin kurulma şansı kolektivizmden --en azından kısmen-- daha fazladır" (Op.Cit., s. 298). Onlar, kolektivizmin, "üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırarak [işe] başlaması ve eşitsizliklerin yeniden oluşması demek olan sarf edilen emeğe göre ücretlendirme sistemine tekrar dönerek kendi [oluşumunu] derhal tersine çevirmesi" nedeniyle, komünizme doğru ilerlemenin asli olduğuna inanırlar (Alexander Berkman, Anarşizm Nedir?, s. 298). Komünizme ne kadar hızlı ilerlenirse, yeni eşitsizliklerin gelişmesi ihtimali o ölçüde az olacaktır. Söylemek gereksiz, ancak bu duruşlar aslında o kadar farklı değildir; pratikte anarşizmi uygulayacakların siyasi bilinç düzeyleri ve toplumsal devrimin gereksinimleri, her alanda hangi sistemin uygulanacağını belirleyecektir.

Sendikalizm, toplumsal anarşizmin bir diğer belli başlı biçimidir. Anarko-sendikalistler, aynen diğer sendikalistler gibi, anarşist fikirlere dayanan bir endüstriyel birlik [sendika] hareketi oluşturmak istemektedirler. Bu nedenle, [kapitalizmi] yıkacak ölçüde güçlü olana değin, kapitalizmde reformlar yapmak için doğrudan eylemi kulllanacak, merkezsizleşmiş, federe birlikleri savunurlar. Pek çok açıdan anarko-sendikalizm, anarşistlerin işçi hareketi içinde çalışmasının ve geleceğin özgür toplumunu önceden canlandıracak birlikler yaratmalarının önemini vurgulayan kolektivist-anarşizmin yeni bir biçimi olarak görülebilir.

Yani anarko-sendikalistler, kapitalizm altında dahi "özgür üreticilerin özgür birliklerini [association, dernek]" yaratmayı amaçlarlar. Bu birliklerin "anarşizmin pratik okulu" olarak işlev göreceğini düşünürler ve Bakunin'in işçi örgütlerinin devrim öncesi dönemde "sadece fikirleri değil, aynı zamanda bizzat geleceğin gerçeklerini" yaratmaları gerektiği saptamasını da oldukça ciddiye alırlar.

Diğer tüm toplumsal anarşistler gibi anarko-sendikalistler de, "Sosyalist ekonomik düzenin hükümet kararnameleri ve yasalarıyla yaratılamayacağına, aksine ancak üretimin her dalında işçilerin elleri ve beyinleriyle dayanışmacı ortak çalışması sonucu gerçekleşebileceğine kanaat getirmişlerdir; yani --ayrı ayrı grupların, fabrikaların ve endüstri dallarının genel ekonomik organizmanın bağımsız üyeleri oldukları ve özgür karşılıklı anlaşmalar temelinde topluluğun faydasına üretim ile ürünün paylaşılmasını sistematik bir şekilde devam ettirdikleri bir biçim altında, üreticilerin bütün fabrikaların yönetimini üstlenmesiyle" (Rudolf Rocker, Anarko-Sendikalizm, s. 55).

Yine, tüm toplumsal anarşistler gibi, anarko-sendikalistler de birliklerin beraberinde getirdiği kolektif mücadele ve örgütlenmeyi anarşizmin okulu olarak görürler. Eugene Varlin'in (Paris Komününün sonunda katledilen, Birinci Enternasyonal'de aktif olan bir anarşist) ifade ettiği gibi, birlikler [unions] "insanları grup yaşamına aşina kılmak ve böylece onları daha genişletilmiş toplumsal örgütlenmeye hazırlamak gibi büyük bir avantaja" sahiptirler. "Onlar, insanları birbirleriyle meşgul olmaya ve birbirlerini anlamaya alıştırmakla kalmaz, kolektif bir perspektifle kendi başlarına örgütlenmeye, tartışmaya ve mantık yürütmeye aşina yapar". Dahası, kapitalist sömürü ve tahakkümü hemen şimdi burada hafifletmenin yanı sıra, birlikler aynı zamanda "geleceğin toplumsal yapısının [edifice] doğal unsurlarını oluştururlar; kolaylıkla üretici birliklerine [association] dönüştürülebilirler; toplumsal bileşenlerin ve üretim örgütlenmesinin işlemesini sağlarlar" (Julian W. Archer'in alıntısı, Fransa'da Birinci Enternasyonal,1864-1872, s. 196).

Sendikalistler ile diğer devrimci toplumsal anarşistler arasındaki fark oldukça küçüktür ve tamamen anarko-sendikalist birlikler sorunu etrafında şekillenir. Kolektivist anarşistler, "kitlelerin toplumsal (ve bunun sonucunda, anti-siyasal) gücünün ... gelişimini ve örgütlenmesi"ni ağlamak amacıyla, işçi hareketi içerisinde liberter birlikler kurulmasının önemli olduğuna katılırlar (Bakunin, Michael Bakunin: Seçme Yazılar, s. 197). Komünist anarşistler de genelde emek hareketinin içinde çalışmanın önemini kabullenmekle beraber, sendikalist organizasyonların mücadele içinde işçilerce yaratılacağına inanırlar; "isyan ruhu"nun canlandırılmasının sendikalist birlikler oluşturmaktan ve daha önemli olduğunu düşünür ve işçilerin bunlara katılacağını ümit ederler (tabii ki, anarko-sendikalistler de bu tip otonom mücadeleyi ve örgütlenmeyi desteklerler, dolayısıyla farklar büyük değildir). Komünist-anarşistler keza işyerine fazla vurgu yapmazlar, çünkü [onlara göre] bu mücadele kadar işyeri dışındaki hiyerarşi ve tahakküme karşı mücadele de önemlidir (anarko-sendikalistlerin çoğu buna katılacaktır, ancak bu genelde sadece bir vurgu sorunudur). Komünist-anarşistlerin pek azı emek hareketinin reformist doğası nedeniyle, onun içinde uğraş vermenin gereksizliğine değinirler, ancak bunlar küçük bir azınlıktır.

Hem komünist, hem de kolektivist anarşistler tamamı ile saf anarşist örgütler içinde birlik olmanın gerekliliğini kabul ederek, bunu belirginleştirmek ve diğerlerine iletmek için anarşistler olarak birlikte çalışmanın zaruri olduğunu düşünürler. Sendikalistler, anarşist grup ve federasyonların önemini sıklıkla reddederler, onlara göre devrimci endüstriyel ve topluluk birlikleri kendi başlarına yeterlidir. Sendikalistler, anarşist ve birlik [sendika] hareketlerinin tek bir oluşuma indirgenebileceğini düşünürler, ancak birçok diğer anarşist buna kabul etmez. Sendikalist Anarşistlerin, fikirleri olmayanlar, sendikacılığın reformist doğasına dikkat çekerek, sendikalist sendikaların devrimci karakterinin devam ettirilmesi için anarşistlerin [sendikalar] içinde anarşist grup ve federasyonun bir parçası olarak çalışması gerektiğini vurgularlar. Sendikalist olmayanların çoğu, anarşizmin ve sendikalizmin kaynaşmasını [fusion], her iki hareketin de kendi görevlerinde başarısız olmasına yol açacak potansiyel bir karışıklık kaynağı olarak görürler. Anarko-sendikalizm hakkında ayrıntılar için bakınız Kısım J.03.8 (ve çoğu anarşistin neden onun yönlerini reddettiği hakkında Kısım J.03.9). Sendikalist olmayan anarşistlerin, işçilerin kolektif mücadelesinin ve örgütlenmesinin gerekliliğini reddetmedikleri vurgulanmaladır (bu konu için, özellikle de Marksist efsane için, bakınız Kısım H.02.8).

Pratikte, anarko-sendikalistlerin çok azı anarşist federasyonlara gereksinim olduğu fikrini toptan reddeder, öte yandan pek az anarşist tamamen anti-sendikalisttir. Örneğin Bakunin hem anarko-komünist hem de anarko-sendikalist fikirlere esin kaynağı olmuştur; Kropotkin, Malatesta, Berkman ve Goldman gibi anarko-komünistler de hep anarko-sendikalist hareket ve fikirlere sempati ile yaklaşmışlardır.

Toplumsal anarşizm çeşitleri üzerine daha ileri okumalar için şunları önerebiliriz: karşılıkçılık genellikle Proudhon'un, kolektivizm Bakunin'in, komünizm Kropotkin, Malatesta, Goldman ve Berkman'ın çalışmaları ile özdeşleşmiştir. Sendikalizm ise "ünlü" isimlerin çalışmalarından ziyade mücadele içindeki emekçilerin bir ürünü olması nedeniyle bir şekilde farklıdır (her ne kadar bu akademisyenlerin George Sorel'i sendikalizmin babası olarak adlandırılmasını engellemese de --o da var olan bir sendikalist hareket hakkında yazmıştır aslında. Emekçi sınıfların kendi fikirlerini geliştireceği fikri genelde havada kalmaktadır). Ancak, Rudolf Rocker genellikle önde gelen anarko-sendikalist kuramcı [olarak] kabul edilir, yine Fernand Pelloutier ve Emile Pouget'in çalışmaları da anarko-sendikalizmi anlamak için temel okumalar arasında sayılır. Toplumsal anarşizmin gelişiminin ve önde gelenlerinin temel çalışmalarının mükemmel bir özeti için, Daniel Guerin'in Ne Tanrılar Ne Efendiler antolojisinden daha iyisi yoktur.

A.3.3 Yeşil Anarşizmin Hangi Çeşitleri Vardır?

Ekolojik krize çözüm olarak anarşist fikirlerin öne sürülmesi bugünkü anarşizm biçimleri içinde yaygın bir düşünüş tarzıdır. Bu eğilim, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına ve Peter Kropotkin ile Elisee Reclus'un çalışmalarına kadar geri gider. Örneğin [Reclus], "yerküre ile beslediği insanlar arasında gizli bir ahenk vardır ve ihtiyatsız toplumlar bu ahengi ihlal ettiklerinde, sonunda daima bundan pişmanlık duyarlar" der. Benzer şekilde günümüz anarşistlerin hiçbiri onun şu yorumuna katılmazlık etmeyecektir: "gerçekten uygar erkek {ve kadın} kendi doğasının herkesin ve doğanın çıkarıyla bağlı olduğunu anlar. O, atalarının sebep olduğu zararı onarır ve nüfuz alanını [domain] iyileştirmek için çalışır" (George Woodcock'un alıntısı, "Giriş", Marie Fleming, Özgürlüğün Coğrafyası, s.15).

Kropotkin ise, anarşist toplumun, hem el ve zihin emeğini bütünleştirecek, hem de endüstri ile tarımın merkezsizleştirecek ve bütünleştirecek bir topluluklar konfederasyonuna dayanacağını söyler (klasik eseri Tarlalar, Fabrikalar ve Atölyeler'e bakınız). Ekonominin "küçük güzeldir" fikri (E.F. Schumacher'in Yeşil klasiğinin başlığını kullanırsak), yeşil hareket haline gelecek şey tarafından benimsenmeden 70 yıl kadar nce öne sürülmüştü. Bunun yanı sıra, Karşılıklı Yardımlaşma'da Kropotkin, türlerin kendi içindeki ve kendileriyle çevreleri arasındaki işbirliğinin, onlar için rekabetten genellikle daha faydalı olduğunu ortaya koymuştur. Kropotkin ile beraber William Morris ve Reclus kardeşlerin (Kropotkin gibi her ikisi de dünyaca tanınmış coğrafyacılardı) ve birçok diğerlerinin çalışmaları, anarşistlerin ekolojik konulardaki güncel ilgisinin temellerini atmıştır.

Ancak, her ne kadar klasik anarşizmde ekolojik doğa temalarının çoğu varsa da, ekolojik düşünce ile anarşizm arasındaki benzerliklerlerin öne çıkması görece yakın zamanda olmuştur (özellikle Murray Bookchin'in "Ekoloji ve Devrimci Düşünce" adlı makalesinin 1965'te yayınlanmasından sonra). Aslında, Murray Bookcin'in fikir ve çalışmalarının, ekolojiyi ve ekolojik konuları anarşizm ile anarşist ideallerin kalbine ve analizi yeşil hareketin birçok yönüne yerletirdiğini söylemek abartı olmayacaktır.

Yeşil anarşizmin (eko-anarşizm diye de adlandırılır) çeşitlerini tartışmadan önce, anarşizm ile ekoloji arasındaki ortak noktaların tam olarak neler olduğundan bahsetmek faydalı olacaktır. Murray Bookchin'den alıntı yapacak olursak, "hem ekolojistler hem de anarşistler kendiliğindenliğe [spontaneity] vurgu yaparlar" ve "hem ekolojistler hem de anarşistler için devamlı-artan bütünlük büyüyen farklılaşmayla başarılır. Genişleyen bütün, parçalarının çeşitlenmesi ve zenginleşmesi ile yaratılır". Bunun da ötesinde,"aynen ekolojistlerin eko-sistemin alanını genişletmeyi ve türler arasındaki özgür karşılıklı etkileşimi yaygınlaştırmayı amaçlaması gibi, anarşistler de toplumsal tecrübelerin alanını genişletmeyi ve gelişmesi önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmayı amaçlarlar" (Kıtlık Ötesi Anarşizm, s. 36).

Böylece anarşistlerin özgür gelişim, merkezsizleştirme, çeşitlilik ve kendiliğindenlik konularındaki ilgileri ekolojik fikir ve ilgilere de yansımıştır. Hiyerarşi, merkezileşme, devlet ve refahın yoğunlaşması, çok çeşitliliği, bireylerin ve onların topluluklarının özgür gelişimini doğal olarak engeller, böylece de toplumsal eko-sistemin yanı sıra insan toplumlarının bir parçası olduğu fiili eko-sistemleri zayıflatır. Bookchin'in belirttiği gibi, "ekolojinin yeniden yapılandırmaya yönelik mesajı ... çeşitliliği korumamız ve teşvik etmemiz"dir, ancak modern kapitalist toplum içinde "(t)üm kendiliğinden olan, yaratıcı olan ve bireysel olan şeyler standartlaştırılmış, düzenlenmiş ve kitleselleştirilmiş [olanla] çevrelenmiştir" (Op. Cit., s. 35 ve s. 26). Yani, anarşizm, bireysel ve toplumsal yaşamın özgürce gelişmesini ve doğada giderek çeşitli hale gelmesini sağlamak amacıyla bireyleri ve toplulukları güçlendirmeyi, siyasi, toplumsal ve ekonomik gücü merkezsizleştirmeyi amaçladığı için pek çok açıdan ekolojik fikirlerin topluma uygulanması olarak düşünülebilir. Bu nedenledir ki Brian Morris şöyle demektedir: "ekolojiyi --samimi ve gerçek bir şekilde-- bütünleyen ve --önceden olduğu gibi-- tamamen onunla bağlanan tek siyasal gelenek anarşizminkidir" (Ekoloji ve Anarşizm, s. 132).

Peki, ne gibi yeşil anarşizm çeşitleri vardır? Her ne kadar modern anarşizmin tüm biçimleri kendilerinin ekolojik boyuta sahip olduğunu düşünse de, anarşizm içindeki eko-anarşist düşünce tarzı iki odak noktasına sahiptir: Toplumsal Ekoloji ve "ilkelci" [pritimivist]. Ayrıca, bazı anarşistler, sayıca çok olmasalar da, Derin Ekoloji'den etkilenmişlerdir. Şüphesiz Toplumsal Ekoloji en etkili ve sayıca kalabalık olan akımdır. Toplumsal Ekoloji, 1950'lerden beri ekolojik konularda ve 1960'lardan beri de bu konuları devrimci toplumsal anarşizmle bir araya getirme çabası içinde eserler veren Murray Bookchin ile birlikte ifade edilir. Kıtlık Ötesi Anarşizm, Ekolojik Bir Topluma Doğru, Özgürlüğün Ekolojisi çalışmalarından bazılarıdır.

Toplumsal Ekoloji, ekolojik krizin kökenlerinin insanlar arasındaki tahakküm ilişkileriyle sıkı bir şekilde örtüştüğünü belirtir. Doğaya tahakküm toplum içindeki tahakkümün bir ürünü olarak görülür, ancak bu tahakküm ancak kapitalizmde kriz boyutuna ulaşır. Murray Bookchin'in sözleriyle:

"İnsanın doğaya hükmetmesi gerektiği fikri [notion] doğrudan doğruya insanın insana hükmetmesinden ortaya çıkar ... Ancak organik topluluk ilişkiler ... piyasa ilişkileri içerisinde çözüldüğünde, gezegenin kendisi bir sömürü kaynağına indirgendi. Yüzyıllardır süren bu eğilim, en kötü gelişimini modern kapitalizmdegösterdi. Burjuva toplum, özünde sahip olduğu rekabetçi doğası nedeniyle [sadece] insanları birbirine düşürmekle kalmadı, aynı zamanda da insan kitlelerini doğal dünya ile birbirine düşürdü. İnsanlar birer metaya dönüştürülürken, benzer şekilde doğanın her yönü de ahlaksızca bir metaya, üretimde kullanılacak ve pazarlanabilecek bir kaynağa dönüştürüldü" (a.y., s. 63).

"Ekoloji ancak bilinçli olarak toplumsal değişime yönelik anti-hiyerarşik ve hükmeden olmayan bir duyarlılık, yapı ve strateji beslediği ölçüde, insanlık ve doğa ve onun gerçekten ekolojik bir toplum gayesi arasında yeni bir dengenin sesi olarak bizzat kendi kimliğini kaybetmeyebilir" diye vurguluyor Bookchin. Toplumsal ekolojistler bununla Bookchin'in "çevrecilik" olarak adlandırdığını karşılaştırırlar, çünkü toplumsal ekoloji "insanın insana tahakkümünü ortadan kaldırarak insanın doğaya tahakkümü kavramını ortadan kaldırmayı amaçlar"ken, "çevrecilik, doğanın insan kullanımına daha 'elverişli' kılınması gereken --bu kullanımların neler olabileceğine bakmaksızın, sadece edilgen bir alışkanlık, bir dışsal nesne ve kuvvetler toplaşması olarak görüldüğü 'araçsalcı'lığı [instrumentalist] veya teknik duyarlılığı yansıtır. Çevrecilik ... mevcut toplumun altında yatan nosyonları, özellikle de insanın doğaya hükmetmesi gerektiğini, sorgulamaz. Tam tersine, tahakkümün sebep olduğu tehlikeleri azaltacak teknikleri geliştirerek bu tahakkümü kolaylaştırmayı amaçlar" (Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, s. 77).

Toplumsal ekoloji toplumun doğayla uyum içinde olacağı, "kapitalist teknoloji ile burjuva toplumunun tarihsel gelişimini damgalayan tüm eğilimlerin --makine ve emeğin dakikalık uzmanlaşması, kaynakların ve insanların devasa endüstriyel işletmeler ve kentsel varlıklar içerisinde toplanması, doğa ile insanoğullarının katmanlaşması ve bürokratikleşmesi-- kökten tersine çevirilmesini içeren" bir vizyon sunar. "Böyle bir ekotopya, içerisinde bulundukları eko-sisteme göre artistik açıdan şekillendirilen tamamen yeni eko-topluluklar kuracaktır". Kropotkin'i andırır bir şekilde, Bookchin, "böyle bir eko-topluluk ... entelektüel çalışma ile fiziksel çalışmayı, endütriyel ile tarımsal olanı rotasyon usulüyle veya mesleki görevlerin çeşitlendirilmesi yoluyla kaynaştırarak kent ile kır, akıl ile beden arasındaki çatlamayı iyileştirecektir" der. Bu toplum uygun ve yeşil teknolojinin, "üretken uygulamaları, eskimeye ve tapon malların duygusuz niceliksel çıktısına ve büyütülebilir metaların hızlı dolaşımına dayanmayan, [aksine] dayanıklılık ve kaliteyi vurgulayacak olan esnek, çok amaçlı makinalardan oluşan yeni tür bir teknoloji[nin] --veya eko-teknoloji[nin]--" kullanımına dayanacaktır. "... Böyle bir eko-teknoloji, eko-topluluğa kirlilik yaratmayan malzemeler veya yeniden dönüştürülebilir atıklar sağlamak için doğanın tükenmez enerji kaynaklarını --güneş ve rüzgar, gelgitler ve suyolları, yerkürenin ısı farklılılarını, yakıtlar kadar çevremizde bol olan hidrojen-- kullanacaktır" (Bookchin, Op. Cit., s. 68-9).

Hepsi bu kadar da değil. Bookchin'in vurguladığı gibi, ekolojik toplum "insanlık ile doğal dünya arasında var olan yığılmakta olan dengesizliği sınırlamaya çalışan bir toplumdan daha fazlasıdır. Böyle bir toplumun işleyişini basit bir teknik veya politik meseleye indirgeyerek bu anemik görüş ekolojik eleştiri tarafından ortaya getirilen meseleleri önemsizleştirir ve onları ekolojik problemlere karşı saf teknik ve araçsal yaklaşımlara yönlendirir. Toplumsal ekoloji her şeyden önce, yalnızca hiyerarşi ve tahakkümün eleştirisini içermeyen, aynı zamanda farklılıkları hiyerarşik bir düzen içerisinde yapılandırmadan çeşitliliği vurgulayan bir etiğin kılavuzluğu altındaki yeniden inşa edici bir görüş açısı da içeren bir duyarlılıktır ... böyle bir etiğin ilkeleri ... katılım ve farklılaşmadır" (Modern Kriz, s. 24-5).

Bu nedenle, toplumsal ekolojistler, ekolojik sorunların ana nedeni olarak uygarlaşmaya değil, hiyerarşiye ve kapitalizme saldırmanın asli olduğunu düşünürler. Bu, onların [toplumsal anarşistlerin], modern yaşamın tüm yönlerini çok daha eleştirel bir yaklaşımla ele alan --teknoloji ve büyük ölçekli organizasyonların tüm biçimlerinin reddedilmesi dahil olmak üzere, "uygarlığın sona erdirilmesi"ni talep edecek kadar ileri gidenleri de içeren-- "İlkelci" Anarşist fikirlerlerle temel farklılaşma alanlarından birisidir. Bu fikirleri Kısım A.03.9'da tartışacağız.

Diğer anarşistler, analiz ve önerilerine katılmakla beraber Toplumsal Ekoloji'nin belediye seçimlerinde yarışan adayları desteklemesini şiddetle eleştiririrler. Toplumsal Ekolojistler bunu popüler kendinden-yönetim meclisleri oluşturmanın ve devlete karşı bir güç oluşturmanın bir aracı olarak görürken pek az anarşist bunu kabul edecektir. Aksine, bunu özü itibariyle reformist ve toplumsal değişimi meydana getirmekte seçimleri kullanma olanağı hakkında fazlasıyla naif bulurlar (bunun ayrıntılı tartışması için Kısım J.05.14'e bakınız). Radikal fikirlerin sulandırılması ve katılan insanların yozlaştırılması ile sonuçlanacak seçim kampanyası yürütmeyi sonu çıkmaz bir sokak olarak reddederek, bunun yerine anarşist ve ekolojik fikirlerin öne çıkarılmasının aracı olarak doğrudan eylemi önerirler (Kısım J.02 - Doğrudan Eylem Nedir ?'e bakınız).

Son olarak, dirimmerkezci [bio-centric] mizacı nedeniyle çoğu anarşistin insan-karşıtı görerek reddettiği "derin ekoloji" vardır. İnsanların insan olarak ekolojik krizin sebebi olduğuna inanan az sayıda anarşist vardır, --ki çoğu derin ekolojist bunu savunuyor gözükür. Örneğin, Murray Bookchin derin ekolojiyi ve sıklıkla onunla ilişkili olan insan-karşıtı fikirleri devamlı eleştiren birisi olmuştur (örnek olarak Ekoloji Hareketi Hangi Yöne?'ye bakınız). David Watson da Derin Ekoloji'ye karşı çıkmıştır (George Bradford adı ile yazdığı Derin Ekoloji Ne Kadar Derindir? adlı çalışmasına bakınız). Anarşistlerin çoğu insanların değil sistemin sorun olduğunu ve sadece insanların onu değiştirebileceğini savunurlar. Murray Bookchin'in sözleriyle:

"(Derin Ekoloji'nin sorunu), giderek azalmakta olan insanlık algısını gizlemek için 'doğal yasa'yı kullanan, bahsettiğimiz şeyin 'İnsanlık' ve 'Toplum' olarak adlandırılan soyutlamalar değil kapitalizm olduğu olgusunu gözardı ederek toplumsal gerçeklik hakkındaki derin cehaletin üzerine örten ham biyolojizmdeki otoriter çizgiden kaynaklanmaktadır." (Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, s. 160).

Bu nedenle, Morris'in vurguladığı gibi, "yalnızca 'insanlık' kategorisi üzerine odaklanarak Derin Ekolojistler ekolojik problemlerin toplumsal kökenlerini gözardı ederler veya tamamen üstünü karartırlar veya diğer bir deyişle esasen toplumsal olan problemleri biyolojikleştirirler". Ekolojik eleştiri ve analizi insan ırkının basit bir protestosuna indirgemek, ekolojik yıkımın gerçek nedenlerini ve dinamiklerini gözardı eder; böylece de bu yıkımın önlenmesini sağlayacak olanın bulunamamasını sağlar. Basitçe ifade edilecek olursa, insanların büyük bir kısmı yaşamlarını, topluluklarnı, endüstrilerini ve eko-sistemlerini etkileyen kararlar üzerinde gerçekten bir söz söyleme yetkisine sahip değilken, suçlanacak olanın insanlar olması oldukça güçtür. [Asıl suçlanması gereken] kârları ve gücü insanların ve gezegenin önüne koyan ekonomik ve toplumsal sistemdir. "İnsanlık" üzerine odaklanarak (ve böylece zengin-yoksul, erkek-kadın, beyaz-renkli, sömürenler-sömürülenler ve hükmedenler-hükmedilenler arasında bir ayrım yapmayarak) içinde yaşadığımız sistem ve böylece de ekolojik sorunların kurumsal nedenleri gözardı edilmektedir. Bu, "etkileriyle hem gerici hem de otoriter olabilir, gerçek toplumsal mesele ve kaygıların eleştirel bir incelemesinin yerine naif bir 'doğa' anlayışını ikame edebilir" (Morris, Op.Cit., s. 135).

Bazı sözcülerinin fikirlerinin anarşistler tarafından devamlı olarak eleştirilmesi sonucu birçok Derin Ekolojist hareketleriyle ilintili olan insan-karşıtı fikirlerinden uzaklaşmıştır. Derin ekoloji, özellikle de Earth First! [Önce Dünya] zaman içinde oldukça değişmiştir ve bugün EF! sendikalist bir birlik olan Industrial Workers of the World (IWW) [Dünya Sanayi İşçileri] ile yakın çalışma ilişkileri içindedir. Eko-anarşizmin bir kolu olmamakla beraber derin ekoloji birçok ortak fikire sahiptir; (EF! gibi) insanlardan nefret eden [misanthropic] fikirlerini reddederek giderek insan ırkının değil hiyerarşinin sorun olduğunu görmeye başladıkları, anarşistler tarafından da kabul edilmektedir (Murray Bookchin ile önde gelen Earth First!'çü Dave Foreman arasındaki tartışma için Dünyayı Savunmak adlı kitaba bakınız).

A.3.4 Anarşizm Pasifist'midir?

Leo Tolstoy'un önde gelen simalarından biri olduğu pasifist kol, uzun süreden beri anarşizm içinde vardır. Bu kol genellikle "anarko-pasifizm" ("şiddet-karşıtı anarşizm" terimi de bazen kullanılmaktadır, ancak bu kullanım doğru olmayan bir şekilde hareketin geri kalanının şiddet taraftarı olduğu anlamını ima etmesi açısından talihsiz bir kullanımdır!) olarak adlandırılır. Anarşizmin temel ülküleri ve argümanları verili iken, anarşizm ile pasifizmin birliği şaşırtıcı olmaz. Her şeyden öte, şiddet, şiddet uygulama veya zarar verme tehditi, bireysel özgürlüğe zarar veren temel bir araçtlr. Peter Marshall'ın belirttiği gibi "anarşistlerin bireyin egemenliğine olan saygısı dikkate alınırsa, uzun dönemde şiddet değil, şiddet-karşıtlığı ve şiddet içermeme anarşist değerler tarafından ifade edilmektedir" (İmkânsızı İstemek, s.637). Malatesta ise, "anarşizmin temel politik platformu insan ilişkilerinin şiddetten arındırılmasıdır" (Errico Malatesta: Yaşamı ve Düşünceleri, s.53) derken daha açıktır.

Her ne kadar çoğu anarşist şiddeti reddederek pasifizm taraftarı olduğunu belirtse de, genel olarak hareket özünde (her zaman şiddetin her türlüsüne karşı olma anlamında) pasifist değildir. Aksine, devletin organize şiddetine karşı olmakla beraber, tahakküm edenlerin uyguladığı şiddet ile tahakküme maruz kalanlarınki arasındaki farka dikkat çeken anti-militarist [bir harekettir]. Bu da anarşist hareketin daima ordu aygıtına ve kapitalist savaşa karşı çıkmakiçin bu kadar zaman ve enerji harcarken, aynı zamanda da tahakküme karşı silahlı mücadeleyi desteklemesini ve organize etmesini açıklar (Rus Devrimi sırasında hem Kızıl, hem de Beyaz ordulara karşı direnen Makhnocu ordu, İspanyol Devrimi sırasında faşistlere karşı direnişi örgütleyen milisler örneklerinde olduğu gibi --sırasıyla Kısım A.05.4 ve A.05.6'ya bakınız).

Şiddet karşıtlığı sorununda, kaba şekilde [tanımlanabilecek] bir ilke olarak hareket Bireyci ve Toplumsal çizgilere ayrışır. Bireyci anarşistlerin büyük bir kısmı, Karşılıkçıların yaptığı gibi toplumsal değişimin tamamen şiddet karşıtı taktiklerini destekler. Ancak, Bireyci anarşizm tam anlamı ile pasifist olarak nitelendirilemez, çoğu kimse saldırı karşısında kendini savunma temelinde şiddet fikrini destek. Öte yandan, toplumsal çizgide olanlar, toplumda sağlam bir şekilde yerleşmiş olan gücü iktidardan uzaklaştırmak, devletle kapitalist saldırıya karşı direnmek için fiziksel güce sahip olmanın gerektiğini belirterek, devrimci şiddetin kullanımını desteklerler (her ne kadar anarşistlerin çoğu pasifist klasik Şiddetin Fethi'ni yazan Bart de Ligt bir anarko-sendikalist olsa da). Malatesta'nın vurguladığı gibi şiddet, "kendi başına şeytani olsa da ... bir kimsenin kendisini ve diğerleri şiddetten koruması için gerekli olduğu durumda savunulabilir" ve "köle her zaman geçerli bir savunma durumundadır; sonuçta patrona, tahakküm edene karşı onun şiddet uygulaması ahlaki olarak her zaman savunulabilir" (Op.Cit., s. 55, s. 53-54). Bunun da ötesinde, toplumsal tahakküm, Bakunin'in sözleriyle, "bireylerden ziyade şeylerin örgütlenmelerinden ve toplumsal konumlardan kaynaklandığı için" anarşistler insanlardan ziyade "acımasızca konumları ve şeyleri yoketmeyi" amaçlarlar, çünkü anarşist devrimin amacı ayrıcalıklı sınıfların varlığını --"bireyler olarak değil, sınıflar olarak"-- sona erdirmektir (Richard B. Saltman'ın alıntısı, Michael Bakunin'in Toplumsal ve Siyasi Düşünceleri, s. 121, s. 124 ve s. 122).

Aslında, şiddet sorunu anarşistlerin çoğu için göreceli olarak önemsizdir; onu yüceltmezler ve herhangi bir toplumsal mücadele ve devrim sırasında asgari düzeyde tutulması gerektiğini savunurlar. Bütün anarşistler Hollandalı pasifist anarko-sendikalist Bart de Ligt'in şu argümanına katılacaktır: "kapitalist dünyanın karakteristik koşulları olan şiddet ve saldırganlık, sömürülen sınıfların tarihsel misyonu olan bireyin özgürleşmesiyle birarada olamaz. Şiddetin açıkça devrimin emrine verildiği durumda dahi, daha fazla şiddet daha zayıf bir devrim anlamına gelecektir" (Şiddetin Fethi, s. 75).

Benzer şekilde, tüm anarşistler Ligt'ın kitabının kısımlarından birisinin ismi olan "burjuva pasifizminin anlamsızlığı" görüşünü paylaşacaklardır. De Ligt ve tüm anarşistlere göre, kapitalist sistemde şiddet aslidir ve kapitalizmi pasifist yapmaya yönelik her çaba olmaya mahkûmdur. Bunun nedeni, bir yandan, savaşın aslında sıklıkla başka araçlar kullanılarak yapılan başarısız ekonomik rekabetten başka bir şey olmamasıdır. Uluslar genellikle bir ekonomik krizle karşılaştıklarında savaşa başvururlar, ekonomik mücadeledeyle elde edemediklerini çatşmayla elde etmeye çalışırlar. Diğer yandan, "şiddet modern toplumun ayrılmaz bir parçasıdır ... [çünkü] o olmadan, her ülkedeki yönetici sınıf sömürü altındaki kitlelere karşı sağladığı ayrıcalıklı konumunu sürdüremez. Ordu öncelikli olarak hoşnutsuzluk içindeki işçileri kontrol altında tutmak için kullanılır" (Bart de Ligt, Op.Cit., s. 62). Devlet ve kapitalizm var oldukça şiddet kaçınılmazdır; bu nedenle, anarko-pasifistler için tutarlı bir anarşistin pasifist olması gerektiği gibi, tutarlı bir pasifistin de anarşist olması gerekir.

Pasifist olmayan anarşistlere göre şiddet, tahakküm ve sömürünün kaçınılmaz ve talihsiz bir sonucu olduğu gibi, ayrıcalıklı sınıfların güç ve servetlerinden vazgeçmelerini sağlayacak tek araçtır. Otorite durumundakiler nadiren kendiliklerinden iktidardan vazgeçerler, bu nedenle de zorlanmalıdırlar. Bu nedenle, "insanlığın çoğunu hizmetkârlık konumunda tutmakta kullanılan daha büyük ve kalıcı şiddete son vermek için geçiçi" (Malatesta, Op.Cit., s. 55) şiddete gereksinim vardır. Şiddet ve şiddet karşıtı konusu üzerine yoğunlaşılması gerçek sorunu, yani toplumu daha iyiye nasıl değiştireceğimiz sorununu ihmal eder. Alexander Berkman'ın belirttiği gibi, pasifist olan anarşistler, "çalışmak için kolları sıvamak çalışmanın kendisidir" diyenlere benzer bir şekilde meseleyi yanlış ele almaktadırlar. Aksine, "(d)evrimin kavga aşaması sadece kollarınızı sıvamaktır. Gerçek, asıl görev bundan sonradır" (Anarşizmin ABC'si, s. 183). Ve aslında, toplumsal mücadelelerin ve devrimlerin çoğu göreceli olarak barışçıl başlar (grevler, işgaller vb.) ve ancak iktidarda olanlar konumlarını korumaya çalıştıklarında şiddete yozlaşarakyönelir (1920'lerde işçilerin fabrika işgallerini faşist terörün takip ettiği İtalya bunun klasik bir örneğidir -- bakınız Kısım A.05.5).

Yukarıda belirtildiği gibi, bütün anarşistler anti-militaristtir ve hem ordu aygıtına (dolayısıyla "savunma" endüstrisine) hem de devlet/kapitalist savaşlarına (her ne kadar Rudolf Rocker ve Sam Dolgoff gibi bazı anarşistler ikinci dünya savaşı sırasında daha az kötü olarak değerlendirdikleri anti-faşist kapitalistleri destekleseler de) karşı çıkarlar. Fransız CGT'sinin askerleri itaat etmemeye ve grevdeki işçi kardeşlerini bastırmamaya çağıran broşürlerini basan İngiliz ve Kuzey Amerikalı sendikalistler ve anarşistler, birinci dünya savaşının başlamasından çok daha önceleri anarşistler ile anarko-sendikalistlerin savaş aygıtı karşıtı mesajlarını yaymaktaydı. Emma Goldman ve Alexander Berkman, 1917'de "Zorunlu Askeliğe Hayır Birliği" oluşturdukları için tutuklanarak Amerika'dan sınırdışı edilirken, birinci ve ikinci dünya savaşlarında silahlı kuvvetlere katılmayı reddeden pek çok anarşist ise tutuklanıp hapsedildi. Savaş taraftarı olan güçlü seçkinlere karşı tehdit oluşturan örgütlenmesi ve savaş karşıtı mesajı nedeniyle, anarko-sendikalist etkisi altındaki IWW azgın bir hükümet baskısı dalgasıyla ezildi. Daha yenilerde ise, anarşistler (Noam Chomsky ve Paul Goodman gibi insanlar dahil olmak üzere) hâlâ olduğu yerlerde zorunlu askerliğe direnişe katkıda bulunmalarının yanı sıra barış hareketleri içerisinde de faaldirler. Anarşistler, Vietnam Savaşı, Falkland savaşı, 1991 ve 2003 Körfez savaşları gibi savaşlara karşı çıkmışlardır (İtalya ve İspanya dahil olmak üzere protesto amaçlı grevler organize edilmesine yardım etmişlerdir). Anarşistlerin savaşa --farklı ülkelerin ezilen sınıflarının, kendi yöneticilerinin iktidarı ve kârları için birbirlerini öldürmelerinin gözlendiği, herhangi bir sınıf temelli sistemin kötü bir sonucuna-- karşıtlıklarını hoş bir şekilde özetleyen "Savaşa hayır, sınıf savaşı" sloganı 1991 Körfez Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır. Anarşistler, bu örgütlü katliamın bir parçası olmaktansa, emekçi insanları efendilerinin değil, kendi amaçları için mücadele etmeye çağırırlar:

"Her zamankinden daha çok şimdi tavizler vermekten kaçınmalıyız; kapitalistlerle ücretli köleler arasındaki, yönetenlerle yönetilenler arasındaki uçurumu daha da derinleştirelim; insanlar arasındaki kardeşliği, herkes için Adaleti ve Özgürlüğü sağlamanın yegâne aracı olan devletlerin yıkılması ile özel mülkiyete el koyulmasını telkin edelim; ve de bunları gerçekleştirmek için hazırlanmalıyız" (Malatesta, Op.Cit., s.251).

Malatesta'nın bu sözleri, kısmen, yıllardır savunduklarını inkâr ederek I. Dünya Savaşı'nda Alman Emperyalizmi karşısında daha az kötü olan müttefikleri destekleyen Peter Kropotkin'e karşı yazdığını burada belirtmeliyiz. Tabii ki, Malatesta'nın dikkat çektiği gibi, "tüm Hükümetler ve tüm kapitalist sınıflar ... kendi ülkelerinin işçilerine ve isyankârlarına karşı ... kötü ve ahlaksızca davranır" (Op.Cit., s. 246) ve Malatesta, Berkman, Goldman ve bir grup anarşistle birlikte, Birinci Dünya Savaşına karşı Uluslararası Anarşist Manifesto'ya imzasını atmıştır. [Bu Manifesto'da], anarşist hareketin büyük bir kesiminin savaşa ve nasıl durdurulacağına ilişkin görüşleri ifade edilmişti. Alıntı yapmaya değer:

"Gerçek, savaşlarının sebebinin tamamen ... bir ayrıcalık biçimi olan Devlet'in varlığına dayandığıdır. ... Üstlendiği biçim ne olursa olsun Devlet ayrıcalıklı bir azınlığın avantajına olan örgütlü bir zulümden başka bir şey değildir. ...

Barışa derinden bağlı insanların talihsizliği, savaştan kaçınmak için entrikacı diplamatlarıyla Devlet'e, demokrasiye ve politik partilere güvenmeleridir. ... Hükümetlerin, basının tamamının yardımıyla, kendi halklarını bu savaşın kurtuluş savaşı olduğuna ikna etmeleriyle bu güvene açıkça ihanet edilmiştir ve böyle olmaya devam edilecektir.

Bizler halklar arasındaki bütün savaşlara kararlı bir şekilde karşıyız ve ... savaşa karşı en faal şekilde karşı çıktık, çıkıyoruz ve daima da çıkacağız.

Anarşistlerin rolü ... sadece tek bir kurtuluş savaşı olduğunu ilan etmeyi sürdürmektir: Tüm ülkelerde ezilenlerin ezenlere, sömürülenlerin sömürenlere karşı sürdürdüğü savaş. Bizim rolümüz köleleri efendilerine karşı ayaklanmaya çağırmaktır.

Anarşist eylem ve propaganda, dikkatli ve devamlı bir şekilde, azimli bir şekilde çeşitli Devletler'in zayıflamasını ve yıkılmasını, isyan ruhunun geliştirilmesini ve halklar ile ordularda hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasını hedeflemelidir. ...

Tüm toplumsal kötülükleri sona erdireceğini düşündüğümüz ayaklanmayı teşvik etmek ve devrimi örgütlemek için tüm isyan ve hoşnutsuzluk hareketlerinden faydalanmalıyız. ... Toplumsal adalet üreticilerin özgür örgütlenmesiyle gerçekleşecek: savaş ve militarizm ebediyen ortadan kalkacak; ve Devlet ile birlikte onun yıkım organlarının tahrip edilmesiyle tam özgürlük kazanılacak" ("International Anarchist Manifesto", Anarşi! Emma Goldman'ın Mother Earth'ünün Antolojisi, ss. 386-8).

Böylece pasifizmin anarşistlere cazip gelmesi bir açıklık kazanmış oluyor. Şiddet otoriter ve zorlayıcıdır, bu nedenle de kullanımı anarşist ilkelerle çelişir. Bu nedenledir ki, anarşistler Malatesta'nın şu sözlerine katılacaktır;"(b)iz ilke olarak şiddete karşıyız, bu nedenle de toplumsal mücadelenin mümkün olduğunca insancıl olmasını isteriz" (Malatesta, Op.Cit., s.57). Sıkı sıkıya pasifist olmayan anarşistlerin hepsi olmasa da büyük bir kısmı, pasifist-anarşistlerin şiddetin sıklıkla gerek insanları uzaklaştırarak, gerekse devlete anarşist hareketi ve toplumsal değişimi amaçlayan halk hareketlerini bastırmak için bir mazeret yaratarak olumsuz olabileceği argümanına katılacaklardır. Tüm anarşistler, radikal değişim için sıklıkla daha iyi yollar sunan şiddet dışı doğrudan eylemi ve sivil itaatsizliği destekler.

Toparlamak gerekirse, saf pasifist olan anarşistler oldukça azdır. Büyük bir kısmı, şiddet kullanımını zorunlu bir kötülük olarak kabul eder ve kullanımının asgari düzeyde olmasını savunur. Tümü de şiddeti kurumsallaştıran bir devrimin devleti yeni bir biçim içerisinde tekrar oluşturacağına katılır. Öte yandan, otoriteyi yıkmanın ve şiddete karşı koymak amacıyla şiddet kullanmanın otoriter olmadığını öne sürerler. Bu nedenle, her ne kadar anarşistlerin çoğu pasifist olmasa da, pek çoğu kendini-savunma dışında --ki o durumda dahi bu asgari düzeyde tutulmalıdır-- şiddeti reddeder.

A.3.5 Anarka-Feminizm Nedir?

Her ne kadar otoritenin tüm biçimlerine ve devlete karşı çıkma 19. yüzyıl ilk feministleri arasında güçlü bir şekilde ses getirmişse de, 1960'larda başlayan daha yeni feminist hareket anarşist pratik üzerinde şekillenmiştir. İşte anarka-feminizm terimi, daha geniş feminist ve anarşist hareketler içinde onlara ilkelerini hatırlatmak için çalışan kadın anarşistleri ifade ederek buradan ortaya çıkmıştır.

Modern anarka-feministler gerek erkek gerekse kadın daha önceki anarşistlere dayanırlar. Aslında, anarşizm ile feminizm her zaman birbirleriyle sıkıca bağlantılı olmuştur. Birçok önde gelen feminist --öncüsü olan Mary Wollstonecraft (Kadın Haklarının Korunması'nın yazarı), Komüncü Louise Michel, her ikisi de Amerikalı anarşistlerden olan Voltairine de Cleyre ve kadınların özgürlüğünün yılmaz savunucusu Emma Goldman (örneğin onun ünlü makaleleri "Kadın Trafiği", "Kadınların Oy Hakkı", "Kadınların Kurtuluşu Trajedisi", "Evlilik ve Aşk" ve "Ahlakın Kurbanları"na bakınız) dahil olmak üzere-- aynı zamanda anarşistti. Dünyanın en eski anarşist gazetelerinden birisi olan Freedom 1886'da Charlotte Wilson tarafından kurulmuştu. Virgilia D'Andrea ve Rosa Pesota gibi anarşist kadınlar hem liberter hem de emek hareketlerinde önemli roller üstlenmişti. İspanyol devrimi sırasında İspanya'da ortaya çıkan "Mujeres Libres" ("Özgür Kadınlar") hareketi, temel özgürlüklerini korumak, kadınların özgürlüğüne ve eşitliğine dayanan bir toplumu yaratmak için örgütlenen kadın anarşistlerin klasik bir örneğidir (bu önemli örgüt hakkında daha ayrıntılı bilgi için Marta Ackelsberg'in İspanya'nın Özgür Kadınları adlı çalışmasına bakınız). Ayrıca, (Proudhon hariç) önde gelen anarşistlerin hepsi de kadınların eşitliğinin sıkı destekçileridir. Örneğin Bakunin ataerkilliğe karşı çıkar ve nasıl yasanın "{kadınları} erkeğin mutlak tahakkümüne tabi kıldığı"nı açıklar. Şöyle der: "erkekler ve kadınlar eşit haklara sahip olmalıdır", ki böylece kadınlar "bağımsız ve kendi yaşam yollarını şekillendirmekte özgür olabilsinler". "Otoriter kanuni ailenin" sona ermesini ve "kadınların tam bir cinsel özgürlüğe" [sahip olmasını] dört gözle bekler (Bakunin: Anarşizm Üzerine, s. 396 ve s. 397).

Yani, 1860'lardan itibaren anarşizm kapitalizm ve devletin radikal bir eleştirisini, ataerkilliğin (erkeklerinin yönetimini) eş derecede güçlü bir eleştirisiyle birleştirmiştir. Anarşistler, özellikle de kadın olanları, modern toplumun erkeklerin hakimiyetinde olduğunu kavramıştır. (Buenos Aires'te yaşayan göçmen bir İtalyan anarşisti olan) Ana Maria Mozzoni'nin söylediği gibi, kadınlar "sizi lanetleyen rahibin bir erkek olduğunu; sizi ezen kanun yapıcının bir erkek olduğunu, sizi bir nesneye indirgeyen kocanın bir erkek olduğunu; sizi taciz eden hovardanın bir erkek olduğunu; sizin düşük ücretli çalışmanızla kendisini zenginleştiren kapitalistin ve bedeninizin fiyatını sakince cebine atan spekülatörün bir erkek olduğunu görecekler". O zamandan bugüne pek bir şey değişmemiştir. Ataerki hala vardır; anarşist gazete La Questione Sociale'den alıntılarsak, kadınlar "hem toplumsal hem de özel yaşamda köledirler. Eğer bir proletarsanız, iki tane tiranınız vardır: erkekler ve patronlar. Eğer bir burjuvaysanız, size bırakılan yegane özerklik [alanı] havailik ve fettanlıktır" (Jose Moya'nın alıntısı, Buenos Aires Anarşist Hareketinde İtalyanlar, ss. 197-8 ve s. 200).

Anarşizm, bu nedenle, ataerkiye karşı savaşmanın devlet veya kapitalizme karşı savaşmak kadar önemli olduğunun bilincinde olmaya dayanır. Louise Michel'den alıntılarsak:

"Değişmesi gereken ilk şey cinsler arasındaki ilişkidir. İnsanlık iki parçadan oluşuyor, erkekler ve kadınlar, el ele yürümemiz gerekir; aksine ortada bir düşmanlık var ve 'daha güçlü' olan parça daha 'zayıf' olanı kontrol ettiği veya öyle yaptığını düşündüğü müddetçe [bu düşmanlı] sürecektir" (Kızıl Bakire: Louise Michel'in Anıları, s. 139).

Dolayısıyla, feminizm gibi anarşizm de ataerkiye karşı ve kadınların eşitliği için mücadele eder. Anarşizm ve feminizm oldukça ortak olan bir tarihi; ve, bireysel özgürlük, eşitlik ve dişi cinsin üyelerinin saygınlığına yönelik ilgiyi paylaşırlar (her ne kadar aşağıda daha ayrıntılarıyla açıklayacağımız gibi, anarşistler anaakım/liberal feminizmi yeteri kadar ileri gitmemeleri noktasında daima eleştirseler de). Bu nedenle, 1960'ların yeni feminizm dalgasının kendisini anarşist tarzda ifade etmesi ve Emma Goldman gibi anarşist şahsiyetlerden esinlenmesi şaşırtıcı olmaz. Cathy Levine'ın belirttiği gibi, bu dönem boyunca "bağımsız kadın grupları, eril solun yapısı, liderleri ve diğer memurları olmadan faaliyet göstermeye başladılar; on yıllardan beridir farklı bölgelerde örgütlenen anarşistlerinkine benzer örgütleri bağımsız bir şekilde ve eşanlı olarak yaratmaya başladılar. Bunların hiçbirisi de birer kaza eseri değildir" ("Tirnalığın Tiranlığı", Sessiz Söylentiler: Anarka-Feminist Okumalar, s. 66). Kaza eseri değildir, çünkü feminist bilim insanlarının belirttiği gibi, kadınlar, Neolitik çağın sonlarında başladığı düşünülen tahakküm ideolojileri ile ataerkinin yükselişiyle ortaya çıkan hiyerarşik toplumun ilk kurbanlarından birisidir. Marily French (İktidarın Ötesinde'de), insan ırkının ilk önemli toplumsal katmanlaşmasının, kadının fiilen "daha aşağı" ve "daha değersiz" bir toplumsal sınıf haline sokulduğu, erkeğin kadına hâkim hale gelmeye başladığı zaman oluştuğunu öne sürer.

Anarşizm ile modern feminizm arasındaki bağlar hem fikirlerde hem eylemlerde vardır. Önde gelen feminist düşünür Carole Pateman (sözleşme kuramı ile bunun otoriter ve ataerkil temeline ilişkin) yaptığı tartışmada liberter fikirlere, yani "sosyalist hareketin anarşist kanadına" borçlu olduğunu belirtir (The Sexual Contract, s. 14). Üstelik, 1980'de şunları söyler: "otoriter, hiyerarşik, demokratik olmayan örgütlenme biçimlerinin eleştirisinin başlıca mevkisi son yirmi yıldır kadın hareketi olmuştur. ... Birinci Enternasyonal'de Marks'ın Bakunin'i yenmesinden sonra, emek hareketi, millileştirilmiş endüstriler ve sol mezheplerdeki hakim örgütlenme biçimi devlet hiyerarşisini taklit etmiştir. ... Kadın hareketi, toplumsal değişimi amaçlayan toplumsal hareketlerin ve [toplumsal değişime] ilişkin deneyimlerin geleceğin toplumsal örgütlenme biçimini önceden canlandırması gerektiği[ni vurgulayan] {Bakunin gibi anarşistlerin} uzun zamandan beridir bastırılmış olan [bu] fikrini kurtardı ve uygulamaya geçirdi" (Kadının Bozukluğu, s. 201).

Peggy Kornegger, anarşizm ile feminizm arasında, hem kuramda hem de pratikte var olan bu güçlü bağlantılara dikkat çeker. "Radikal feminist perspektif neredeyse tamamı ile saf anarşizmdir" diye yazar. "Ana kuram, çekirdek ailenin tüm otoriter sistemlerin temeli olduğunu ifade eder. Bir çocuğun babadan tutun da öğretmene, patrona ve tanrıya kadar [herkesten öğrendiği ders, Otorite'nin büyük anonim sesine itaat etmektir. Çocukluktan erişkinliğe terfi etmek, sorgulamaktan ve hatta net bir şekilde düşünemekten aciz, tam bir robot olmak demektir" ("Anarchism: The Feminist Connection", Sessiz Söylentiler: Anarka-Feminist Okumalar, s. 26). Benzer şekilde, Zero Collective, Anarka-feminizmin "feminizmdeki anarşizminin farkına varılmasına ve [bunun] bilinçli olarak geliştirilmesine dayandığını" savunur ("Anarchism/Feminism", ss. 3-7, The Raven, no. 21, s. 6).

Anarka-feministler, tahakküm, sömürü, saldırganlık, rekabetçilik, duyarsızlaşma gibi otoriter nitelik ve değerlere hiyerarşik uygarlıklarda fazla değer verildiğine ve geleneksel olarak [bunlardan] "eril" olarak söz edildiğine işaret ederler. Bunun aksine, işbirliği, paylaşma, şefkat, duyarlılık, yakınlık gibi otoriter olmayan nitelik ve değerler ise geleneksel olarak "dişil"dir ve değersizleştirilirler. Feminist bilim insanları bu olgunun izlerini, erken Bronz Çağı'ndan önce varolan "dişil" niteliklerin ve değerlerin süregeldiği ve saygı gördüğü, işbirliğine dayanan "organik" toplumların fethedilerek, [yerlerine] ataerkil toplumların serpilmesine kadar sürerler. Bu fetihleri takiben, bu gibi değerler giderek --özellikle de ataerkide tahakküm ve sömürüden erkeklerin sorumlu olmasından ötürü erkekler için-- düşük değerli olarak kabul edilmeye başlandı (Bakınız Riane Eisler, Kadeh ve Bıçak Ağzı; Elise Boulding, Tarihin Alt Tarafı). Bu nedenle, anarka-feministler işbirliğine, paylaşıma, karşılıklı yardımlaşmaya vb. dayanan otoriter olmayan, anarşist bir toplumun yaratılmasından "toplumun dişilleştirilmesi" diye bahsederler.

Anarka-feministler, kendinden-yönetim ve merkezsizleşmenin her ikisi birden olmadan toplumun "dişilleştirilmesi"nin başarılamayacağını belirtirler. Bunun nedeni ise, devirmek istedikleri ataerkil-otoriter değer ve geleneklerin hiyerarşiler içinde barındırılması ve yeniden üretilmesidir. Böylece, feminizm merkezsizleşmeyi, sonuçta da kendinden-yönetimi ima eder. Hiyerarşik yapıları ve rekabetçi karar almanın biçimlerini ortadan kaldıran kolektif feminist örgütlenme biçimlerine ilişkin deneyimlerinden görüldüğü üzere, birçok feminist bunun farkındadır. Hatta bazı feministler doğrudan demokrasi örgütlenmelerin özellikle dişil politik biçimler olduğunu öne sürer (örn. bakınız Nancy Hartsock, "Feminist Kuram ve Devrimci Stratejinin Gelişimi", Zeila Eisenstein (ed.) Kapitalist Ataerki ve Sosyalist Feminizm Meselesi, ss. 56-77). Tüm anarşistler gibi, anarka-feministler de kendini-özgürleştirmenin [self-liberation] kadınların eşitliğinde ve böylece de özgürlüğünde anahtar olduğunu kabul ederler. Emma Goldman şöyle der:

"Onun [kadının] gelişmesi, özgürlüğü, bağımsızlığı kendinden ve kendisi aracılığı ile olmalıdır. İlk önce, kendisini bir seks metası olarak değil, bir kişilik olarak değerlendirmesiyle. İkinci olarak, herhangi birisinin kendi bedeni üzerinde hak iddia etmesini reddederek; istemedikçe çocuk doğurmayı reddederek; Tanrı'nın, Devlet'in, toplumun, kocanın, ailenin vb. hizmetçisi olmayı reddederek; yaşamını daha basit, anacak daha derin ve zengin yaparak. Yani, yaşamın anlam ve özünü tüm karmaşıklığıyla anlamaya çalışarak; kendisini kamuoyu görüşü ve kamusal ayıplanma korkusundan kurtararak" (Anarşizm ve Diğer Makaleler, s. 211).

Anarka-feminizm, feminizmi hem sağdan, hem de soldan kaynaklanan otoriter ideolojilerin etki ve hâkimiyeti altına girmekten korumaya çalışır. Bu doğrultuda, hiyerarşik ve merkezi örgütlenmeleri ve daha çok kadın patron, politikacı ve asker olmasını eşitliğe doğru bir adım olduğu yanılsamasıyla, "resmi" feminist hareket tarafından el üstünde tutulan kitlesel reformcu kampanyalar yerine; [anarka-feminizm] doğrudan eylem ve kendi başına yapabilme [self-help] ilkelerini öne çıkarır. Anarka-feministler, kapitalist şirketlerde kadınların yönetici olabilmek için öğrenmeleri gereken sözde "yönetim bilimi" diye adlandırılan şeyin, aslında şirket hiyerarşisinde ücretli işçinin kontrolü ve sömürüsüyle ilgili bir teknikler kümesi olduğunu belirtir; toplumun "dişilleştirilmesi"nin ise, ücretli-köleliğin ve yönetsel tahakkümün bütünüyle ortadan kaldırılmasını gerektiğini belirtirler. Anarka-feministler, nasıl etkin bir sömürücü ya da ezen olunacağını öğrenmenin eşitliğe giden bir patika olmadığının farkındadırlar (Özgür Kadınlar'ın bir üyesinin belirttiği gibi, "(b)iz erkeksi hiyerarşi yerine feminist olanını ikame etmek istemiyoruz" (Martha A. Ackelsberg'in alıntısı, İspanya'nın Özgür Kadınları, ss. 22-3) --ataerkillik ve hiyerarşi konusu hakkındaa daha ayrıntılı bir tartışma için keza bakınız Kısım B.01.4).

Böylece, anarşizmin --kadınların özgürleşmesi ve eşitliğini desteklerken-- liberal (veya anaakım) feminizme geleneksel düşmanlığı anlaşılabilir. Federica Montseny (İspanyol Anarşist hareketinin önde gelen bir ismi) bu tip feminizmin kadınların eşitliğini savunurken, mevcut kurumlara meydan okumadığını belirtir. Ona göre (anaakım) feminizmin yegâne tutkusu, mevcut ayrıcalıklar sistemine katılabilmek için belirli bir sınıfa mensup kadınlara daha fazla fırsat tanınmasıdır; ve eğer bu kurumlar "erkekler avantajlarından faydalanırken adil değilse, kadınlar avantajlarından faydalandığında da yine adil olmayacaktır" (Martha A. Ackelsberg'in alıntısı, Op.Cit., s. 119). Böylece, anarşistlere göre, kadınların özgürlüğü bir patron veya ücretli bir köle, bir seçmen veya bir politikacı için eşit şansa sahip olması demek değildir, özgür birliklerde eşitler olarak işbirliği yapan özgür ve eşit bireyler olmak demektir. Peggy Kornegger şunu vurgular: "Feminizm bir birleşik kadın iktidarı veya bir kadın Devlet Başkanı demek değildir; birleşik iktidarın olmaması, Devlet Başkanları'nın olmaması demektir. Eşit Haklar Bildirgesi toplumu dönüştürmeyecektir; bu kadınlara sadece hiyerarşik ekonomiye eklemlenme 'hakkı' verir. Cinsiyetçiliğe meydan okumak demek --ekonomik, politik ve kişisel-- tüm hiyerarşilere meydan okumak demektir. Ve bu da bir anarka-feminist devrim anlamına gelir" (Op.Cit., s. 27).

Görülebileceği üzere, anarşizm, anaakım feminizmde eksik olan sınıfsal ve ekonomik bir analizi içerirken, öte yandan da anaakım sosyalist hareketin aklına gelmeyen eviçi ve cinsiyet-temelli erk ilişkilerine yönelik bir farkındalık sergiler. Bu bizim nefert ettiğimiz hiyerarşiden kaynaklanır. Mozzoni'nin ifade ettiği gibi, "Anarşi tüm ezilenlerin davasıı savunur; bundan ötürü ve özel bir şekilde sizin, hem toplumsal hem de özel alanlarda iki kat ezilen kadınların davasını savunur" (Moya'nın alıntıs, Op.Cit., s. 203). Çinli bir anarşistten alıntılarsak, bu şu anlama gelir: "{anarşistlerin} cinsler arasında eşitlikten kast ettikleri sadece erkeklerin artık kadınları ezmemesi değildir. Bizler aynı zamanda erkeklerin başka erkekler tarafından, kadınların da başka kadınlar tarafından da artık ezilmemesini istiyoruz". Bu nedenle, kadınlar "yöneticiliği tamamiyle devirmeli, erkekleri tüm özel ayrıcalıklarını bırakıp kadınlarla eşit olmaya zorlamalı ve ne kadınların ne de erkeklerin ezildiği bir dünya kurmalıdır" (He Zhen, Peter Zarrow'un alıntısı, Anarşizm ve Çin Siyasal Kültürü, s. 147).

Dolayısıyla, Martha A. Ackelsberg'in belirttiği gibi, tarihsel anarşist hareket içerisinde, liberal/anaakım feminizm, hep "cinsiyet mücadelesinin sınıf mücadelesinden veya bir bütün olarak anarşist projeden soyutlanamayacağı noktasında, kadınların özgürleşmesine yönelik bir strateji olarak ancak çok sınırlı bir hedefe sahip" olarak değerlendirilir (Op.Cit., s. 119). Anarka-feminizm, bu geleneği sürdürerek, sadece ataerkil değil tüm hiyerarşi biçimlerinin yanlış olduğunu; ve eğer basitçe kadınların patron olmakta erkeklerle aynı şansa sahip olmasını isterse, feminizmin kendi ülküleriyle çelişkiye düşeceğini belirtir. Aslında sadece aşikâr olan bir şeyi ifade ederler: onlar, "ne kadınların elindeki iktidarın muhtemelen zorlayıcı olmayan bir topluma yol açacağına inanırlar", ne de "liderlik elitine sahip bir kitle hareketinden iyi bir şeyler ortaya çıkabileceğine inanırlar". "Temel meseleler daima iktidar ve toplumsal hiyerarşidir", dolayısıyla insanlar "ancak kendi yaşamları üzerinde güç sahibi olduklarında özgürdür" ("Sosyalizm, Anarşizm ve Feminizm", Sessiz Söylentiler: Anarşist-Feminist Okumalar, s. 44). Çünkü, Louise Michel'in söylediği gibi, eğer "bir proletar köle ise; bir proletarın karısı daha da fazla köledir" (Op.Cit., s. 141).

Bu nedenle anarka-feministler, tüm anarşistler gibi özgürlüğün inkârı olan kapitalizme karşı çıkarlar. Kadını özgürleştireceği iddia edilen "fırsat eşitliği" kapitalizmi ideali, böyle bir sistemde hâlâ çalışan kadınların (kadın veya erkek olsun) patronları tarafından ezileceği gerçeğini gözardı eder. Anarka-feministlere göre, kadınların kurtuluşu mücadelesi aslında hiyerarşiye karşı mücadeleden soyutlanamaz, L. Susan Brown'un ifadesi ile;

"Anarşist-feminizm, feminist kaygıları içeren anarşist duyarlılığın bir ifadesi olarak, bireyi başlangıç noktası olarak alır; tahakküm ile tabi olma ilişkilerine karşı çıkarak, hem erkekler hem de kadınlar için bireysel varoluşsal özgürlüğü koruyacak, araçsal olmayan ekonomik biçimleri savunur" (Bireycilik Politikası, s. 144).

Anarka-feministlerin, ekolojik krizlerin hiyerarşik uygarlığın otoriter değerlerinde yatan kökenlerini anlamamıza önemli katkılarda bulunabilir. Örneğin, bazı feminist bilim insanları, doğaya tahakküm uygulanması ile tarih boyunca doğayla birlikte tanımlanan kadına tahakküm uygulanması arasında bir paralellik olduğunu öne sürerler (örneğin, bakınız Carline Merchant, Doğanın Ölümü, 1980). Hem kadın, hem de doğa otoriter kişiliği nitelendiren kontrol etme tutkusunun birer kurbanıdırlar. Bu nedenle, giderek artan sayıda radikal ekolojist ve feminist, amaçlarının gerçekleştirebilmesi için hiyerarşilerin parçalanması gerektiğinin farkına varmaktadır.

Ayrıca, anarka-feminizm kadınlarla erkekleri birbirine eşit tutarken, onların farklılıklarına da saygı göstermenin önemini bize hatırlatır. Diğer bir deyişle, çeşitliliği fark etmek ve ona saygı göstermek hem erkekler hem de kadınlar için geçerlidir. Birçok erkek anarist, sıklıkla (kuramda) cinsiyetçiliğe karşı oldukları için pratikte de cinsiyetçi olmadığına inanır. Böyle bir varsayım yanlıştır. Anarko-feminizm, teori ile pratik arasındaki tutarlılık sorununu toplumsal aktivizmin önüne getirir ve sadece dışsal değil aynı zamanda da içsel kısıtlarla mücadele etmemiz gerektiğini bize hatırlatır.

Yani, anarka-feminizm bizi vaaz ettiğimiz şeyleri uygulamaya çağırır. Cinsel eşitlikten bahseden erkek anarşistlerin cinsiyetçiliğiyle karşılaşan İspanyol anarşist kadınları bununla savaşmak amacıyla Mujeres Libres içerisinde örgütlenmişti. Kurtuluş devrimden sonraki bir güne bırakmaya inanmadılar. Onların kurtuluşu bu devrimin ayrılmaz bir bileşeniydi ve bugün başlatılmalıydı. Bu açıdan, erkek yoldaşlarının "geleceğin toplumunda" cinsel eşitlik [olması] "lehinde haykırır"ken, bu konuda hemen şimdi hiçbir şey yapmamalarından bıkan Illinois Kömür kasabalarındaki anarşist kadınların vardığı sonucu tekrar ederler. Özellikle aşağılayıcı olan bir benzerlik kullanırlar: erkek yoldaşlarını "açlıktan kıvranan kitlelere ... cennette ödüller olacağı sahte vaadinde bulunan" rahiplere benzetiler. Annelerin, kızlarının "cinsel farklılıkların haklarda eşitsizlik anlamına gelmeyeceğini; ve "bugünün toplumsal sistemine karşı isyankarlar" olarak, "kadınların ahlaki ve maddi değersizliklerini elde tutmaya çalışacak erkeklerin baskısına karşı özellikle savaşmaları gerektiğini anlamalarını" sağlaması gerektiğini belirtirler (Ersilia Grandi, Caroline Waldron Merithew'in alıntısı, Anarşist Annelik, s. 227). [Bu kadınlar], İspanyol yoldaşlarının örgütlenmesinden otuz yıldan daha fazla bir süre önce, yukarı Illinois vadisi kömür kasabalarında kapitalizm ile ataerkiye karşı mücadele etmek için "Luisa Michel" grubunu kurmuşlardı.

Anarka-feministlere göre, cinsiyetçilikle mücadele özgürlük savaşımının anahtar niteliğinde bir yönüdür. Bu, feminizmin yükselişinden önce çoğu Marksist sosyalistin savunduğu gibi, devrimin ardından bir şekilde otomatikman çözüme kavuşacak, kapitalizme karşı "gerçek" savaşımdan bir sapma değildir. Savaşımın hayati bir parçasıdır:

Bizim sizin ünvanlarınızdan hiçbirisine ihtiyacımız yok. ... Hiçbirisini istemiyoruz. Bizim istediğimiz bilgi ve eğitim ve hürriyet. Haklarımızın ne olduğunu biliyoruz ve onları talep ediyoruz. En önemli kavgada hemen yanıbaşınızda değil miyiz? Siz erkekler kadın hakları savaşımını bu en önemli kavganın bir parçası yapacak kadar güçlü değilmisiniz? Ancak o zaman erkekler ve kadınlar birlikte tüm insanlığın haklarını kazanacaklar" (Louise Michel, Op.Cit., s. 142).

Bu devrimcileştirici toplumun anahtar niteliğindeki bir parçası da cinsiyetler arasındaki mevcut ilişkinin dönüştürülmesidir. Evlilik özel bir kötülüktür, çünkü "İncil'e, 'ölüm ayırana kadar'a dayanan eski evlilik biçimi ... erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini, kadının erkeğin kapris ve emirlerine tamamen boyun eğmesini savunan bir kurumdur". Kadınlar "erkeğin hizmetkarı olma ve onun çocuklarını büyütme işlevine indirgenirler" (Goldman, Op.Cit., ss. 220-1). Bunun yerine, anarşistler "özgür aşk"ı, yani bir partnerin otorite olduğu diğerinin ise sadece itaat ettiği çiftler ve aileler yerine, eşitler arasındaki özgür anlaşmaya dayananlar. Böyle bir birleşme kilisenin veya devletin onayı olmadan gerçekleşecektir, çünkü "birbirini seven iki insanın yatağa gitmek için bir üçüncü kişinin iznine ihtiyacı yoktur" (Mozzoni, Moya'nın alıntısı, Op.Cit., s. 200).

Eşitlik ve özgürlük adil bir ilişkiden daha fazla şeyi kapsar. Ne erkekler ne de devlet kendi bedeniyle ne yapması gerektiğini kadına söyleyemez. Yani, kadınlar kendi bedenlerini ve tabii ki kendi üreme organlarını kontrol etmelidirler. Dolayısıyla, anarka-feministler, genel olarak anarşistler gibi, seçim yapmayla ve üremeyle ilgili haklar (yani, kadınların kendi üreme kararlarını kontrol etme hakkı) yanlısıdırlar. Bu geçmişi uzun bir konumdur. Emma Goldman, doğum kontrolü yöntemlerini ve ne zaman hamile kalacaklarına kadınların karar vermesi aşırı görüşünü açıkça savunmasından ötürü eziyet görmüş ve hapsedilmişti (Feminist yazar Margaret Anderson'un ifadesiyle, "'kadınların hep ağızlarını kapalı, rahimlerini açık tutmalarının gerekmediği'ni söylemesinden ötürü Emma Goldman 1916'da hapse atılmıştı").

Anarka-feminizm bu kadarla kalmaz. Genel olarak anarşizm gibi, sadece evde yaşananları değil toplumun tüm yönlerini değiştirmeyi hedefler. Çünkü, Emma Goldman'ın sorduğu gibi, "evdeki dar görüşlülüğün ve özgürlükten yoksunluğun yerini fabrikadaki, berbat ayölyedeki, mağazaki veya bürodaki sar görüşlülük ve özgürlükten yoksunluk alırsa, ne kadar bağımsızlık kazanılmış olur?" Bu nedenle, her yerde kadınların eşitliği ve özgürlüğü için mücadele edilmeli, bunlar hiyerarşinin tüm biçimleri karşısında savunulmalıdır. Bunlar ne de oy kullanmakla elde edilebilirler. Anarka-feministlere göre, gerçek kurtuluş ancak doğrudan eylem yoluyla sağlanabilir ve anarka-feminizm kadınların kendi faaliyetlerine ve kendi kurtuluşuna dayanır, çünkü "oy kullanma hakkı veya eşit yurttaşlık hakları iyi talepler olabilir ... [ancak] gerçek özgürlük ne seçim sandıklarında ne de mahkeme salonlarındadır. Kadının ruhunda başlar ... özgürlüğü elde etme gücü büyüdükçe özgürlüğü de büyüyecektir" (Goldman, Op.Cit., s. 216 ve s. 224).

Anarşist hareketin tarihi bunun kanıtıdır. Her kazanım, kadınların kendi eylemleriyle aşağıdan gelmiştir. Louise Michel'in ifade ettiği gibi, "biz kadınlar kötü devrimciler değiliz. Kimseye yalvarmadan savaşımlardaki yerimizi alıyoruz; aksi taktirde, dünyanın sonu gelene kadar önergeler ileri sürebilir ve onları kabul ettirebilirdik ve hiçbir şey kazanmazdık" (Op.Cit., s. 139). Eğer kadınlar başkalarının kendileri için harekete geçmesini beklemiş olsaydılar, toplumsal konumları asla değişmezdi. Bu en başta da oy hakkı kazanmayı kapsar. Kadınların oy hakkı taraftarı militan genel oy hakkı hareketi karşısında Britanyalı anarşist Rose Witcop şunu söylüyordu: "bu hareketin efendilerine, erkeklere karşı şimdiye kadar fazlasıyla itaatkar olan kadınların, en sonunda efendilerinden daha aşağı olmadıkları gerçeğini fark ettiklerini gösterdiği doğrudur". Ancak, kadınların oylarla değil "kendi kuvvetleriyle" özgür olacağını da ekler (Sheila Rowbotham'ın alıntısı, Tarihte Gizlenenler, ss. 100-1 ve s. 101). 1960'ların ve 1970'lerin kadın hareketi bu analizin doğruluğunu gösterdi. Eşit oy hakkına rağmen, kadınların toplumsal yeri 1920'lerden beri değişmeksizin kalmıştır.

Son olarak, anarşist Lily Gair Wilkinson şunu vurguluyordu: "'oy' istemek asla bir özgürlük talebi değildir. Ne için oy kullanmak? Oy kullanmak şu veya bu yasa yapıcı tarafından yönetilmeye rıza gösterdiğini göstermektir" (Sheila Rowbotham'ın alıntısı, Op.Cit., s. 102). Bu sorunun özüne, yani hiyerarşi ile bunun yarattığı --ataerkinin sadece bir altkümesi olduğu-- otoriter toplumsal ilişkilere dokunmaz. Kadınların hakiki özgürlüğü ancak politik, ekonomik, toplumsal ve cinsel patronların tümünden kurtularak başarılabilir; ve "bu kadınların gerçek anlamda insan olmasını mümkün kılar. [Kadında] öne sürülmeye can atan her tür iddia ve faaliyet tam ifadesine kavuşmalıdır; tüm suni engeller parçalanmalı, daha büyük özgürlüğe doğru giden yol yüzyıllardır süren boyun eğme ve köleliğin her türlü kalıntısından temizlenmelidir" (Emma Goldman, Op.Cit., s. 214).

A.3.6 Kültürel Anarşizm Nedir?

Amacımıza yönelik olarak kültürel anarşizmi, toplumun "ekonomi" ya da "politika" alanlarından ziyade geleneksel olarak "kültür" alanına ait olarak görülen yanlarını ele alarak, anti-otoriter değerlerin öne çıkarılması olarak tanımlayacağız --örneğin, sanat, müzik, drama, edebiyat, eğitim, çocuk-yetiştirme pratikleri, cinsel ahlak, teknoloji vb. aracılığıyla.

Kültürel ifadeler, -- en geleneksel kültürel biçimlerin, başta tahakküm ve sömürü olmak üzere-- otoriter değer ve tavırları öne çıkarma eğilimine saldırdıkları, [onları] zayıflattıkları veya çökerttikleri ölçüde anarşist olarak değerlendirilebilirler. Dolayısıyla, savaşın kötülüklerini betimleyen bir roman, basitçe "savaş cehennemdir" modelinin dışına çıkarak, okurun militarizmin otoriter kurumlarla (örn. kapitalizm ve devletçilik) veya otoriter koşullandırmalarla (örn. geleneksel ataerkil aile içinde yetişme) nasıl bir ilişki içinde olduğunu görmesine imkân verdiği takdirde kültürel anarşizm içinde ele alınabilir. Veya John Clark'ın ifade ettiği gibi, kültürel anarşizm, "tahakküm sisteminin çeşitli yönlerini gün ışığına çıkaran sanat, medya ve diğer sembolik biçimlerin geliştirilmesini ima eder ve onları özgürlük ile topluluğa dayanan bir değerler sistemiyle karşılaştırır". Bu "kültürel mücadele, ... ekonomik, politik, ırka dayalı, dini veya cinsel olsun, tüm tahakkümcü sınıfların maddi ve ideolojik iktidarlarıyla özgürleşmenin çok boyutlu bir uygulamasıyla mücadele eden" genel bir savaşımın bir parçası olacaktır. Başka bir deyişle, "grevler, boykotlar, iş eylemleri, işgaller, doğrudan eylem grupları ile liberter işçi grupları federasyonları örgütlenmeleri, işçi meclislerinin, kolektiflerin ve kooperatiflerin geliştirilmesi gibi ekonomik eylemleri; baskıcı hükümet politikalarına aktif müdehaleler, toplumun askerileştirilmesi ve bürokratikleştirilmesine karşı boyun eğmeme ve direnme; karar alınmasına ve yerel denetime doğrudan katılımı artırmayı amaçlayan hareketlere katılım" gibi "politik eylemleri" de kapsayan ancak bunlarla sınırlı olmayan "daha geniş bir sınıf analizi düşüncesi" ve "daha kuvvetli bir sınıf savaşımı pratiği" (Anarşist An, s. 31).

Kültürel anarşizm önemlidir (aslında yaşamsaldır), çünkü otoriter değerler politik ve ekonomik yönlerin ötesine geçen çok yönlü bir bütüncül tahakküm sisteminin içine gömülüdür. Bu nedenle, nüfusun büyük bir kısmında köklü psikolojik değişimler olmadan, ekonomik ve politik kombinasyonlu bir devrimle bile bu [otoriter] değerlerin kökü kazınamaz. Çünkü, bugünkü sistemde gözlenen kitlesel sessiz onamanın kökleri, son beş ya da altı bin yıldır süregelen ataerkil-otoriter uygarlıkla beraber gelişen, birçok koşullandırma ve toplumsallaştırma biçimlerince üretilmiş olan insanoğlunun tinsel yapısında (Wilhelm Reich'in ifadesi ile "karakter yapısı"nda) bulunmaktadır.

Diğer bir deyişle, kapitalizm ve devlet hemen yarın devrilse bile insanlar çok geçmeden onların yerine yeni otorite biçimleri yaratacaklardır. Çünkü, otorite --güçlü lider, emir-komuta zinciri, birisinin emirler vererek diğerini kendi başına düşünmenin sorumluluğundan kurtarması-- itaatkâr/otoriter kişiliğin kendisini en uyumlu hissedeceği durumdur. Özgürlük, demokrasi ve eşitlik devrimci ülkülerine ihanet edilerek, yeni hiyerarşi ve yönetici sınıfların çabucak yaratıldığı başarısız devrimler ve özgürlük hareketlerinin uzun listesinden gözlenebileceği üzere, ne yazık ki insanların çoğunluğu gerçek özgürlükten korkmaktadır ve aslında onunla ne yapacağını da bilmemektedir. Bu başarısızlıklar genellikle gerici politikacı ve kapitalistlerin entrikalarına ve devrimci liderlerin ihanetlerine bağlanır; ancak gerici politikacılar, ancak sıradan insanların karakter yapısında otoriter ideallerinin yeşermesi için elverişli bir zemin bulunmasından ötürü yandaş bulabilmektedirler.

Bu nedenle, insanların yavaş yavaş kendi içlerindeki itaatkâr/otoriter niteliklerin farkına vardıkları, koşullandırmayla bu niteliklerin nasıl yeniden üretildiğini gördükleri ve yeni kültür biçimleriyle --özellikle yeni çocuk yetiştiirme ve eğitim metodlarıyla-- bunların üstesinden nasıl gelinebileceğini, nasıl ortadan kaldırılabileceğini anladıkları bir bilinç-artışı dönemi anarşist bir devrimin ön koşuludur. Bu konuyu Kısım B.01.5'te (Otoriter medeniyetin kitlesel-psikolojik temeli nasıl yaratıldı?), Kısım J.06'da (Anarşistler ne tür çocuk yetiştirme yöntemleri tavsiye ederler?) ve Kısım J.05.13'te (Modern Okullar nedir?) daha etraflıca tartışacağız.

Kültürel anarşist fikirler hemen hemen anarşizmin tüm okullarınca paylaşılır ve bilinç-yükseltme her anarşist hareketin hayati bir kısmı olarak görülmektedir. Anarşistlere göre, yaşamımızın tüm yönlerinde "eskinin kabuğu içinde yeni dünyayı inşa etmek" önemlidir ve anarşist bir kültür yaratılması da bu faaliyetin bir parçasıdır. Öte yandan, anarşistlerin pek azı bilinç-yükseltmeyi kendi başına yeterli görür, bu nedenle kültürel anarşizm faaliyetlerini, kapitalist toplumda örgütlenme, doğrudan eylem kullanımı ve özgürlükçü alternatifler kurulmasıyla birleştirirler. Anarşist hareket, her faaliyetin diğerini beslediği ve desteklediği, pratik özfaaliyet ile kültürel çalışmayı bir araya getiren bir harekettir.

A.3.7 Dinsel Anarşistler Var mıdır ?

Evet, vardır. Her ne kadar anarşistlerin büyük bir kısmı köklü bir şekilde insan-karşıtı olması ve dünyevi otorite ile köleliği haklı gösterici olması nedeniyle Tanrı fikrine ve dine karşı olsa da; bazı inananlar, [dini] fikirlerini anarşist sonuçlara vardırmıştır. Tüm anarşistler gibi bu dinsel anarşistler de, devlete karşı çıkmayl özel mülkiyet ve eşitsizlikle ilgili olarak eleştirel bir duruşla birleştirir. Diğer bir deyişle, anarşizmin ateist olması gerekmez. Aslında, Jacques Ellul'e göre, "kitab-ı mukaddese ait düşünceler doğrudan anarşizme yol açar ve bu da Hristiyan düşünürlerle uyumlu yegâne 'politik anti-politik' duruştur" (Peter Marshall'ın alıntısı, İmkânsızı İstemek, s. 75).

Dinsel fikirlerden ilham almış birçok farklı anarşizm çeşiti vardır. Peter Marshall'ın dikkat çektiği üzere, "anarşist duyarlılığın ilk açıkça ifadesi, M.Ö. altıncı yüzyılda eski Çin'deki Taoist'lere kadar geri götürülebilir"; ve "Budizm, özellikle Zen formundaki [Budizm], ... güçlü bir liberter ruha ... sahiptir" (Op.Cit., s. 53 ve s. 65). Küreselleşme karşıtı aktivist Starkhawk gibi bazıları ise anarşist fikirlerini Pagan ve Tinselci [Spiritüal] etkilerle birleştirir. Ancak, dinsel anarşizm genellikle, bizim de burada üzerine yoğunlaşacağımız Hıristiyan Anarşizmi biçimini alır.

Hıristiyan Anarşistler, İsa'nın takipçilerine söylediği "krallar ve yöneticiler insanlar üzerinde hâkimdirler; aranızda onlar gibileri olmasın" sözlerini ciddiye alırlar. Benzer şekilde, Paul'un "Tanrı'dan başka bir otorite yoktur" özdeyişi, toplumda devlet otoritesinin reddedilmesiyle açık sonucuna ulaştırılır. Bu nedenle, gerçek bir Hıristiyan için, devlet Tanrı'nın otoritesine el koymaktadır; her bireyin kendini yönetmesi ve (Tolstoy'un ünlü bir kitabının başlığını kullanacak olursak) Tanrı'nın Krallığının Kendi İçinde Olduğu'nu keşfetmesi, yine her bireyin kendi sorumluluğundadır.

Benzer şekilde, İsa'nın gönüllü yoksulluğu, servetin yozlaştırıcı etkileri üstüne yorumları ve İncil'deki dünyanın insanların ortaklaşa faydalanmaları için yaratıldığı yolundaki ifadeler, özel mülkiyetin ve kapitalizmin toplumsal eleştirisi için birer temel olarak ele alınır. Aslında, (her ne kadar daha sonra onları devlet dini içine sınırlandırsa da, kölelerin kurtuluş hareketi olarak kabul edilebilecek olan) erken dönem Hıristiyan kilisesi, radikal Hıristiyan hareketleri içerisinde (aslında İncil, ezilenlerin liberter özlemleri ifade etmek amacıyla kullanılacaktır, ki bu daha sonra anarşist veya Marksist terminoloji biçimini alacaktır) tekrar tekrar ortaya çıktığını gözlemlediğimiz maddi malların komünistçe [communistic] paylaşımına dayanmaktadır. Bu nedenledir ki, İngiltere'deki 1381 Kylü Ayaklanmasında papaz John Ball şu eşitlikçi yorumu yapıyordu:

"Adem toprağı kazarken Havva yün eğiriyordu,

Peki o zaman efendi kimdi?"

Hıristiyan anarşizminin tarihçesi, Orta Çağ'da Aykırı Özgür Ruh Mezhebini, sayısız Köylü ayaklanmasını ve 16. yüzyıldaki Anabaptistleri kapsar. Hıristiyanlıkdaki liberter gelenek 18. yüzyılda William Blake ve 1854'te yazdığı Pratik Hristiyan Sosyalizmi'nde anarşist sonuçlara ulaşan Adam Ballou'in eserlerinde tekrar yüzeye çıkar. Ancak, Hıristiyan anarşizmi gerçek anlamıyla anarşist hareketin bir parçası haline ünlü Rus yazarı Leo Tolstoy'un çalışmasıyla gelir.

Tolstoy, İncil'in mesajını ciddiyetle ele alarak gerçek bir Hıristiyanın devlete karşı çıkması gerektiği sonucuna varır. Tolstoy İncil'i okumasından anarşist sonuçlar çıkarır:

"yönetmek güç kullanmak demektir, güç kullanmak ise gücün [üzerinde] kullanıldığı kişinin yapmaktan hoşlanmadığının ve de gücü kullananın kendisine yapılmasından da kesinlikle hoşlanmayacağının, ona [gücün üzerinde kullanıldığı kişiye] yapılmasıdır. Sonuç olarak, yönetmek bize yapılmasını istemediğimiz şeylerin başkalarına yapılması, yani yanlış yapılması demektir" (Tanrının Krallığı Kendi İçinizdedir, s. 242).

Bu nedenle gerçek bir Hıristiyan diğerlerini yönetmekten sakınmalıdır. Bu devlet karşıtı duruş nedeniyle doğaldır ki, o [Tolstoy] aşağıdan kendinden-örgütlenen bir toplumun taraftarlığını yapmıştır:

"Resmi [bir görevi] olmayan insanların kendi yaşamlarını kendi başlarına düzenlemeyeceği, keza Hükümet[te yer alan] insanların hem kendileri hem de başkaları adına bunu yapabilecekleri neden düşünülür ki?" (Anarşist Okuma Kitabı, s. 306).

Tolstoy, bireylerin ruhsal dönüşümünü anarşist bir toplumun yaratılmasının anahtarı olarak gördüğü için baskıya karşı şiddet içermeyen eylemi savunur. Max Nettlau'nun söylediği üzere, "Tolstoy tarafından vurgulanan büyük gerçek, iyinin, iyiliğin, dayanışmanın --ve aşk diye adlandırdığımız tüm her şeyin-- gücünün kendi içimizde yattığının; ve bunun uyandırılmasının, geliştirilmesinin ve ifa edilmesinin kendi davranışlarımızla olabileceğinin ve olması gerektiğinin kabul edilmesidir" (Anarşizmin Kısa Tarihi, s. 251-2).

Tüm anarşistler gibi, Tolstoy da özel mülkiyet ve kapitalizme karşı eleştireldi. Henry George gibi (Proudhon gibi onun [Tolstoy] üstünde önemli etkisi olmuştur), toprak üzerindeki özel mülkiyete şöyle karşı çıkıyordu; "toprak mülkiyetinin savunulması ve sonucunda fiyatında yükselme olmasaydı, insanlar bu kadar dar alanlarda kümelenmeyeceklerdi; aksine halen dünyada oldukça bol olan serbest topraklar üzerine yayılacaklardı". Bunun da ötesinde, "bu {toprak mülkiyeti için [yapılan]} mücadelede, toprağı işleyenler değil, aksine daima hükümetin şiddetinde pay sahibi olanlar avantaja sahiptirler" (Op.Cit., s. 307). Tolstoy, kullanımın ötesine taşan bütün mülkiyet haklarının var olmasının, onların korunmasının devlet şiddetini gerektireceğinin farkındadır; (iyelik [possession; burada kullanım hakkı anlamında] "her zaman gelenekçe, kamuoyunca, adalet ve karşılıklılık hislerince korunur ve bu nedenle de şiddet tarafından korunması gerekmez" (a.y.). Aslında, şöyle demektedir:

"Tek bir mal sahibine ait olan onbinlerce dönümlük orman arazisinin --binlerce insanın yakacağı yokken-- şiddet kullanılarak korunması gerekir. Aynı şey birçok işçi neslinin aldatıldığı ve halen de aldatılmakta olduğu fabrikalarda ve işyerlerinde de geçerlidir. Keza, sahibinin kıtlık zamanında üç katı fiyata satmak amacıyla sakladığı yüzbinlerce kilelik hububat için de" (Op.Cit., s. 307).

Tolstoy, kapitalizmin bireyleri hem ahlaki hem de fiziksel olarak perişan ettiğini ve kapitalistlerin "köle-tüccarları" olduğunu ifade eder. Gerçek bir Hıristiyanın kapitalist olmasının imkânsız olduğunu düşünür, çünkü "sanayici [manufacturer, imalatçı], geliri işçilerin vicdansızca el koyulan değerinden oluşan ve mesleği tamamen zorunlu, doğal olmayan emeğe dayanan bir insandır"; dolayısıyla, "öncelikle kendi kârı için insan yaşamlarını mahvetmekten vazgeçmesi gerekir" (Tanrının Krallığı Kendi İçinizdedir, s. 338, s. 339). Hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde Tolstoy, kooperatiflerin "şiddetin taraftarı olmak istemeyen aklaklı, kendine saygılı bir kimsenin katılabileceği yegâne toplumsal faaliyet" (Peter Marshall'ın alıntısı, Op.Cit., s. 378) olduğunu belirtir.

Şiddete karşı çıkmasından dolayı, Tolstoy hem devleti hem de özel mülkiyeti reddeder, toplumdaki şiddetin sona erdirilmesi ve adil bir toplumun yaratılması için pasifist taktiklerin kullanılması çağrısı yapar. Nettlau'nun ifadesiyle, o [Tolstoy] "kötülüğe karşı direnilmesini ... öne sürdü; ve direniş yollarından birisine --aktif güç [kullanımı]-- yenii bir yol ekledi: itaatsizlik, pasif güç [kullanımı] yoluyla direniş" (Op.Cit., s 251). Özgür toplum fikrinde, Tolstoy gözle görülür bir şekilde kırsal Rus yaşamından ve Peter Kropotkin (örneğin, Tarlalar, Fabrikalar ve Atölyeler [İşlikler]), P. J. Proudhon ve anarşist olmayan Henry George'un çalışmalarından etkilenmiştir.

Tolstoy'un fikirleri ngilizleri Hindistan'dan kovmak için halkından şiddetsiz direniş göstermesini isteyen Gandhi'yi derinden etkilemiştir. Bunun da ötesinde, Gandhi'nin bağımsız Hindistanı bir köylü komünleri federasyonu olarak tasavvur etmesi de Tolstoy'un anarşist özgür toplum görüşüne benzerdir (her ne kadar Gandhi'nin anarşist olmadığını vurgulamamız gerekse de). 1933'te ABD'de Catholic Worker [Katolik İşçi] adlı gazeteyi kuran, inançlı bir Hristiyan pasifist ve anarşist olan Dorothy Day ve Katolik İşçi Grubu, yine Tolstoy'dan (ve Proudhon'dan) oldukça etkilenmişti. Tolstoy'un ve dinsel anarşizmin etkileri, Hıristiyanlığın fikirlerini işçi sınıfı ile köylüler arasındaki toplumsal aktivizmle birleştiren Latin ve Güney Amerika Kurtuluş Teolojisi [Liberation Theology] hareketlerinde de görülebilir (ancak Kurtuluş Teolojisi'nin anarşist fikirlerden ziyade devlet sosyalizmi fikirlerinden etkilendiğini belirtmemiz gerekiyor).

Dolayısıyla, anarşizm içinde dinden anarşist sonuçlar çıkaran bir azınlık geleneği vardır. Ancak, Kısım A.02.20'de belirtmiş olduğumuz gibi, çoğu anarşist anarşizmin ateizmi ima ettiğini, incil'e ait düşüncenin tarihsel olarak hiyerarşiyle ve dünyevi yöneticilerin savunusuyla bağlantılı olmasının bir rastlantı olmadığını belirterek buna katılmaz. Yani, anarşistlerin ezici bir çoğunluğu ateisttir, çünkü "doğal veya doğaüstü olsun herhangi bir varlığa tapınmak veya hürmet etmek daima toplumsal tahakkümü ortaya çıkaracak bir kendiliğinden boyun eğme [self-subjugation] ve hizmetkarlık biçimidir. Bookchin'in yazdığı gibi, 'insanoğullarının kendilerinden daha 'yüce' bir şey önünde diz çöktükleri anda hiyerarşi özgürlük karşısındaki ilk zaferini kazanmış olur"" [Brian Morris, Ekoloji ve Anarşizm, s. 137). Yani, anarşistlerin büyük bir kısmı, eğer Tanrı varsa bile, insan özgürlüğü ve saygınlığı için ortadan kaldırılması gerektiği konusunda Bakunin'le hemfikirdir. İncil'in neler söylediği ortadayken, pek az anarşist onun otoriter fikirlerden ziyade liberter fikirleri desteklemek için kullanılabileceğini düşünür.

Ateist anarşistler, her türlü suistimali savunmasından ötürü İncil'in kötülüğüyle ün saldığı olgusuna işaret ederler. Hıristiyan anarşizmi bunu nasıl uzlaştıracaktır? Öncelikli olarak bir Hıristiyan mıdırlar, yoksa bir anarşist mi? Eşitlik mi, Kitab-ı Mukaddes'e bağlılık mı? Bir inanan açısından, seçim bile söz konusu değildir. Eğer İncil Tanrı sözüyse, bir anarşist Tanrı'ya, onun otoritesine ve onun yasalarına inandığını iddia ederken nasıl daha aşırı konumları destekleyebilir?

Örneğin, hiçbir kapitalist ulus İncil'in açıkladığı Sabbath yasasındaki [Hıristiyanların çalışılmaması gerektiğine inandıkları gün; genellikle pazar günü] çalışmamayı uygulamayacaktır. İncil'deki taşlanarak öldürülme cezasına rağmen çoğu Hıristiyan patron işçilerini yedinci günde de çalışmaya zorlamaktan memnundur ("Altı gün çalışılmalıdır, ancak yedinci gün tatiliniz, Lord'la kalacağınız dinlenme günü olmalıdır; her kim ki o gün çalışır, öldürülmelidir", Exodus 35:2). Hıristiyan bir anarşist Tanrı'nın yasasının ihlal edilmesinden ötürü böyle bir cezalandırmayı savunacak mıdır? Aynı şekilde, gerdek gecesinde bakire olmamasından ötürü bir kadının taşlanarak öldürülmesine izin verecek bir ulus --haklı olarak-- kesinlikle şer olarak göülecektir. Ancak, bu "iyi kiyat"ta belirtilen bir yazgıdır (Deuteronomy 22:13-21). Kadınların evlilik öncesi seks yapması bir Hristiyan anarşiste göre ölüm cezası gerektiren bir şey midir? Veya hatta, "babasının dediklerini veya annesinin dediklerini dinlemeyen dik başlı ve isyankar oğul" da keza "şehrin tüm erkeklerinin ölene kadar onu taşa tutması" yazgısına maruz kalmalı mıdır? (Deuteronomy 21:18-21). Veya İncil'in kadınlara tavrını ne demeli: "Kadınlar, kendinizi erkeklerinize teslim edin" (Corinthians 14:34-35). Erkek yönetimi açıkça ifade edilir: "Her erkeğin başının İsa olduğunu; ve kadının başının erkek olduğunu; ve İsa'nın başının Tanrı olduğunu bilmelisiniz" (I Corinthians 11:3).

Açıktır ki, İncil'in öğretilerini uygulamak söz konusu olduğunda Hıristiyan anarşist fazlasıyla seçici anarşist olmayan birisi olmak zorundadır. Zengin olan nadiren yoksulluğun gereğinden bahseder (en azından kendileri için) ve örneğin (aynen kiliseler gibi) zengin olanın görünüşte cennete girmekte karşılaşağı zorluğu unutmaktan mutlu gözükür. İsa'nın şu tembihini unutmuş gözükürler: "Mükemmel olacaksanız, gidin ve sahip olduklarınızı satın ve yoksullara verin; cennette hazinelere sahip olacaksınız: gelin ve beni takip edin" (Matthew 19:21). Hristiyan sağın taraftarları bunu kendi politik liderlerine ve hatta ruhani liderlerine uygulamazlar. Pek azı şu özdeyişi takip eder: "her insana sizden istediğini verin; ve senden isteyerek aldıkları şeyleri onlardan geri istemeyin" (Luke 6:30, keza Matthew 5:42). Ne de onlar ilk Hıristiyan inanırların yaptığı gibi "her şeyi ortaklaşa" kullanırlar (Acts 4:32). Yani, eğer anarşist olmayan bir inanan, anarşist inanırlar tarafından İncil'in öğretilerini göz ardı ediyor görülürse, aynısı onların saldırdıkları tarafından kendileri için de söylenebilir.

Ayrıca, Hıristiyanlığın temel olarak anarşizm olduğunu tarihle bağdaştırmak oldukça zordur. İncil, adaletsizle savaşmaktan çok daha fazla adaletsizliği savunmak için kullanılmıştır. İrlanda'da, Güney Amerika'nın bazı kesimlerinde, ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl başı İspanyasında olduğu gibi, Kilise'nin de facto [fiilen] siyasi güce sahip olduğu ülkelerde anarşistler tipik olarak din karşıtıdırlar, çünkü Kilise gücünü muhalifleri ve sınıf mücadelesini bastırmak için kullanmaktadır. Yani, Kilise'nin fiili rolü, İncil'in anarşist bir metin olduğu iddiasının yanlış olduğunu gösterir.

Bunun yanı sıra toplumsal anarşistlerin çoğu, daha büyük kötülüklere karşı durmak için (bazen) şiddet kullanılması gerektiğini görerek, Tolstoycu pasifizmi dogmatik ve aşırı olarak değerlendirir. Ama anarşistlerin büyük bir kısmı, anarşist bir toplum yaratmanın anahtarı olarak, değerlerin bireysel dönüştürülmesinin gerekliliği ve genel bir taktik olarak şiddet karşıtlığının önemli olduğu konularında Tolstoyculara katılacaktır (yine, anarşistlerin ancak çok az bir kesiminin, başka hiç bir seçenek kalmadığı durumlarda, kendini savunma amacıyla olsa bile şiddet kullanımını reddettiğini vurgulamalıyız).

A.3.8 "Sıfatları Olmayan Anarşizm" Nedir?

Tarihçi George Esenwein'ın sözleriyle, "sıfatları olmayan anarşizm", en geniş anlamıyla "anarşizmin tiresi (-) olmayan biçimini; yani, komünist, kollektivist, karşılıkçı ya da bireyci gibi niteleyici etiketleri olmayan bir doktrini ifade eder. Diğerleri için ... (o), farklı anarşist okulların bir arada var olmasına hoşgörü gösteren bir davranış tarzı olarak algılanmıştır" (Anarşist İdeoloji ve İspanya'da İşçi Sınıfı Hareketi, 1868-1898, s. 135).

Bu kelimeyi Kasım 1889'da Barcelona'da kullanan Küba doğumlu Fernando Tarrida del Marmol bu ifadenin yaratıcısıdır. Yorumlarını o dönemde kendi teorilerinin üstünlüğü üzerine yoğun bir tartışma yürüten İspanyol komünist ve kollektivist anarşistlerine karşı yapmıştı. "Sıfatları olmayan anarşizm", anarşist eğilimler arasında daha çok hoşgörü gösterilmesini sağlamak ve anarşistlerin önceden tasarlanmış ekonomik planlarını --kuramda olsa bile-- hiç kimseye dayatmamaları gerektiğini vurgulamak için yapılmış bir girişimdi. Özgür toplumun tek kuralının özgür deneme olması bağlamında, anarşistler için ekonomik tercihlerin kapitalizmi ve devleti yok etmeye göre "ikinci derecede önemli" olması gerektiği belirtiliyordu.

Böylece "anarquismo sin adjetives" ("sıfatları olmayan anarşizm") olarak bilinen kuramsal perspektif, aslında hareketin bizzat kendi içindeki yoğun tartışmanın bir yan ürünüydü. Bu görüşün kökenlerini 1876'da Bakunin'in ölümünü takiben gelişen Komünist Anarşizm'de bulmak mümkündür (James Guillaume'nin, Bakunin ve Anarşizm adlı eserin içinde yer alan ünlü yazısı "Yeni Toplumsal Düzenin Kurulması Üstüne"den de görüleceği üzere kollektivistler kendi ekonomik sistemlerinin özgür komünizme doğru evrildiğini söylüyorlardı). Kolektivist Anarşizm'e tamamen zıt olmamakla beraber, aynen Bakunin'in Proudhon'un çalışmalarını geliştirmesi, derinleştirmesi ve zenginleştirmesi gibi Komünist Anarşistler de Bakunin çalışmalarını geliştirip, derinleştirip, zenginleştirdiler. Komünist Anarşizm, Elisee Reclus, Carlo Cafiero, Errico Malatesta ve (en ünlüsü) Peter Kropotkin ile birlikte anılır.

İspanya hariç, Avrupa'daki ana anarşist eğilim olarak Komünist-Anarşist fikirler kısa zamanda Kolektivist Anarşizmin yerini aldı. Burada esas konu (her ne kadar Ricardo Mella için bu bir rol oynamış olsa da) komünizm sorunu değildi; esas sorun Komünist Anarşizmin getirdiği strateji ve taktiklerin uyumlandırılması idi. O zamanlarda (1880'lerde), Komünist Anarşistler genel olarak sendikacılığa karşı çıkıyor (militan işçi örgütlerinin önemini görenlerden birinin de Kropotkin olmasına rağmen), aynı zamanda da bir biçimde örgütlenme karşıtı gözüküyor, yerel (saf) anarşist militan hücrelerin öneminden bahsediyorlardı. Ortaya çıkan taktik ve stratejilerdeki değişimin, işçi sınıfı örgütlenmesi ve mücadelesinin ısrarlı taraftarı olan İspanyol Kolektivistlerinden oldukça eleştiri gelmesine sebep olması şaşırtıcı değildir.

Bu çatışma kısa zamanda İspanya'nın dışına taştı ve Paris'te La Revolte'nin sayfalarında kendisine yer buldu. Bu, birçok anarşisti Malatesta'nın şu sözlerini kabullenmeye yönlendirdi; "en hafifinden söylemek gerekirse, (s)adece hipotezler üzerinden anlaşmazlığa düşmek, bizim için doğru değildir" (Max Nettlau'nun alıntısı, Anarşizmin Kısa Tarihi, s. 198-9). Zamanla anarşistlerin çoğunluğu (Netlau'nun sözleriyle) "geleceğin ekonomik gelişmesini önceden tahmin edemeyiz" (Op.Cit., s. 201) şeklindeki yargıyı kabullendiler; farklı görüşlere sahip oldukları özgür toplumun nasıl işleyeceğinden ziyade, ortak olanlara (kapitalizm ve devlete karşı çıkmaya) vurgu yapmaya başladılar. Zaman geçtikçe, Kolektivist-Anarşistler komünist ülkülere bağlılıklarını, bu ülkülere ilerde, devrimden sonra değil, daha yakın bir zamanda ulaşılması gerektiğini vurgulamaya başlarken, Komünist-Anarşistlerin çoğu da işçi hareketini göz ardı etme fikirlerinin işçi sınıfına ulaşılamamasına neden olduğunu gördüler. Yani, bu iki anarşist grubu da birlikte çalışabilirdi, çünkü "tüm ayarlamalarını ve olası tüm bileşimlerini tasavvur etmemize izin vermeyecek ölçüde bizden uzak, zaman ve mekan içerisinde değişikliğe tabi olan geleceğin toplumunun belli bazı özelliklerini fazla vurgulama isteğimizden ötürü küçük küçük ekollere bölünmemizin hiçbir mantığı" yoktu. Üstelik, özgür toplumda "birlik ve anlaşmaların yöntemleri ve ayrı ayrı biçimleri veya emeğin ve toplumsal yaşamın örgütlenmesi birörnek [unique, aynı] olmayacaktır; şu anda bunlara ilişkin kestirimler veya saptamalar yapamayız" (Malatesta, Nettlau'nun alıntısı, Op.Cit., s. 173).

Malatesta şöyle devam ediyordu: "anarşist-kolektivizm ile anarşist-komünizm arasındaki sorun bir nitelendirme, yöntem ve anlaşma sorunu olsa da", sistem ne olursa olsun [sorunun] anahtarı bu olsa da, "aynen kölelik ve zorlamanın şimdi erkeklere {ve kadınlara} ters gelmesi gibi, ücret sisteminin de onlara ters gelmesine yol açacak yeni bir ahlaki bilinç şekillenecektir". Eğer bu gerçekleşirse, o zaman "ne biçimde bir toplum ortaya çıkarsa çıksın, toplumsal örgütlenmenin temeli komünist olacaktır". Bizler "asli ilkelerimize bağlı kalıp, ... onları kitlelere aşılamakta elimizden geleni yaptığımız" müddetçe, "kelimeler veya ufak tefek şeyler üzerinden kavga [etmemeli], post-devrimci [devrim sonrası] topluma adalet, eşitlik ve hürriyete doğru bir yönelim kazandırmalıyız" (Nettlau'nun alıntısı, Op.Cit., s. 173 ve s. 174).

Benzer şekilde, aynı zamanlarda ABD'nde ise Bireyci ve Komünist anarşistler arasında yoğun bir tartışma yapılmaktaydı. Benjamin Tucker Komünist-Anarşistlerin anarşist olmadığını söylerken, John Most ise Tucker'ın fikirleri hakkında benzer şeyleri söylüyordu. Aynen Mella ve Tarrida gibi kişilerin anarşist gruplar arasında hoşgörü olması fikrini öne sürmeleri gibi, Voltairine de Cleyre gibi anarşistler de "kendisini sadece 'Anarşist' olarak adlandırmaya başladı; ve devletin yokluğunda, en uygun biçimi bulmak amacıyla muhtemelen farklı yerlerde birçok farklı denemeler yapılacağı için, Malatesta gibi 'Sıfatları olmayan bir Anarşizm' çağrısında bulundu" (Peter Marshall, İmkânsızı İstemek, s. 393). Kendi sözleriyle, bütün bir ekonomik sistemler kümesi "faydalı olacak şekilde farklı yerlerde denenecektir. İnsanların içgüdülerinin ve alışkanlıklarının her toplumda kendilerini özgür bir seçim şeklinde ifade etmesini göreceğim; ve farklı çevrelerin farklı uyarlamaları gerektireceğinden eminim". Sonuçta, "sadece hürriyet ve deneme en iyi toplum biçimlerini belirleyebilir" ve bu nedenle "bundan sonra basitçe 'Anarşist' dışında başka bir şeyle nitelendirmeyeceğim" (Paul Avrich'in alıntısı, Amerikalı Bir Anarşist, ss. 153-4).

De Cleyre, Malatesta, Nettlau ve Reclus gibi bilinen anarşistlerin "sıfatları olmayan anarşizm" ifadesinde içerilen hoşgörülü bakış açısını kabul etmeleriyle, bu tartışmalar anarşist harekette kalıcı bir etkiye neden oldu (bunun mükemmel bir özeti için Nettlau'nun Anarşizmin Kısa Tarihi'ne bakınız, s. 195'den 201' e kadar). Bize göre de, çoğu anarşistin --anarşist teorinin belli çeşitleri hakkında kendi tercihleri ve diğer çeşitlerin neden kusurlu oldukları konusunda kendi görüşleri [saklı] olmak üzere-- diğer eğilimlerin de kendilerini "anarşist" olarak adlandırma haklarını kabul etmesi anarşist hareket içinde bugünkü hâkim tavırdır. Ancak, anarşizmin farklı biçimlerinin (komünizm, sendikalizm, dinsel, vb.) tamamen birbirini dışlayan şeyler olmadığını ve birini desteklerken diğerlerinden nefret etmeniz gerekmediğini vurgulamak istiyoruz. Bu hoşgörü, "sıfatları olmayan anarşizm" ifadesinde yansıtılır.

Son bir konu olarak, bazı "anarko"-kapitalistler, "sıfatları olmayan anarşizm"le ilgili hoşgörüyü kullanarak, kendi ideolojilerinin anarşist hareketin bir parçası olarak kabul edilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Ne de olsa 'anarşizm devletten kurtulmak üstünedir, ekonomi ikinci planda gelir' demektedirler. Ancak, zamanında tartışılan ekonomi çeşitlerinin anti-kapitalist (yani sosyalizm yanlısı [socialistic]) olduğu hatırlanırsa, "sıfatları olmayan anarşizm"in bu şekilde kullanımı sahte bir kullanımdır [aldatıcıdır]. Örneğin Malatesta'ya göre, komünist anarşizmin haricinde "başka çözümler, başka toplumsal örgütlenme biçimleri öngören ve öneren anarşistler vardır", ancak "onlar da aynen bizim yaptığımız gibi poltik iktidarın ve özel mülkiyetin yıkılmasını arzularlar". "Gelin tüm düşünce okullarının dışlayıcılığını ortadan kaldıralım" ve gelin "yollar ve araçlar hakkında anlaşmaya varalım ve ilerleyelim" (Nettlau'nun alıntısı, Op.Cit., s. 175). Diğer bir deyişle, kapitalizmin devletle beraber ortadan kaldırılması gerektiği konusunda anlaşılmıştır, ancak bu yapıldığı zaman özgür deneme gelişecektir. Başka bir ifadeyle, devlete karşı mücadele tahakküm ve sömürüyü sona erdirmek için yapılan daha kapsamlı bir mücadelenin sadece bir parçasıdır ve bu daha kapsamlı hedeflerden soyutlanamaz. Kapitalizmin devletle beraber yok edilmesi gerektiğini amaçlamadıklarından ötürü "anarko"-kapitalistler anarşist değildirler ve "sıfatları olmayan anarşizm" sözde "anarşist" kapitalistleri içermez ("anarko"-kapitalizmin neden anarşist olmadığına hakkında bakınız Kısım F).

Bu, devrimden sonra "anarko"-kapitalist toplumların olmayacağı anlamına gelmez. Aksine. Aynen devlet sosyalizmini veya teokrasiyi destekleyen bir topluluğun bu rejim altında yaşamasını bekleyebileceğimiz gibi, eğer bir grup insan böyle bir sistemi kurmak isterlerse bunu yapabilirler. Basitçe gezegendeki ve hatta belli bir coğrafi alandanki herkesin aynı anarşist haline gelmesinin olası olmadığı için böyle hiyerarşi adacıkları [enclave] var olacaktır. Hatırlanması gereken önemli nokta böyle bir sistemin anarşist olmayacağı, sonuçta da "sıfatları olmayan anarşizm" olmayacağıdır.

A.3.9 Anarko-İlkelcilik Nedir?

Kısım A.03.3'de tartışıldığı üzere, çoğu anarşist Durumcu Ken Knabb'ın şu dediklerine katılacaktır: "kurtarılmış bir dünyada bilgisayarlar ve diğer modern teknolojiler, herkese daha ilginç faaliyetlere yoğunlaşma serbestisi kazandracak şekilde tehlikeli ve sıkıcı işlerin ortadan kaldırmak amacıyla kullanılabilir". Açıktır ki, "belli teknolojiler --nükleer enerji en bariz örneğiidir-- o kadar anlamsızca tehlikelidir ki bunlar[ın kullanımına] derhal son verilecektir. Saçma, modası geçmiş veya lüzumsuz birçok diğer endüstri, ticari gerekçelerinin ortadan kalkmasıyla otomatikman ortadan kaybolacaktır. Ancak birçok teknoloji ... şu anda ne kadar kötüye kullanılırlarsa kullanılsınlar pek az asli sakıncaya sahiptir. Bu basitçe onların daha duyarlı bir şekilde kullanılması, popüler denetim altına alınması, birkaç ekolojik iyileştirmenin gerçekleştirilmesi ve kapitalistçe amaçlar yerine insani amaçlar doğrultusunda yeniden tasarlanması meselesidir" (Public Secrets, s. 79 ve s. 80). Dolayısıyla, çoğu eko-anarşist, uygun teknolojinin kullanılmasını doğayla denge içinde olan bir toplumun yaratılmasının bir aracı olarak olarak grür.

Ancak, (oldukça) küçük ancak konuşkan bir kendinden tahvilli Yeşil anarşist azınlığı buna katılmaz. John zerzan, John Moore ve David Watson gibi yazarlar, kendi iddialarına göre tüm iktidar ve baskı biçimlerini eleştirmeyi amaçlayan bir anarşizm vizyonu getirmiştir. Bu genellikle anarko-ilkelcilik [anarcho-primitivism] olarak adlandırılır ve Moore'ye göre "uygarlığın bütününü anarşist bir pesrpektiften eleştiren ve insan yaşamının kapsamlı bir dönüşümünü başlatmayı amaçlayan radikal akımın stenografisidir" (İlkelci Astar).

Bazı aşırı unsurlarının tüm teknoloji biçimlerini, işbölümü, evcilleştirmeyi, "İlerleme"yi, endüstriyalizmi, "kitle toplumu" dedikleri şeyi ve hatta bazılarının sembolik kültürü (yani sayıları, dili, zamanı ve sanatı) sona erdirmeyi amaçladığı bu akım kendini çeşitli şekillerde ifade eder. Bu özellikleri içinde barındıran herhangi bir sistemi "uygarlık" olarak adlandırma ve sonuçta da "uygarlığın yıkılması"nı hedefleme eğilimindedirler. Ne kadar geriye gitmeyi arzuladıkları tartışmalı bir konudur. Bazıları Endüstriyel Devrim'den önce var olan teknoloji düzeyine kabul edilebilir bulur, birçoğu daha ileri giderek tarımı ve en temel olanların ötesine geçen tüm teknoloji biçimlerini reddeder. Onlara göre, anarşinin yegane var olma yolu vahşi yaşama, avcı-toplayıcı yaşam tarzına geri dönmektir ve [teknolojinin] eko-sistem üzerindeki etkisini en asgari düzeye indirecek endüstriyel üretime dayanan bir anarşist toplum yaratmada uygun teknolojinin kullanılabileceği şeklindeki çığırından çıkmış fikir reddedilmelidir.

İlkelci dergi "Yeşil Anarşi"nin kendileri gibi olanlar için şöyle dediği görürüz: "kişisel özerklik veya vahşi varoluş değerlerine öncelik verenlerin, tasarlandıkları amaçlardan bağımsız olarak emperyalizmi, köleliği ve hiyerarşiyi gerektirdirmelerinden ötürü tüm büyük-ölçekli örgütlenmelere ve toplumlara karşı çıkmak ve onları reddetmek için nedenleri vardır". "Uygarlığın şu anda hakim olan görüntüsü" olmasından ötürü kapitalizme karşı çıkarlar. Ancak, şunu da vurgularlar: "Bütün sistemi kaplayan otoriterlik, zorunlu hizmetkarlık ve toplumsal izolasyonun başlangıcı kapitalizm per se [kendi başına, aslında] değil, uygarlıktır. Bu nedenle, uygarlığı hedefine koymadan kapitalizme yapılan bir saldırı toplumu besleyen kurumsallaşmış zorlamayı asla ortadan kaldıramaz. Onu demokratikleştirmek amacıyla endüstriyi kolektifleştirme girişimi, tüm büyük-ölçekli örgütlenmelerin üyelerinin niyetlerinden bağımsız olan bir yönelim ve biçim kazandığını fark etmekte başarısız olurlar". Dolayısıyla, onlara göre, hakiki anarşistler endüstri ve teknolojiye karşı çıkmalıdır, çünkü "hiyerarşik kurumlar, hakimiyet alanı genişlemesi ve yaşamın mekanikleşmesi, tüm bunlar kitlesel üretimin idaresi ve süreci için gereklidir". İlkelcilere göre, "ancak kendi kendine yeterli bireylerden oluşan küçük topluluklar, kendi otoritelerini --insan veya diğer-- varlıklara dayatmadan onlarla birarada var olabilir". Böyle topluluklar kabile toplumlarının temel özelliklerine sahip olacaktır, "çünkü insan tarihinin % 99'dan fazlasında, insanlar geçimliliklerini doğrudan topraktan elde ederken, küçük ve eşitlikçi geniş aile düzenlemeleri içerisinde yaşamıştır" (Kitle Toplumuna Karşı).

Doğayla uyum içinde yaşayan ve hiç (ya da çok az) hiyerarşiye sahip olan bu kabile toplulukları esinlendirici olarak gözükse de, ilkelciler geleceğe bakarak (John Zerzan'ın kitabının başlığını görürsek "Gelecekteki İlkel"i [Future Primitive] görürler. John Moore'un ifade ettiği gibi, "anarko-ilkelciliğin tasavvur ettiği geleceğin ... daha önce yaşanmış bir örneği yoktur. Her ne kadar ilkel kültürler geleceğe yönelik imalar sağlasa da ve gelecek pekala bu kültürlerden türetilen öğeleri içine alsa da, anarko-ilkelci dünya daha önceki anarşi biçimlerinden muhtemelen oldukça farklı olacaktır" (Op.Cit.).

İlkelcilere göre, öteki anarşizm biçimleri basitçe şu anda katlandığımız sistemin esasen aynısı olan bir sistemde kendinden idareli uzaklaşmayı eksi onun en kötü aşırılıklarını ifade eder. Bu nedenle, John Moore şu yorumda bulunur: "klasik anarşizm uygarlığı ele geçirmeyi, yapıları üzerinde bir dereceye kadar yeniden çalışmayı ve onun en berbat suistimalleri ile baskılarını gidermeyi" ister. "Ancak, Uygarlık yaşamının % 99'u değişmeksizin aynen kalır onların gelecek senaryolarında; tam olarak onların sorguladıkları uygarlık yönleri asgari olduğu için ... genel yaşam şablonu pek fazla değişmeyecektir". Dolayısıyla, "anarko-ilkelciliğin perspektifine göre, ister kendilerini devrimci görsünler isterse görmesinler tüm diğer radikalizm biçimleri reformist olarak gözükür" (Op.Cit.).

Cevap olarak "klasik anarşistler" üç şeye işaret ederler. Birincisi, "en berbat suistimaller ile baskılar"ın kapitalist toplumun % 1'ini oluşturduğunu iddia etmek tamamen saçmadır ve üstelik bu sistemin müdafilerinin memnuniyetle katılacağı bir şeydir. İkincisi, Moore'un öne sürdüklerinin saçma olduğu herhangi bir "klasik" anarşist metnin okunmasıyla açıkça anlaşılabilir. "Klasik" anarşizm toplumun radikal bir şekilde tepeden tırnağa dönüştürülmesini amaçlar, onun ufak tefek yönlerini düzeltmeye çalışmakla uğraşmaz. İlkelciler, kapitalizmi yıkma çabasına katılan insanların, daha önce yaptıkları şeylerin % 99'unu yapmaya devam edeceklerini gerçekten düşünüyorlar mı? Tabii ki hayır. Başka bir ifadeyle, her ne kadar gerekli birinci adım olsa da patronlardan kurtulmak yeterli değildir! Üçüncüsü ve de en önemlisi, Moore'un argümanı, onun iyi toplum vizyonunun hayal bile edilemeyecek ölçüde bir soykırım olmaksızın başarılamayacağını garanti eder.

Dolayısıyla, görülebileceği üzere, ilkelciliğin geleneksel anarşist hareket ve fikirlerle çok az (ve hatta hiçbir) ilişkisi vardır. İlkelcilerin diğerlerinin fikirlerini otoriter olarak reddetmesiyle, bu iki vizyon basitçe birbiriyle uyuşmaz. İlkelciler ile diğer anarşistlerin fikirlerinin uzlaştırılmasının güç olması şaşırtıcı değildir. Keza, diğer anarşistlerin kısa vadede ilkelciliğin uygulanabilir olup olmadığını, uzun vadede ise arzulanır olup olmadığını sorgulamalarında da şaşıracak bir şey yoktur. İlkelcilik taraftarları bunu en ileri ve radikal anarşizm biçimi olarak resmetseler de, diğer anarşistler pek ikna olmamıştır. Bunu taraftarlarını saçma pozisyonlara sürükleyen karman çorman bir ideoloji ve dahası tamamen uygulanamaz bir şey olarak görürler. Ken Knabb'ın ilkelciliğin köklerinin "ayrıntılı bir şekilde eleştirilmeyi bile gerektirmeyecek çok sayıda bariz içsel çelişkiyi içinde barındıran fantaziler"de olduğu yorumuna katılacaktırlar. "Fiili eski toplumlarla sorgulamaya açık bir ilgileri vardır, mevcut olasılıklarla ise hemen hemen hiç ilgileri yoktur. Geçmişteki şu veya bu dönemde yaşamın daha iyi olduğu kabul edilse bile, şimdi olduğumuz yerden başlamak zorundayız. Modern teknoloji yaşamımızın tüm yönleriyle öylesine iç içe geçmiştir ki, milyonlarca insanı yok edecek küresel bir kaosa yol açmaksızın ondan birdenbire vazgeçemeyiz" (Op.Cit., s. 79).

Bunun en basit sebebi, bizlerin, çoğu insanın vacı-toplayıcı ve hatta tarımsal bir toplumda yaşamak için gerekli becerilere sahip olmadığı oldukça endüstriyelleşmiş ve birbirine bağlı bir sistemde yaşıyor olmamızdır. Üstelik, gerekli becerilere sahip olsalar bile altı milyar insanın avcı-toplayıcı olarak yaşayabileceği fazlasıyla şüphelidir. Brian Morris'in belirttiği gibi, "bize geleceğin 'ilkel' olacağı söyleniyor. (Kanıtlar avcı-toplayıcı yaşam tarzının mil-kare başına yalnızca 1 veya 2 insanı destekleyebileceği izlenimi bırakırken) yaklaşık altı milyar insanın yaşadığı bugünün dünyasında bunun nasıl gerçekleştirileceğini" Zerzan gibi ilkelciler bize söylemezler ("İnsanbilim ve Anarşizm", ss. 35-41, Anarchy: A Journal of Desire Armed, sayı 45, s. 38).

Yani herhangi bir ilkelci ayaklanmanın önünden iki seçenek vardır. Ya neredeyse anında ilkelci bir sisteme dönüşüm doğurur ve sonuç olarak büyük ekolojik bir tahribata sebep olmanın yanı sıra açlıktan ötürü milyarca insanı öldürür; ya da "uygarlık" ile onun endüstriyel kalıtların güvenli bir şekilde kızağa alınacağı, nüfus düzeyinin doğal bir şekilde uygun bir düzeye düşeceği ve insanların yeni varoluşları için gereken yetenekleri yeniden kazanacağı bir uzunca geçiş dönemi içerecektir.

Çoğu ilkelci yazarın ima ettiğinin birinci seçeneğe, yani neredeyse geceden sabaha bir dönüşüme benzer bir şey olması üzücüdür. Örneğin, Moore "uygarlık (kendi iradesiyle, bizim çabalarımızla ve bu ikisinin bir bileşimiyle) çöktüğünde" diye konuşur. Bu, basit ölümlülerin üzerine pek az söz söyleyebilecekleri veya pek az kontrole sahip olacakları oldukç hızlı bir süreci ima eder. Bu, "çöküşün sebep olduğu toplumsal karışıklık, içerisinde faşizm ile diğer totaliter diktatörlüklerin yeşerebileceği psikolojik güvensizlik ve toplumsal vakum yaratabileceği"nden ötürü hemen şimdi inşa edilmesi gereken "olumlu alternatifler"e gereksinim olduğundan bahsetmesiyle teyit edilir (Op.Cit.). "Çöküş"e, "güvensizlik"e ve "toplumsal karışıklık"a bir devrim, kitlesel katılıma ve toplamsal deneyime dayanan başarılı bir toplumsal devrim için pek de iyi bir reçete gibi gözükmemektedir.

Bir de ilkelciliğin yorum getirdiği bir örgütlenme karşıtı dogmalar vardır. Şunları söyleyen Moore bunun tipik bir örneğidir: "anarko-ilkelcilere göre örgütlenme yalnızca belli bir ideolojiyi iktidara taşıyan meslekler, çeteler demektir"; ve ilkelciler "Devlet dahil olmak üzere, tüm iktidar ilişkilerinin ... ve her tür parti veya örgüt türünün yıkılmasını" amaçlarlar diyerek görüşünü tekrarlar (Op.Cit.). Ancak, örgütlenme olmadan modern toplum işleyemez. Bu toptan ve ani çöküş yalnızca kitlesel bir kıtlığa yol açmakla kalmayacak; nükleer güç santralleri eriyeceği, endüstriyel atıkların çevreye sızacağı, kentlerle kasabaların çürüyeceği, kırsal kesimlerde bulabildikleri sebze, meyve ve hayvanlar için kavga eden insan güruhlarına [her yerde rastlanabileceği] için ekolojik yıkıma da sebep olacaktır. Örgütlenme karşıtı dogmanın uzun vadeli bir hedefe doğru devamlı bir ilerleyişle değil, ancak neredeyse geceden sabaha bir "çöküş" fikriyle uzlaştırılabileceği açıktır. Örgütlenme olmaksızın ne kadar "olumlu alternatif" var olabilir ki?

Böyle bir "çöküş"ün kapsadığı dehşetle yüz yüze gelen, konu üzerinde derinlemesine düşünen az sayıdaki ilkelci sonuçta bir geçiş döneminin gerektiğini kabul etmiştir. Ancak, böyle davranılması ilkelcilik içindeki çelişkileri ortaya çıkarır. Çünkü eğer "bura"dan "ora"ya bir geçiş [dönemin]in gerektiğini kabul ederseniz, o zaman ilkelcilik otomatikman kendisini anarşist gelenekten dışlamış olur. Nedeni basittir. Moore, "kitle toplumu"nun "yapma, teknolojilekmiş çevrelerde yaşıyan, çalışan ve zorlama-denetim biçimlerine tabi olan insanlar"dan oluştuğu öne sürer (Op.Cit.). Eğer bu doğruysa, herhangi bir ilkelci geçiş [dönemi] tanımsal olarak liberter olmayacaktır. Çünkü, insan nüfusunun kısa zaman içerisinde gönüllü araçlarla önemli ölçüde azaltılamayacağı açık bir olgudur. Yani, tarım ve çoğu endüstri bir süre daha var olmak zorundadır. Benzer şekilde, büyük şehirler ve kasabalar varken, şehirlerden ani ve genel bir çıkış imkansız olacaktır. Ayrıca, kendi başına çürümeye terk edilemeyecek bir endüstriyel toplum mirası vardır. Bir örnek vermek gerekirse, nükleer enerji santrallerinin erimeye terk edilmesi pek de eko-dostu olmayacaktır. Dahası, yönetici seçkinlerin iktidarı direnmeksizin öylece bırakacakları da şüphelidir; dolayısıyla, toplumsal devrimin kendisini hiyerarşiyi yeniden oluşturma girişimlerine karşı savunması gerekecektir. İçsel olarak otoriter olmalarından ötürü tüm örgütlenmelerden ve endüstriden uzak duran bir devrimin bunu yapamayacağını belirtmeye gerek yoktur (başka bariz bir örnek vermemiz gerekirse, eğer İspanyol Devrimi sırasında işçiler işyerlerini [askeri teçhizatı üretmeye uygun] bir şekle dönüştürmeseydi, Franco'nun faşist kuvvetlerine karşı savaşmak için gereken askeri teçhizatı üretmek imkansız olurdu).

Böylece, "kitle toplumu"nun devrimin ardından bir süre daha ayakta kalması, sonuçta da --ilkelci perspektife göre-- "zorlama ve denetim biçimleri"ne dayanması gerekecektir. Zaman içerisinde devletsiz bir topluma [dönüşerek] ortadan kaybolacak; zorlama, denetim ve hiyerarşiye dayanan bir geçici sistemin gerekli olduğunu ileri süren bir ideoloji daha vardır. İlkelcilik gibi, keza bu [ideoloji] de endüstri ve büyük-ölçekli örgütlenmenin hiyerarşi ve otorite olmaksızın imkansız olacağını vurgulamaktadır. Bu ideoloji Marksizm'dir. Engels'in Bakunin'e karşı kullandığı argümanları kendinden tahvilli anarşistlerin "anarşi" adına tekrar ettiklerini işitmek "klasik" anarşistlere ironik gözükü (Engels'in endüstrinin otonomiyi dışladığı iddiası hakkındaki tartışma için bakınız Kısım H.04).

Böylece ilkelciliğin anahtar niteliğindeki sorunu görülebilir. Hedeflerine liberter bir tarzda ulaşmaya ilişkin hiçbir pratik araç sunmaz. Knabb'ın özetlediği gibi, "bilim ve teknolojiye karşı olan aşırı imanın geçerli bir sorgulaması olarak başlayıp, sonunda ümitsiz ve daha da az doğrulanmış bir tarih öncesi cennetine geri dönüşe imana [ulaşılır] --buna mevcut sisteme soyut, vahiysel bir şeklin dışında bakamamak eşlik eder". Bundan kaçınmak için, şu anda nerede olduğumu hesaba katmak gereklidir ve sonuçta "ara [dönemde] kendini gösterecek tüm pratik sorunlarla nasıl başa çıkacağımızı ciddiyetle düşünmemiz" gerekir (Knabb, Op.Cit., s. 80 ve s. 79). Ne üzcüdür ki, ilkelci ideoloji, başlayacak herhangi gerçek bir devrimin özü itibariyle otoriter olacağı başlangıç noktasını reddederek bu olasılğı dışlar. İlkelciliğe doğru herhangi bir geçiş süreci "kitle toplumu"nda çalışan ve yaşayan insanları içereceği için, kendi kendi kendisini tamamen uygulanamaz olmaya mahkum eder.

Hiyerarşik bir toplumun birçok teknolojiyi kötüye kullandığı veriliyken, bazı insanların "teknoloji"yi ana sorun olarak görmesi ve onu sona erdirmeyi amaçlaması anlaşılabilir bir şeydir. Nasıl başarılacağından bahsetmeksizin tüm adaletsizlik ve baskı biçimlerinin geceden sabaha yok edilmesinden bahsedenler aşırı radikal gözükebilirler, ancak gerçekte öyle değildir. Aslında, hiçbir kitlesel hareketin asla kendi eleştirilerini tatmin edecek kadar devrimci olamayacağını sağlamak suretiyle hakiki toplumsal değişim karşısına setler çekerler, böylece bunu denemeye kalkışmanın bile hiçbir anlamı olmaz. Ken Knabb'ın ifade ettiği gibi:

"Tüm tavizlere, tüm otoritelere, tüm örgütlenmelere, tüm kuramlara, tüm teknolojilere vb. 'toptan karşı' olduklarını gururla ilan edenlerin, genellikle herhangi türden bir devrimci perspektife --mevcut sistemin nasıl devrileceğine veya post-devrimci toplumun nasıl işleyebileceğine ilişkin hiçbir pratik görüşe-- sahip olmadıkları ortaya çıkar. Hatta bazıları sadece devrimin kendi ölümsüz ontolojik isyankarlıklarını tatmin edecek kadar asla radikal olamayacağını ifade ederek bu yokluğu haklı çıkarmaya çalışır. Bu türden tumturaklı ya hep ya hiç lafları geçici olarak birkaç seyirciyi etkileyebilir, ancak nihai etkisi insanları bezdirmektir" (Op.Cit., ss. 31-2)

İlkelciliği başarmak için öne sürülen araçlar meselesi de vardır. Moore şunu öne sürer: "anarko-ilkelciliğin tasavvur ettiği dünya, gerçekleşeceği umulan özgürlüğün derecesi ve çeşitleri anlamında insan deneyiminde daha önce bir benzeri görülmemiş [bir dünyadır], ... dolayısıyla gelişmesi muhtemele olan direniş ve başkaldırı biçimleri üzerindeki herhangi bir sınır olamaz" (Op.Cit.). İlkelci olmayanlar, bunun ilkelcilerin ne istediklerini veya buna nasıl ulaşacaklarını bilmediklerini ima ettiğini söyleyerek cevap verirler. Keza, kabul edilebilir direniş biçimleri konusunda da sınırlar olması gerektiğini vurgularlar. Çünkü araçlar yaratılan amaçları şekillendirir ve otoriter araçlar otoriter sonuçlara sebep olacaktır. Taktikler tarafsız değildir ve bazı taktiklerin desteklenmesi otoriter parspektife ihanet olur.

Bu, "İlkelciliğin" aşırı kutbunun bir parçası olan, doğası gereği hiyerarşik olmasından ötürü teknolojiye karşı çıkarak insan toplumun "Avcı-Toplayıcı" biçimlerine geri dönüşü savunan İngiliz "Yeşil Anarşist" dergisinden gözlenebilir. Bu gibi "ilkelci" fikirlerin özü itibariyle insanların büyük kısmına çekici gelmemesinden ötürü, bu hiçbir zaman liberter araçlarla (yani bireylerin kendi davranışlarıyla yarattıkları özgür tercihleriyle) meydana gelmeyecektir, dolayısıyla bu durumu pek az kişinin fiilen gönüllü olarak kabulleneceği düşünülürse, [bu] anarşist de olamaz. Bu ise, "Yeşil Anarşist"in, Rousseau'nun ifadesini kullanırsak "insanları özgür olmaya zorlamak" amacıyla, bir tür eko-öncülük biçimi geliştirmesine yol açmıştır. Bu, derginin (anarşist olmayan) Unabomber'ın eylem ve fikirlerini desteklemesiyle mantıksal sonucuna ulaştı. Derginin iki editöründen birisinin yazdığı makalede ("İrrasyoneller") şu sözlere yer veriliyordu: "Oklahoma bmbacıları doğru fikre sahiptiler. Üzücü olan şey daha fazla hükümet binasını havaya uçurmamalarıdır. ... Tokto sarin gazı kültü doğru fikre sahipti. Üzücü olan şey saldırıdan bir yıl önce gazı test ederken kendilerini ele vermeleridir" (Green Anarchist, sayı 51, s. 11). Bu sözlerin savunusu bir sonraki sayıda basıldı; bunu takip eden Amerikan Anarchy: A Journal of Desire Armed dergisi (48 ile 52inci sayılar arası) ile yapılan karşılıklı yazışmalar, "Green Anarşist"in ( o zamanki) diğer editörünün bu hastalıklı, otoriter saçmalıkları "aşırı baskı altında" yapılmış "dolayımsız direniş" [unmediated resistance] örnekleri olarak haklı göstermesine tanıklık etti. Araçların amaçları belirlediği anarşist ilkesi nereye gitti? Taktiklerin "sınırları" vardır, bazı taktikler liberter değildir ve asla da olamazlar.

Ancak, pek az eko-anarşist böyle aşırı bir pozisyonu benimser. Çoğu "ilkelci" anarşist, teknoloji-karşıtı ve uygarlık-karşıtı olmaktan ziyade, bunun (David Watson'un ifadesiyle) "yerlilerin yaşam tarzlarının onanması"; teknoloji, akılcılık ve ilerleme gibi konularda Toplumsal Ekoloji ile ilişkilendirilen yaklaşıman çok daha eleştirel olan bir yaklaşımın benimsenmesi vakası olduğuna inanır. Bu eko-anarşistler, "doğrusal bir şekilde ilk köklerimize dönebileceğimizi öne süren dogmatik ilkelciliği" de, "hem Aydınlanma, hem de Aydınlanma-Karşıtı" fikir ve geleneklerin "yerini alan ilerleme" fikrini de reddederler. Bu eko-anarşistlere göre, İlkelcilik, "devletin yükselişinden önceki yaşamın ışıltısını yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda uygarlaşmayla oluşan gerçek yaşam koşullarına karşı meşru bir cevaptır da"; bu nedenle (Kızılderili kabileleri ve diğer aborijin halklarla ilgili olanlar gibi) "yontma ve cilalı taş devri bilgelik geleneklerine" saygı göstermeli ve [bunlardan] dersler çıkarmalıyız. Her ne kadar "laik düşünme ve dünyayı kavrama tarzlarını terk edemesek ve terk etmek istemesek de; ... yaşama deneyimini de, temel ve kaçınılmaz ne için yaşadığımız, nasıl yaşadığımız sorularını da laik terimlere indirgeyemeyiz ... Üstelik, ruhani olanla laik [dünyevi] olan arasındaki sınır pek de belirgin değildir. Tarihimizin yalnızca "el ideal" için [ideal uğruna] ölen ateist İspanyol devrimcilerini değil, aynı zamanda dini pasifist tutsakları, Lakota hayalet dansçılarını, taoist çilecileri ve idam edilen sufi tasavvufçuları da onurlandıran, ilham verici bir mantığı kabullenmesini sağlayacak diyalektik bir anlayış[a sahip olmalıyız]" (David Watson, Bookchin'in Ötesinde: Geleceğin Toplumsal Ekolojisine Giriş, s. 240, s. 103, s. 240, ss. 66-67).

Bu tip "İlkelci" anarşizm, çoğunluğu Fifth Estate gibi ABD merkezli olan farklı dergilerle akla gelir. Örneğin, teknoloji konusunda bu tip eko-anarşistler şunu öne sürerler; "(p)iyasa kapitalizminin ateşi tutuşturan kıvılcım olduğu ve hala bütünün [complex] merkezinde olmaya sürdürdüğü doğru olmakla beraber, o aslında daha büyük bir şeyin sadece bir parçasıdır: organik insan toplumlarının, gerek ekonomik-araççı uygarlığa, gerekse de yalnızca hiyerarşik ve dışsal olmakla kalmayıp, giderek 'hücreli' ve içkin bir hale gelen [bu uygarlığa özgü] kitlesel tekniklerine zorla uyarlanması. Bu sürecin çeşitli öğelerinin birincil [asli] nedenler ve ikincil etkiler mekanistik hiyerarşisi içinde katmanlaştırılması hiçbir anlam ifade etmez" (David Watson, a.y., s. 127-8).

Bu nedenle "İlkelci" anarşistler, toplumsal ekolojistlerin insanlığın ve yerkürenin kurtuluşu için temel gördükleri uygun teknoloji kullanımı çağrısını da dahil olmak üzere, teknolojinin tüm yönlerine karşı daha eleştireldir. Watson'un belirttiği gibi:

"Teknolojik toplumdan bahsetmek, aslında yeni sermaye biçimleri üretecek olan kapitalizmde üretilen tekniklerden bahsetmek demektir. Bu teknolojiyi belirleyen ayrı bir toplumsal ilişkiler alanı [olduğu] düşüncesi, sadece tarihsel ve diyalektik olmamakla kalmaz, aynı zamanda da bir çeşit basitleştirilmiş bir altyapı-üstyapı şemasını yansıtır" (Op.Cit., s. 124).

Böylece teknolojinin etkilerini onu kimin kullandığı belirlemez, aksine teknolojin etkileri büyük ölçüde onu yaratan toplumca belirlenir. Diğer bir deyişle, toplumda hangi teknolojinin kullanacağını seçenler genel olarak iktidardakiler olduğu için, seçilen teknoloji hiyerarşik erki kuvvetlendirme eğilimi gösterir (ezilenlerin teknolojiyi mükemmel bir şekilde güçlüler aleyhine kullanabilme yeteneği, teknolojik değişim ve toplumsal savaşım birbiriyle ilgilidir --bakınız Kısım D.10). Böylece, teknolojilerin kimler tarafından kullandığından bağımsız olarak bazı etkilerinin olduğu dikkate alınırsa, uygun teknolojinin kullanımı konusu bile sadece eldeki mevcut teknolojiler arasında seçim yapmaktan daha öte bir şeydir. Bu, aksine, bireysel özgürlüğün, yetkilendirmenin ve mutluluğun azamileştirilmesi söz konusu olduğunda, teknolojinin tüm yönlerinin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesi, gerekirse düzenlenmesi ve hatta reddedilmesi sorunudur. Toplumsal Ekolojistlerin pek azı buna karşı çıkacaklardır, farklılıklar genelde derin politik bir noktadan çok bir vurgu sorunudur.

Ancak, Brian Morris'in belirttiği gibi, "beşeri tarihin yaklaşık olarak son sekiz bin yılını" bir "tiranlık, hiyerarşik denetim, kendiliğindenlikten tamamen yoksun mekanik bir rutin"den başka bir şey olmamasından ötürü dışlayan bir ideoloji pek az anarşisti ikna etmiştir. "Beşeri yaratıcı hayal gücünün tüm bu ürünleri --çiftçilik, sanat, felsefe, teknoloji, bilim, kentsel yaşam, sembolik kültür-- monolitik [bütüncül] bir anlamda Zerzan tarafından olumsuz olarak görülürler". İlerlemeye tapınmak için ortada bir sebep yokken, tüm değişim ve gelişimi de baskıc olması sebebiyle derhal dışlamanın da gereği yoktur. Ne de Zerzan'ın "antropolojik yazının seçici bir şekilde ayıklanması" görüşü onları ikna etmiştir (Morris, Op.Cit., s. 38). Ayrıca "zamanı geriye döndürmek" pozisyonunun fazlaca defosu vardır, çünkü aborijin toplulukları genellikle oldukça anarşist olsalar da, esas olarak tarih öncesi anarşi biçimlerinden esinlenen ve onların ana öğelerini yeniden oluşturmayı amaçlayan geleceğin anarşist toplumunun bir cevap olmayacağını ima eder şekilde [bu aborijin] toplulukların bazıları devletçi, mülkiyetçi toplumlara dönüşmüşlerdir.

İlkelcilik iki radikal şekilde birbirinden farklı pozisyonu birbirine karıştırır: ilkel yaşam tarzlarına liberal bir geri dönüşü desteklemek ve toplumsal eleştirinin bir aracı olarak ilkel yaşam örneklerinin kullanılması. Mevcut olanın daha iyi demek olmadığı, dolayısıyla geçmiş kültür ve toplumların hakiki bir beşeri toplumda yaşamın nasıl olabileceğine ışık tutacak olumlu (keza olumsuz) yönlerinin olabileceği kabul edildiği için, pek az anarşist bu ikinci pozisyonla ihtilaf içindedir. Benzer şekilde, eğer "ilkelcilik" basitçe teknolojinin otoriteyle birlikte sorgulanmasını içerseydi, pek azı buna karşı çıkardı. Ancak bu aklı başında pozisyon çoğunlukla birincisinin, yani anarşist toplumun tamamen avcı-toplayıcı topluluğa geri dönüş olacağı fikrinin içine dahil edilir. Bu ilkelci yazılardan görülebilir. Bazı ilkelciler ne arzu ettikleri toplumun bir modeli olarak Taşrı Devrini görmediklerini, ne de toplayıcılığa ve avcılığa geri dönüşü önermediklerini vurgularlar, ancak kendilerini eleştirenlerin [öne sürdüğü] tüm diğer seçenekleri dışlıyor gözükürler.

Dolayısıyla, ilkelciliğin basitçe bir eleştiri veya bir tür "anarşist spekülasyon" (John Moore'un ifadesi) olduğunu öne sürmek kuşkulu gözükür. Teknolojiyi, örgütlenmeyi, "kitle toplumu"nu ve "uygarlığı" özü itibariyle otoriter olarak şeytansılaştırırsanız, dönüp bunların geçiş döneminde ve hatta özgür bir toplumda kullanımını savunamazsınız. Böylece, eleştiri bir eylem tarzına ve özgür toplum vizyonuna işaret etmektedir, aksini iddia etmek inandırıcı olmaz. Aynı şekilde, eğer anarşinin geçmiş ve güncel örnekleri olarak arayıcı gruplarını ve göçebe çiftçi topluluklarını methederseniz, eleştirmenlerin ilkelcilerin gelecek için de benzeri bir sistemi arzuladıkları sonucuna varma hakkı da vardır. Endüstri, teknoloji, "kitle toplumu" ve tarım eleştirileri bunu daha da kuvvetlendirir.

İlkelciler bu iki ilkelcilik biçiminden hangisinin taraftarı olduklarını açıkça ifade edene kadar, diğer anarşistler onların fikirlerini ciddiye almayacaklardır. Endüstriyi güvenli bir şekilde nasıl etkisizleştirecekleri; yeni "yönetişim" biçimleri olarak derhal dışladıkları işçi denetimi, uluslararası bağlantılar ve federal örgütlenme olmaksızın kitlesel kıtlığı nasıl önleyecekleri gibi temel soruları cevaplayamadıkları sürece, diğer anarşistler bunun [taraflarını açıkça belirtmelerinin] yakın zamanda gerçekleşeceğine ilişkin pek umutları yoktur. Nihayetinde, devrimin bir toplumda şu anda olduğu haliyle başlayacağı olgusuyla karşı karşıyayız. Anarşizm bunu kabul eder ve onu dönüştürmeye yönelik araçlar önerir. İlkelcilik böyle ufak tefek sorunlardan kaçınır ve dolayısıyla önerecek fazla bir şeyi yoktur. Çoğu anarşistin bu gibi "ilkelcilik" biçimlerinin kesinlikle anarşist olmadığı savunmasının sebebi budur. Toplumsal altyapının çökmesiyle, ancak hayatta kalan "şanslı" bir azınlık "vahşi"leşebilmesi ve hastaneler, kitaplar, elektrik gibi tiranlıklardan kurtulabilmesi nedeniyle, "Avcı-Toplayıcı" topluma geri dönüş neredeyse bütün ülkelerde kitlesel bir açlığa yol açacaktır.

Bu, ilkelci olmayan anarşistlerin özgür toplumda herkesin aynı teknoloji düzeyine sahip olması gerektiğini düşündüğü anlamına gelmez. Aksine. Anarşist toplum özgür deneyime dayanacaktır. Farklı bireyler ve gruplar kendileri için en uygun olan yaşam şeklini benimseyecektir. (Uygun) teknolojilerin yararlarına başvurmak isteyenler kadar daha az teknolojik bir yaşam şekli amaçlayanlar da istediklerini yapmakta özgür olacaklardır. Benzer şekilde, gelişmekte olan ülkelerde (kapitalist) uygarlığın şiddetli saldırısına ve (kapitalist) ilerlemenin taleplerine karşı direnenleri tüm anarşistler destekler.

"İlkelci" anarşizm hakkında daha fazlası için John Zerzan'ın Gelecekteki İlkel'ine, David Watson'un ve Bookchin'in Ötesinde ve Mega-Makinesine bakınız. Ken Knabb'ın İlkelciliğin Sefaleti ve Oliver Sheppard'ın Anarşizm vs. İlkelcilik ilkelciliğin mükemmel eleştirileridir.

A.4 Belli Başlı Anarşist Düşünürler Kimlerdir?

Her ne kadar 17. ve 18. yy'da Gerard Winstanley (The New Law of Righteousness [Dürüstlüğün Yeni Yasası], 1649) ve William Godwin (Enquiry Concerning Political Justice [Siyasi Adalet Hakkında İnceleme], 1793) anarşizm felsefesini ortaya koymaya başlamış olsalar da, anarşizmin sistemli, gelişmiş bir programa sahip tutarlı bir kuram olarak ortaya çıkması 19. yy'ın ikinci yarısından önce olmamıştır. Bu çaba temel olarak dört kişi tarafından başlatılmıştır --bir Alman Max Stirner (1806-1856), bir Fransız Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865) ve iki Rus Michael Bakunin (1814-1876) ile Peter Kropotkin (1842-1921). Bu kişiler, nüfusun çalışan kesimleri içinde yaygın bir dolaşıma sahip fikirleri ele alarak, onları yazılı bir halde ifade etmişlerdir.

Alman romantik felsefesinin atmosferi içinde doğan Stirner'in anarşizmi (The Ego and Its Own [Biricik ve Kendisi] adlı eserinde açıkladığı üzere) benzersiz [unique, eşsiz] bireyi her şeyin üzerinde --devlet, mülkiyet, yasa veya görev gibi-- tutan aşırı bir bireycilik veya egoizm biçimiydi. Onun fikirleri hala anarşizmin köşetaşı olarak durmaktadır. Hem kapitalizme hem de devletçi sosyalizme saldıran Stirner, kapitalizmin ve onun destekçisi devletin egoist bir eleştirisiyle hem komünist hem de bireyci anarşizmin temellerini atmıştır. Max Stirner, kapitalizm ile devletin yerine "egoistlerin birliğini"; yani özgürlüklerini azamileştirmek ve (dayanışma için duygusal olanları veya Stirner'in adlandırdığı üzere "ilişki"yi [intercourse] de içermek üzere) arzularını tatmin etmek amacıyla eşitler olarak dayanışan benzersiz bireylerin [oluşturduğu] özgür birlikleri teşvik eder. Böyle bir birlik hiyerarşik olmayacaktır, çünkü, Stirner'in de şüphe duyduğu gibi, "en doğal ve en aşikar çıkarları söz konusu olduğunda çoğu üyesinin kendisinin uyutulmasına izin vereceği bir birlik aslında Egoistlerin birliği midir? Birisi bir başkasının kölesi veya serfiyken, bu biraraya toplananlar gerçekten de 'Egoist' olabilirler mi?" (Ne Tanrılar, Ne Efendiler, cilt 1, s. 24).

Bireycilik tanımsal olarak toplumsal koşulları değiştirmeyi amaçlayan somut bir program içermez. Buna, kendini ilk defa açıkça anarşist olarak tanımlayan Pierre-Joseph Proudhon teşebbüs etmiştir. Onun karşılıkçılık, federalizm ve öz-yönetim [self-management] ve birlik [association] kuramlarının anarşizmin kitlesel bir hareket olarak büyümesinde köklü etkileri olmuş, anarşist bir dünyanın nasıl işleyebileceğini ve düzenlenebileceğini bütün ayrıntılarıyla izah etmiştir. Proudhon'un çabasının gerek bir devlet karşıtı ve anti-kapitalist hareket olarak gerekse bir fikirler kümesi olarak anarşizmin temel mizacını belirlediğini söylemek abartı olmaz. Bakunin, Kropotkin ve Tucker, tümü de onun fikirlerinden esinlenlenmiş; ve her düşünce tarzının karşılıkçılığın farklı yönlerini vurgulamasıyla beraber, hem toplumsal hem de bireyci anarşistlerin en yakın kaynağı haline gelmiştir. What is Property [Mülkiyet Nedir], Economic Contradictions [Ekonomik Çelişkiler], The Principle of Federation [Federasyon İlkesi] ve The Political Capacity of the Working Classes [Çalışan Sınıfların Politik Kapasitesi] Proudhon'un temel eserleri arasındadır. Karşılıkçılığın ne olduğunu ilişkin en ayrıntılı tartışma The General Idea of Revolution [Genel Devrim Fikri] eserinde bulunabilir. Fikirleri gerek Fransız Emek hareketini gerekse 1871 Paris Komününü derinden etkileşmiştir.

Proudhon'un fikirleri, alçakgönüllülükle kendi fikirlerinin Proudhon'unkilerin "kapsamlı bir şekilde genişletilmiş ve ... nihai sonuçlarına vardırılmış" hali olduğunu söyleyen Bakunin tarafından geliştirildi (Michael Bakunin: Selected Writings [Michael Bakunin: Seçme Yazılar], s. 198). Ancak, [Bakunin bu sözleriyle] anarşizmin gelişimesindeki kendi rolüne zarar vermektedir. Çünkü Bakunin modern anarşist aktivizmin ve fikirlerin gelişmesinde merkezi bir şahsiyettir. Özgür, sınıfsız bir toplumun yaratılmasının araçları olarak kolektivizmin, kitlesel başkaldırının, devrimin ve militan emek hareketine katılmanın önemini vurgulamıştır. Ayrıca, Proudhon'un cinsiyetçiliğini reddetmiş ve ataerkiyi anarşizmin karşı çıktığı toplumsal kötülükler listesine dahil etmiştir. Bakunin O aynı zamanda liberalizmin soyut bireyciliğini özgürlüğün inkâr edilmesi olarak reddederek, insanlığın ve bireyselliğin toplumsal mizacını önemle vurgulamıştır. Fikirleri, 20. yy.'da radikal emek hareketinin geniş kesimleri arasında hâkim hale gelmiştir. Aslında, birçok fikri sonradan sendikalizm veya anarko-sendikalizm olarak adlandırılacak [görüşlerin] neredeyse aynısıdır. Bakunin --1936'da en önemli anarşist toplumsal devrimin meydana geldiği İspanya başta olmak üzere-- birçok sendika hareketini etkilemiştir. (Tek kitabı) Anarchy and Statism [Anarşi ve Devlet], God and the State [Tanrı ve Devlet], The Paris Commune and the Idea of State [Paris Komünü ve Devlet Fikri] ve birçok başka eseri vardır. Sam Dolgoff tarafından düzenlenen Bakunin on Anarchism [Bakunin ve Anarşizm] başlıca yazılarının mükemmel bir derlemesidir. Brian Morris'in Bakunin: The Philosophy of Freedom [Bakunin: Özgürlüğün Felsefesi] Bakunin yaşamı ve fikirleri hakkında mükemmel bir giriştir.

Eğitimi itibariyle bir bilim insanı olan Peter Kropotkin, anarşistler arasında en yaygın kabul gören kuram --komünist-anarşizm-- olmayı sürdüren, geleceğin toplumu için derinlemesine öneriler içeren, modern koşulların karmaşık ve ayrıntılı bir anarşist analizini yapmıştır. İnsanlık içindeki [insan türünün kendi içindeki] (ve diğer türler[in de kendi] içlerindeki) rekabetin taraf olanların çıkarları için en iyisi olmadığına dikkat çekerek, karşılıklı yardımlaşma'nın bireylerin gelişmesi ve olgunlaşmasının en iyi aracı olduğunu belirtmiştir. Bakunin gibi o da doğrudan, ekonomik, sınıf savaşımının ve anarşistlerin başta işçi sendikaları olmak üzere tüm halk hareketlerine katılımının önemini vurgulamıştır. Proudhon ile Bakunin'in komün fikrini alarak, onların öngörülerini özgür bir toplumun toplumsal, ekonomik ve kişisel yaşantısının nasıl işleyeceğine yönelik bir vizyon [meydana getirecek şekilde] genelleştirmiştir. Bir yandan, anarşizmi "toplum içerisinde halihazırda belirgin olan (ve onun daha sonraki evrimine işaret edebilecek olan) eğilimlerin incelenmesiyle bilimsel bir temel üzerine" oturtmayı amaçlarken, aynı zamanda da anarşistleri "fikirlerini doğrudan doğruya emek örgütlenmeleri içerisinde geliştirmelerini ve bu sendikaları parlamenter yasamaya güven güvenmeksizin sermayeye karşı doğrudan savaşıma sevk etmeye" çağırır (Anarchism [Anarşizm], s. 298 ve s. 287). Bakunin gibi o da bir devrimciydi ve yine Bakunin gibi onun fikirleri de yeryüzü üzerindeki özgürlük mücalelerine esin kaynağı olmuştur. Mutual Aid [Karşılıklı Yardımlaşma], The Conquest of Bread [Ekmeğin Fethi], Fields, Factories and Workshops [Tarlalar, Fabrikalar ve Atölyeler], Modern Science and Anarchism [Modern Bilim ve Anarşi], Act for Yourself [Kendiniz İçin Davranın], The State: Its Historic Role [Devlet: Tarihsel Rolü], Words of Rebel [Bir Asinin Sözleri] ve pek çok başka eseri vardır. Devrimci broşürleri Anarşizm başlığıyla topluca yayınlanmıştır ve fikirleriyle ilgilenen herkes için temel bir okumadır.

Bu "kurucu anarşistler" tarafından öne sürülen çeşitli kuramlar aslında tamamen birbirini dışlamamaktadır [mutually exclusive]; birçok yoldan birbirleriyle bağlıdırlar ve bir ölçüde toplumsal yaşamın farklı düzeylerine göndermeler yaparlar. Bireycilik özel hayatımızın idaresiyle yakından ilgilidir: kendi benzersizliğimizi ve hürriyetimizi, ancak başkalarının da benzersizliğini ve özgürlüğünü kabul ederek onlarla birlikler kurarak kendi biricikliğimizi ve hürriyetimizi koruyabilir, azamileştirebiliriz; karşılıkçılık bizim diğerleriyle olan genel ilişkilerimizle ilintilidir: birlikte karşılıklı bir şekilde çalışarak ve işbirliği yaparak, başkaları için çalışmamamızı güvence altına alırız. İnsanların kendi faydası ve ortak fayda için çalıştığı anarşizmde üretim kolektivist olacaktır; daha kapsamlı politik ve toplumsal kararlar komünal olarak alınacaktır.

Anarşist düşünce okullarının ayrı ayrı anarşistlerin adlarıyla anılmadığı da vurgulanmalıdır. Yani, (sadece üç olasılıktan bahsedersek) anarşistler "Bakuninci", "Proudhoncu" veya "Kropotkinci" değildir. Anarşistler, Malatesta'dan alıntılarsak, "insanların değil fikirlerin peşinden giderler ve bir ilkeyi bir kişide cisimlendirme alışkanlığına karşı isyan ederler". Bu, onun Bakunin'den "büyük ustamız ve esin kaynağımız" diye bahsetmesini engellemez (Errico Malatesta: Life and Ideas [Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri], s. 199 ve s. 209). Aynı şekilde, ünlü anarşist düşünürlerin yazdığı her şey otomatikman liberter değildir. Örneğin, Bakunin yaşamının ancak son yılında anarşist olmuştu (bu, anarşizme saldırmak amacıyla Marksistlerin onun anarşist-öncesi dönemini kullanmasını durdurmaz!) Proudhon 1850'lerde anarşizmden uzaklaşmış, ancak daha sonra 1865'teki ölümünden hemen önce (tamamen anarşist olmasa bile) daha anarşistçe bir konuma geri dönmüştür. Benzer şekilde, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kropotkin'in veya Tucker'ın müttefikler lehine olan argümanlarının anarşizmle hiçbir ilgisi yoktur. Dolasıyla, söz gelişi Proudhon'un cinsiyetçi bir domuz olmasından dolayı anarşizmin kusurlu olduğunu söylemek anarşistleri ikna etmez. Örneğin, Rousseau'nun kadınlara ilişkin görüşlerinin Proudhon kadar cinsiyetçi olmasından ötürü kimse demokrasiyi dışlamayacaktır. Herhangi bir şey için geçerli olduğu gibi, modern anarşistler de bir dogma değil esin kaynağı bulmak amacıyla daha önceki anarşistlerin yazılarını incelerler. Sonuç olarak, "ünlü" anarşist düşünürlerin liberter olmayan düşüncelerini reddederken, onların anarşist kuramın gelişimine yaptıkları olumlu katkıları muhafaza ediyoruz. Bu konunun üzerinde bu kadar durduğumuz için üzgünüz, ancak anarşizmin Marksist "eleştirisi"nin büyük bir kısmı esas olarak ölmüş anarşist düşünürlerin olumsuz yönlerine işaret etmekten ibarettir ve böyle bir yaklaşımın bariz aptallığını açıkça ifade etmek en iyisidir.

Tabii ki Kropotkin'in ölümüyle anarşist fikirlerin gelişimi durmadı. Ne de bunlar sadece dört kişinin üretisidirler. Anarşizm, bizzat doğası gereği, farklı düşünürleri ve aktivistleriyle gelişen bir kuramdır. Örneğin, Bakunin ile Kropotkin yaşarken fikirlerine ilişkin birçok yönü liberter aktivistlerden edinmiştir. Örneğin, Bakunin, Proudhon'un takipçilerinin 1860'lardaki Fransız emek hareketi içindeki uygulamaya yönelik faaliyetini desteklemiştir. Komünist-anarşizm kuramını geliştirmekle ilişkilendirilen Kropotkin, Bakunin ölümünden sonra ve anarşist olmasından önce Birinci Enternasyonal'in liberter kanadında geliştirilmiş olan fikirlerin ünlü bir yorumcusudur. Dolayısıyla, anarşizm dünya üzerine yayılmış , her biri de toplumsal değişime yönelik genel hareketin bir parçası olarak kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde anarşist kuramı şekillendiren ve geliştiren onbinlerce düşünür ve aktivistin bir ürünüdür. Burada, bahsedilebilecek birçok anarşistin ancak çok azından bahsedebileceğiz.

Stirner Almanya'dan çıkan yagene ünlü anarşist değildir. Birkaç özgün anarşist daha çıkmıştır. Gustav Launder radikal görüşlerinden ötürü Marksist Sosyal-Demokrat Parti'den atılmış ve çok geçmeden kendisi anarşist olarak adlandırmıştı. Ona göre, anarşi "insanın devlet, kilise ve sermaye putlarından kurtuluşunun bir ifadesiydi" ve "özgür ilişkilenme ve birlik, otoritenin yokluğu" lehine "tepeden, bürokrasi tarafından düzenlenen Devlet sosyalizmi"ne karşı savaşmıştı. Fikirleri Proudhon ile Kropotkin'in fikirlerinin bir birleşimidir ve öz-yönetimli topluluklar ile kooperatiflerin gelişimini toplumu değiştirmenin aracı olarak görüyordu. En fazla şu kavrayışıyla tanınır: "devlet bir durum, insanoğulları arasındaki belli bir ilişki, onlar arasındaki bir davranış tarzıdır; onu, başka ilişkiler geliştirerek, birbirimize karşı farklı şekillerde davranarak tahrip edeceğiz" (Peter Marshall'ın alıntısı, Demanding Impossible [İmkansızı İstemek], s. 410 ve s. 411). 1919 Münich devrimine ön saflarda katıldı ve [devrimin] Alman devleti tarafından ezilmesi sırasında katledildi. For Socialism [Sosyalizm İçin] kitabı ana fikirlerinin mükemmel bir özetidir.

İlk önce bir Marksist olan ve Reichstag'a seçilen, ancak daha sonra Kaiser ve ruhban sınıfı aleyhine yazıları nedeniyle sürgün edilen, oy kullanmanın yararsızlığını görüp anarşist olan Johann Most dikkat çeken bir diğer Alman anarşistidir. Amerikan anarşist hareketinde önemli bir rol oynamış, bir süre Emma Goldman ile birlikte çalışmıştır. Büyük bir düşünürden çok bir propagandacı olan Most'un devrimci mesajı sayısız insanın anarşist olmasında esinlendirici olmuştur. Mesleği ciltçilik olan, Doğu Londra'da Yahudi emek hareketi içerisinde önemli bir rol oynayan Rudolf Rocker [da bir Alman anarşistidir] (ayrıntılar için otobiyografisine, The London Years [Londra Yılları], bakınız). Anarcho-syndicalism'e [Anarko-sendikalizm] kesin bir giriş yapmış, Anarchism and Sovietism [Anarşizm ve Sovyetizm] gibi makalelerinde Rus Devrimi'ni incelemiş ve Tragedy of Spain [İspanya'nın Trajedisi] gibi broşürlerde İspanyol devrimini savunmuştur. Nationalism and Culture [Milliyetçilik ve Kültür] adlı çalışması, gerek politik düşünürlerin gerekse iktidar politikasının incelenmesiyle beşeri kültürün inceden inceye bir incelemesidir. Milliyetçiliği ayrıntısıyla inceler, ulusun devletin sebebi değil sonucu olduğunun yanı sıra saçma olmasından dolayı ırk bilimini kabul etmemesini açıklar.

Emma Goldman ve Alexander Berkman, Birleşik Amerika'daki önde gelen iki anarşist kuramcı ve aktivisttir. Goldman, Stirner'in egoizmi ile Kropotkin'in komünizminin en iyi [taraflarını] bir araya getirerek, tutkulu ve güçlü bir kuram ortaya çıkardı. Bir sendikalizm savunucusu olmasının yanı sıra, anarşizmi feminist kuramın ve aktivizmin merkezine yerleştiren de yine odur (Anarchism and Other Essays [Anarşizm ve Diğer Makaleler] ve Red Emma Speaks [Kızıl Emma Konuşuyor]'a bakınız). Emma'nın yaşam boyu arkadaşı olan Alexander Berkman What is Anarchism? [Anarşizm Nedir?] (What is Communist Anarchism? [Komünist Anarşizm Nedir?] veya ABC of Anarchism [Anarşizmin ABC'si] olarak da bilinir) adlı eseriyle anarşist fikirlere klasik bir giriş yapmıştır. Goldman gibi anarşistlerin emek hareketine katılmasını destekleyen [Berkman] üretken bir hatip ve yazardı (Life of An Anarchist [Bir Anarşistin Yaşamı] adlı kitap en iyi makale, kitap ve broşürlerinden oluşan mükemmel bir derlemedir). Aralık 1919'da, 1917 devriminin Amerikan halkının önemli bir kesimini radikalleştirmesinin ardından [Berkman] ile Goldman ABD hükümeti tarafından sınırdışı edilerek Rusya'ya gönderildiler. Hür topraklarda yaşamalarına izin verilemeyecek kadar tehlikeli görülüyorlardı. Tam olarak iki yıl sonra Rusya'ya gitmelerini mümkün kılacak pasaportları ellerine geçti. İç savaşın sona ermesinin ardından 1921 Mart'ından Kronştad devriminin Bolşeviklerce boğazlanması, Bolşevik diktatörlüğün devrimin ölümü anlamına geldiğine onları en sonunda inandırdı. Bolşevik yöneticiler, ilkelerine bağlı kalan iki samimi devrimcinin ayrılmasını görmesinden fazlasıyla memnundular. Rusya'nın dışına çıkar çıkmaz, Berkman bir yandan güncesini The Bolshevik Myth [Bolşevik Efsane] adıyla kitaplaştırken, bir yandan da (aralarında The Russian Tragedy [Rus Trajedisi] ve The Kronstadt Rebellion [Kronştad Ayaklanması] olmak üzere) devrimin kaderi üzerine çok sayıda makale yazdı. Goldman klasik çalışması My Disillusionment in Russia [Rusya'daki Hayal Kırıklığım]'ı ve ünlü otobiyografisi Living My Life [Hayatımı Yaşarken]'i yayınladı. Troçki'nin Kronştad ayaklanması hakkındaki yalanlarını çürütmek üzere Trotsky Protest Too Much [Troçki Çok Fazla Protesto Ediyor]'u yazmaya da zaman buldu.

Berkman ile Goldman'ın yanı sıra, Birleşik Devletler başka dikkat çekici aktivistler ve dşünürler de ortaya çıkardı. Makaleleri, şiirleri ve konuşmalarıyla hem ABD'de, hem de uluslararası anarşist kuramı zenginleştiren Voltairine de Cleyre ABD anarşist hareketi içerisinde önemli bir rol üstlendi. Anarchism and American Tradition [Anarşizm ve Amerikan Geleneği] ve Direct Action [Doğrudan Eylem] gibi klasikleri yazdı. Bunlar, başka makaleleri ve bazı ünlü şiirleriyle birlikte The Voltairine de Cleyre Reader [Voltairine de Cleyre Okumaları] içerisinde yer aldı. Ayrıca, Anarchy! An Anthology of Emma Goldman's Mother Earth [Anarşi! Emma Goldman'ın Mother Earth'ünün Antolojisi] adlı kitap onun yazılarının yanı sıra dönemin faal diğer anarşistlerinin yazılarından oluşan iyi bir derlemedir. 1886'da Şikago Şehitlerinin devletçe katledilmesi hakkındaki konuşmaları da ilgi çekebilecek bir diğer derlemedir (bakınız the First Mayday: The Haymarket Speeches 1895-1910 [İlk Bir Mayıs: Haymarket Konuşmaları 1895-1910]). Hastalığın izin vermediği zamanlar hariç her 11 Kasım'da onların anısına konuşma yapmıştır. Albert Parsons'un Anarchism: Its Philosophy and Scientific Basis [Anarşizm: Felsefesi ve Bilimsel Temelleri] adlı kitabı, Şikago Şehitleri'nin temsilcileri olduğu daha önceki anarşistler kuşağının fikirleriyle ilgilenenler için temel okumadır.

Amerika başka bir yerinde, Ricardo Flores Magon, Diaz diktatörlüğüne karşı 1906 ve 1908'de gerçekleşen iki başarısız ayaklanma örgütleyen (garip isimli) Meksika Liberal Partisi'ni 1910'da kurarak, 1910 Meksika devriminin in hazırlıklarının yapılmasına yardımcı oldu. Tierra y Libertad [Toprak ve Özgürlük] gazetesi aracılığıyla hem gelişmekte olan emek hareketini hem de Zapata'nın köylü ordusunu etkiledi. Hiç durmaksızın devrimi "fabrikaların, madenlerin vb. şeylerin mülkiyetinin yanısıra toprakları halka verecek" toplumsal bir devrime dönüştürme gereğini vurguladı. Ancak bu insanların "aldatılmamalarını" sağlayacaktır. Tarımsalcılardan (Zapatista ordusu) bahsederken, Ricardo'nun erkek kardeşi Enrique onların "az ya da çok anarşizme eğilimli oldukları"nı, hem "doğrudan eylemci" hem de "tamamen devrimci bir şekilde hareket etmeleri"nden dolayı birlikte çalışabileceklerini belirtiyordu. "Zenginleri, resmi görevlileri ve papazlık sanatı"nı kovalıyor, bir yandan "tüm resmi kayıtları yakıp özel mülkiyet tapularını kül ediyor", öte yandan da "özel mülkleri sınırlayan çitleri alaşağı ediyorlardı". Dolayısıyla, anarşistler "ilkelerimizin propagandasını yapar"ken, Zapatistalar "onları uygulamaya geçiriyordu" (David Poole'nin alıntısı, Land and Liberty [Toprak ve Özgürlük, s. 17 ve s. 25). Ricardo tutukluyken bir Amerikan hapishanesinde öldü ve ironiktir ki Meksika devleti tarafından kahraman olarak ilan edildi.

Güçlü ve dinamik bir anarşist harekete sahip İtalya en iyi anarşist yazarlardan bazılarını ortaya çıkarmıştır. Errico Malatesta 50 yıldan fazla bir süre [boyunca] anarşizm için tüm dünyada mücadele etmiştir, yazıları anarşist kuramın en iyileri arasında yer alır. Pratik ve esinlendirici fikirleriyle ilgilenenler için kısa broşürü Anarchy [Anarşi] en iyisidir. (Makalelerinden yapılan derlemeler için, her ikisi de Vernon Richards tarafından düzenlenen The Anarchist Revolution [Anarşist Devrim]'e ve Malatesta: Life and Ideas [Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri] bakılabilir. Diyaloğu Fra Contadini: A Dialogue on Anarchy [Fra Contadini: Anarşi Üzerine Diyaloglar], Malatesta'nın yaşamı boyuna uğruna kavga verdiği devrimin oldukça yakın gözüktüğü 1920'de İtalya'da 100.000'den fazla baskısı yapmış, birçok dile çevirlmiştir. O zamanlar Malatesta (kısa zaman içinde 50.000 tiraja ulaşacak olan ilk İtalyan günlük anarşist gazetesi) Umanita Nova'nın editörlüğünü yapıyor, yaklaşık 20.000 üyesi olan ilk ulusal anarşist örgütlenme olan Unione Anarchica Italiana'nın programını yazıyordu. Fabrika işgalleri sırasındaki faaliyetlerinden dolayı 80 anarşistle birlikte 67 yaşında tutuklandı. Bir diğer dikkat çekici İtalyan anarşisti, Malatesta'nın arkadaşı Luigi Fabbri'dir (ne yazık ki Bourgeois Influences on Anarchism [Anarşizmde Burjuva Etkileri] ve Anarchy and 'Scientific' Communism [Anarşizm ve 'Bilimsel' Komünizm] dışında pek az çalışması İngilizceye çevirilmiştir). Luigi Galleani, "Komünizm basitçe herkesin kendi işini kendi başına düzenleyebilme ve tatbik etme fırsatına sahip olduğu ekonomik bir temeldir" diyen, çok güçlü bir örgütlenme karştı [anti-organisational] anarşist-komünizm geliştirmiştir (The End of Anarchism? [Anarşizmin Sonu mu?]). Camillo Berneri, İspanyol Devrimi sırasında Komünistler tarafından öldürülene kadar İtalyan anarşizmiyle özdeşleşen eleştirel ve pratik olan o hoş geleneği devam ettirdi. Kropotkin'in federalist fikirleri hakkındaki çalışması bir klasiktir (Peter Kropotkin: His Federalist Ideas [Peter Kropotkin: Federalist Fikirleri]. Kızı Marie-Louise Berneri, trajik bir şekilde genç yaşta ölünceye kadar Britanya anarşist medyasına katkıda bulunmuştur (şu çalışmalarına bakınız Neither East nor West: Selected Writings 1939-48 [Ne Doğu Ne Batı: Seçme Yazılar 1939-1948] ve Journey Through Utopia [Ütopya Boyunca Gezinti]).

Japonya'da, iki dünya savaşı arasında Hatta Shuzo Kropotkin'in komünist-anarşizmini yeni yönlere doğru geliştirdi. "Gerçek anarşizm" adını vererek, kendi ve binlerce yoldaşının içerisinde faal olduğu esasen bir köylü ülkesine somut alternatif olan bir anarşizm yarattı. Sendikalizmin belli bazı yönlerini reddedetmekle birlikte bir yandan işçileri sendikalarda örgütlediler, öte yandan da "uzun süredir özlem duyduğumuz yeni toplumu üzerine inşa edeceğimiz temel taşları, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kiracı çiftçilerin uyanmasından başka bir şey olmadığı" için köylüler içerisinde çalıştılar. Hatta'nın yoldaşlarından birisinin ifade ettiği gibi "köy artık sadece bir komünist tarımsal köy olmayıp, tarım ile endüstrinin kaynaşmasından oluşan bir kooperatif toplum olacağı" için onların yeni toplumu endüstri ile tarımı birleştiren merkezsileşmiş komünlere dayanan bir toplum olacaktı. Hatta kendilerinin ideal bir geçmişe geri dönmeyi amaçladıkları fikrini reddediyor ve şunu ifade ediyordu: anarşistler "ortaçağcıların tam zıttıdır. Üretim araçları olarak makinelerden yararlanacağız ve aslında daha da hünerli makineler icat edileceğini ümit ediyoruz" (John Trump'ın alıntısı, Hatta Shuzo amd Pure Anarchism in Interwar Japan [Hatta Shuzo ve Savaş Arası Dönemde Saf Anarşizm], ss. 122-3 ve s. 144).

Bireyci anarşizmin "papa"sı hiç şüphesiz ki Ben Tucker'dır. Ben Tucker, Instead of Book [Kitap Yerine] adlı eserinde, özgürlüğün düşmanı olarak gördüğü (çoğunlukla kapitalist, ama aynı zamanda bazı toplumsal anarşistler de!) herkese saldırmak için zekâsını ve nükteciliğini kullanır (Çoğunlukla kapitalist, ama aynı zamanda bazı toplumsal anarşistlere de! Örneğin, Kropotkin ile diğer komünist-anarşistleri anarşizmden afaroz eder. Kropotkin bir daha beğenise mazhar olamaz). Tucker, Proudhon'un karşılıkçılığını pre-kapitalist Amerika'nın koşullarına uyarlayarak Josiah Warren, Lysander Spooner, Stephan Pearl Andrews ve William B. Greene gibi dikkati çeken düşünürlerden faydalanmıştır (ayrıntılar için bakınız Rudolf Rocker, Pioneers of American Freedom [Amerikan Özgürlüğünün Öncüleri]). İşçi, zanaatkâr ve küçük çiftçileri devlet müdehalesi yoluyla kapitalizmi inşa etmeye kararlı devlete karşı savunan Tucker, kapitalizmi oluşturmak için kullanılan dört devlet tekelinin karşılıklı bankacılık ve toprak ile doğal kaynaklar üzerindeki "ikamet etme ve kullanma" hakkı araçlarıyla güçden düşürüleceği, tamamen kapitalist olmayan bir piyasa yaratılması yoluyla kapitalist sömürünün ortadan kaldırılacağını öne sürdü. Kendisini sağlam bir şekilde sosyalist kampa dahil eden Tucker, (Proudhon gibi) tüm emek-dışı gelirin hırsızlık olduğunu kabul eder ve dolayısıyla kâr, rant ve faize karşı çıkar. Proudhon'un Mülkiyet Nedir? ve Ekonomik Çelişkiler Sistemi ile Bakunin'in Tanrı ve Devlet'ini çevirdi. Tucker'ın yurttaşı Joseph Labadie sendikalarda faal olmanın yanı sıra Tucker'ın dergisi Liberty [Hürriyet]'e de katkı yapmıştır."Özgürlük, insan ırkının, yaşamın her alanında daha mutlu koşullara eriştirilmesinde [kullanılabilecek] olası en önemli araçtır" diyen oğlu Lawrance Labadie, Tucker'ın ölümünden sonra bireyci-anarşist meşaleyi taşımıştır.

Rus Leo Tolstoy şüphesiz dinsel anarşizmle birlikte akla gelen en ünlü yazardır ve bu eğilimle ilişkili ruhani ve pasifist fikirlerin yayılmasında çok önemli etkisi olmuştur. Gandhi ve Catholic Worker Group [Katolik İşçi Grubu] çevresindeki Dorothy Day gibi dikkat çeken insanları etkileyen Tolstoy, anaakım Hıristiyanlığın ağırlıklı bir [kesimine] damgasını vuran akılsızca otoriterliğin ve hiyerarşinin karşısında bireysel sorumluluğu ve özgürlüğü vurgulayan Hıristiyanlığın radikal bir yorumlanışını ortaya koydu. Bir diğer radikal liberter Hıristiyan William Blake gibi Tolstoy'un çalışmaları da birçok Hıristiyanın İsa'nın anaakım kiliseler tarafından gizlenen liberter içerikli mesajlarına doğru yönelmesinde esin kaynağı olmuştur. Tolstoy'un yanı sıra Hıristiyan Anarşizmi, "Gerçek anlamda Hıristiyanlık hükümete son verir"i savunur (örneğin, bakınız Tolstoy'un The Kingdom of God Is Within You [Tanrının Krallığı Kendi İçinizdedir] ve Peter Marshall'ın William Blake: Visionary Anarchist [William Blake: Hayalci Bir Anarşist].

Yenilerde ise, Noam Chomsky (Deterring Democracy [Demokrasiye Saldırmak], Necessary Illusions [Kaçınılmaz Yanılsamalar], World Orders: Old and New [Dünya Düzeni: Eskisi ve Yenisi], Rogue States [Düzenbaz Devletler], Hegemony or Survival [Hegemonya veya Hayatta Kalma] ve birçok başka çalışmasında) ve Murray Bookchin (diğerlerinin yanı sıra Post-Scarcity Anarchism [Kıtlık-Ötesi Anarşizm], The Ecology of Freedom [Özgürlüğün Ekolojisi], Toward an Ecological Society [Ekolojik Bir Topluma Doğru] ve Remaking Society [Toplumu Yeniden Şekillendirmek] adlı eserlerinde) toplumsal anarşist hareketin siyasi kuram ve analizin ön saflarında kalmasına yardım etmişlerdir. Bookchin'in çalışmaları anarşizmi yeşil hareketin merkezine yerleştirmiş, ekolojik bir toplum yaratmak için hareketi mistikleştirmeyi veya yozlaştırmayı arzulayanlara karşı daima bir tehdit olmuştur. The Murray Bookchin Reader [Murray Bookchin Okumaları] seçme yazılarından oluşan bir derlemedir. Son zamanlarda, Bookchin'in (liberter olmayı sürdürmekle birlikte) yaklaşık kırk yıldır savunduğu anarşizmle arasına mesafe koyması üzücüdür. Chomsky'nin iyi belgelenmiş ABD emperyalizmine yönelik eleştirileri ve medyanın nasıl işlediği hakkındaki çalışmaları en iyi bilinen eserleridir, ancak başta ünlü yazısı For Reasons of State [Devletin Mantığı Hakkında] içindeki "Notes Anarchism" [Anarşizm Üzerine Notlar] ve anarşist toplumsal devrimi burjuva tarihçiler karşısında savunduğu American Power and the New Mandarins [Amerikan Gücü ve Yeni Mandarinler] içindeki "Objectivity and Liberal Scholarship" [Nesnellik ve Liberal Bilim] olmak üzere anarşist gelenek ve fikirler hakkında epeyce yazmıştır. Daha açık bir şekilde anarşist olan makaleleri Radical Priorities [Radikal Öncelikler] ve Language and Politics [Dil ve Politika]'da bulunabilir. Understanding Power [İktidarı Anlamak] ve The Chomsky Reader [Chomsky Okumaları] düşünceleri hakkında mükemmel girişlerdir.

Britanya'da bir dizi önemli anarşist düşünüre sahiptir. (Muhtamelen şimdiye kadar şövalyeliği kabul eden tek anarşist olan!) Herbert Read anarşist felsefe ve kuram hakkında birçok eser yazmıştır (toplu yazıları için bakınız [Anarşi ve Düzen]. Anarşizmi doğrudan sahip olduğu estetik ilgilerden beslenir ve [Read] inançlı bir pasifisttir. Anarşizmin geleneksel temalarına taze anlayışlar ve ifadeler kazandırmasının yanı sıra düzenli olarak anarşist basına katkıda bulunmuştur (bakınız makalelerin derlendiği A One-Man Manifesto and other writings from Freedom Press [Tek Adam Manifestosu ve Freedom Yayıncılıktan Diğer Yazılar]). Bir diğer pasifist anarşist Alex Comfort'tur. Joy of Sex [Seksin Hazzı]'in yazarı olan Comfort faal bir pasifist ve anarşist idi. Liberter bir perspektiften pasifizm, psikiyatri ve cinsiyet politikası üzerine yazılar yazmıştır. En ünlü anarşist kitabı Authority and Delinquicy [Otorite ve Çocuklarda Suç İşleme]'dir, anarşist broşür ve makaleleri Writings against Power and Death [İktidara ve Ölme Karşı Yazılar] başlığıyla derlenmiştir.

Ancak en ünlü ve etkili Britanyalı anarşist Colin Ward olsa gerek. Ward, İkinci Dünya Savaşı sırasında Glasgow'da yaşarken yerel bir anarşist gruba rastlamasının ardından anarşist olmuştu. Anarşist olduktan sonra anarşist basına epeyce katkıda bulundu. Freedom dergisinin editörlüğü yanı sıra 1960'lar boyunca etkili aylık Anarchy dergisine de editörlük yaptı (Ward'ın seçtiği bazı makaleler A Decade of Anarchy [Anarşinin On Yılı]'nda bulunabilir). Ancak en ünlü kitabı, kapitalizm içinde dahi günlük yaşamın anarşist doğasını ortaya çıkarıp belgeleyerek, Kropotkin'in Mutual Aid'ini güncelleştirdiği Anarchy in Action [Eylemde Anarşi]'dir. Barınma konusundaki çok sayıda yazısında ikiz özelleştirme ve millileştirme kötülüklerine karşı kolektif kendi kendine yardımlaşmanın ve barınmanın toplumsal yönetiminin önemini vurgulamıştır (bakınız Talking Houses [Evler Hakkında Konuşmak] ve Housing: An Anarchist Approach [Barınma: Anarşist Bir Yaklaşım]). Su kullanımı (Reflected in Water: A Crisis of Social Responsibility [Suya Yansıyanlar: Toplumsal Sorumluluğun Krizi]), ulaşım (Freedom to go: after the motor age [Gitme Özgürlüğü: motor çağının ardından]) ve refah devleti (Social Policy: an anarchist response [Toplumsal Politika: anarşist bir yanıt]) dahil olmak üzere diğer pek çok konuda anarşist bakışla incelemeler yapmıştır. Anarchism: A Very Short Introduction [Anarşizm: Çok Kısa Bir Giriş] anarşizmi ve [anarşizme ilişkin] Ward'ın kendi görüşlerini keşfetmek için iyi bir başlangıç noktasıdır; Talking Anarchy [Anarşi'yi Konuşmak] hem fikirleri hem de yaşamı hakkında mükemmel bir genel değerlendirmedir. Son olarak, her ikisi de anarşist basına yoğun bir şekilde katkıda bulunan ve anarşizm hakkında iki iyi bilinen kısa giriş kitabı yazan Albert Meltzer ve Nicolas Water'in ismini analım (Anarchism: Arguments for and against [Anarşizm: Lehine ve aleyhine argümanlar] ve About Anarşizm [Anarşizm Hakkında]).

Devam edebiliriz; bahsedebileceğimiz daha birçok yazar var. Fakat bunların yanı sıra hiç kitap yazmayan, ancak sağduyuları ve aktivizmleri toplum içindeki isyan ruhunu cesaretlendiren ve eskisinin kabuğunda yeni bir dünyanın kurulmasına yardım eden binlerce "sıradan" anarşist militan da vardır. Kropotkin'in ifade ettiği üzere, "anarşizm halkın arasında doğmuştur; ve sadece de halka ait olduğu sürece yaşam ve yaratıcı güçle dopdolu olmayı sürdürecektir" (Anarşizm, s. 146).

Anarşist düşünürler üzerine yoğunlaşmanın, hareket içerisinde aktivistler ve entelektüeller arasında bir ayrım benzeri bir şey olduunu anlamında görülmediğini ümit ediyoruz. Tam tersine. Ancak çok az sayıda anarşist tamamen düşünür veya tamamen aktivisttir. Genellikle her ikisi birdendirler. Örneğin, Malatesta ve Goldman gibi Kropotkin de aktivizminden ötürü hapse atılmıştır. Rus Devrimin faal bir katılımcısı olarak ünlenen Makhno ise [devrim] öncesinde ve sonrasında anarşist basına birçok kuramsal makalesiyle katkıda bulunmuştur. Paris Komünü sırasındaki ve Fransa'da anarşist hareketin inşasındaki militan faaliyetlerin kendisini liberter basına katkı yapmaktan alıkoymayan Louise Michel için de aynı şeyler söylenebilir. Burada ilgilenenlerin fikirlerini doğrudan okuyabilmeleri amacıyla belli başlı anarşist düşünürlerden bahsediyoruz.

A.4.1 Anarşizme Yakın Olan Başka Düşünürler Var mıdır?

Evet. Anarşizme yakın olan sayısız düşünür vardır. Bunlar gerek liberal gerekse sosyalist geleneklerden gelirler. Bu şaşırtıcı gelebilse de, aslında değildir. Anarşizmin her iki ideolojiyle de bağlantıları vardır. Bireyci anarşistlerin liberal, toplumsal anarşistlerin ise sosyalist geleneğe daha yakın olduğu açıktır.

Aslında, Nicolas Walter'ın ifade ettiği gibi, "Anarşizm, liberalizm veya sosyalizmden, veya hem liberalizm hem de sosyalizmden [ortaya çıkan] bir gelişme olarak görülebilir. Liberaller gibi anarşistler de özgürlük isterler; sosyalistler gibi anarşistler de eşitlik isterler". Ancak, "anarşizm basitçe liberalizm ile sosyalizmin bir karışımı değildir. ... onlardan temelde farklıyız" (Anarşizm Hakkında, s. 29 ve s. 31). [Walter], bu açıdan Rocker'in Anarko-Sendikalizm'deki yorumlarını çağrıştırır. Bu, anarşizm ile öteki kuramlar arasındaki bağlantıları görmek için yararlı bir alet olabilir, ancak anarşizmin hem liberalizmin hem de sosyalizmin anarşist bir eleştirisini sunduğu ve anarşizmin kendine özgülüğünü diğer felsefelerle karıştırmamız gerektiği vurgulanmalıdır.

Kısım A.04.2 anarşizme yakın olan liberal düşünürleri tartışırken, Kısım A.04.3 ise anarşizme yakın olan sosyalistleri tartışmaktadır. Hatta liberter fikirleri kendi politikalarına aşılayan Marksistler de vardır ve bunlar Kısım A.04.4'de tartışılmaktadır. Keza, kolayca sınıflandırılamayacak başka düşünürler de burada tartışılacaktır.

Ekonomist David Ellerman işyeri demokrasini destekleyen etkileyici sayıda eser vermiştir. Kendi fikirlerini erken dönem Britanya Ricardocu sosyalistleri ve Proudhon'la açık bir şekilde bağlantılayarak, The Democratic Worker-Owned Firms [Demokratik İşçi-Sahipliğindeki Firmalar] ve Proporty and Contract in Economics [Ekonomide Mülkiyet ve Sözleşme] gibi çalışmalarında öz-yönetimin hem haklar temelinde hem de emek-mülkiyeti temelinde kapitalizme karşı savunusunu sunmuştur. öyle diyor: "bugünün ekonomik demokratları, işyerinde demoktaik öz-yönetim lehine bütün bir insanların kiralanma kurumunu ortadan kaldırmaya çalışan yeni ilgacılardır [abolitionist, özellikle köleliğin kaldırılması için mücadele edenlere gönderme yapan bir terim]", çünkü onların "eleştirisi yeni bir şey değildir; bu Aydınlanma'nın alınamaz haklar doktrininde geliştirilmişti. Bu, ilgacılar tarafından gönüllü kendiliğinden-kölelik sözleşmesine karşı ve demokratlar tarafından ise demokratik olmayan hükümetin gönüllü sözleşmeyle savunulmasına karşı kullanılmıştı" (Demokratik İşçi-Sahipliğindeki Firmalar, s. 210). Anarşistler gibi ücretli köleliğe karşı alternatif olarak üretici kooperatifleriyle ilgilenen herkes [Ellerman'ın] çalışmasını oldukça ilginç bulacaktır.

İşbirliğinin faydalarından bahseden yalnızca Ellerman değildi. Alfie Kohn'un işbirliğinin yararları hakkındaki önemli çalışması Kropotkin'in karşılıklı yardımlaşma çalışmalarına dayanır, dolayısıyla toplumsal anarşistleri ilgilendirir. No Contest: the case against competition [Yarışmaya Hayır: Rekabete karşı duruş] ve Punished by Rewards [Ödüllerle Cezalandırılmış]'da, Kohn (çok sayıda ampirik kanıtın yardımıyla) rekabetin zaaflarını ve ona tabi olanlar üzerindeki olumsuz etkilerini tartışır. Çalışmalarında hem ekonomik hem de toplumsal konuları ele alır, rekabetin övüldüğü gibi bir şey olmadığını gçsterir.

Feminist kuram içerisinde, liberter etkisi en açık olan düşünür Carole Pateman'dır. Pateman, Ellerman'dan bağımsız olarak, öz-yönetimli birliklerin bir bütün olarak işyeri ve toplum içerisindeki önemine ilişkin güçlü bir argüman ortaya koymuştur. Rousseau'nun liberter bir analizine dayanan [Pateman'ın] sözleşme kuramı analizi çığır açıcıdır. Pateman'ın çalışmasına bir terim atfetmek gerekirse bu özgürlük olabilir ve bunun anlamı serbest olmak demektir. Ona göre, özgürlük ancak öz-belirlenim [kendi kaderini belirleme] ve dolayısıyla da alta sıralanmanın [subordination, daha az değerli olmak, bir başkasının boyunduruğu altında olmak] olarak görülebilir. Sonuç olarak, ilk önemli çalışması olan Participation and Democratic Theory [Katılım ve Demokratik Kuram]'dan itibaren katılımcı demokrasi biçimini savunmuştur. Katılımcı demokrasi konusunda öncü bir çalışma olan bu kitabında, liberal demokratik kuramın sınırlamalarını ortaya koymuş, Rousseau, Mill ve Cole'un çalışmalarını incelemiş ve katılımın ilgili bireylere sağladığı yararlara ilişkin ampirik kanıtlar sunmuştur.

Problem of Political Obligation [Politik Yükümlülük Sorunu]'nda, Pateman özgürlük hakkındaki "liberal" argümanları tartışır ve onları eksik bulur. Bir liberale göre, kişi bir başkası tarafından yönetilmeye rıza göstermelidir, ancak bu onların rıza göstermeyebileceği ve aslında asla rıza göstermemiş olabileceği "sorun"unu ortaya getirebilir. Dolayısıyla, liberal devlet gerekçeden yoksun olacaktır. Analizini, özgürlüğün neden yönetilmeye rıza göstermekle eşitlenmesi gerektiği sorusu üzerine derinleştirir ve insanların kolektif bir şekilde kendi kararlarını verdikleri katılımcı demokratik kuram önerisini yapar (devlet yerine diğer yurttaşlara [fellow citizen] karşı bir kendiliğinden-üstlenilen [self-assumed] yükümlülük). Kropotkin'i tartışırken, kendi kuramının açıkça ilgili olduğu toplumsal anarşist geleneğin farkında olduğunu gösterir.

Pateman, klasik liberal ve demokratik kuramın cinsiyetçiliğini ayrıntılarıyla incelediği The Sexual Contract [Cinsel Sözleşme]'yi bu analizine dayandırır. "Sözleşmeci" kuram olarak adlandırdığı kuramın zayıflıklarını inceler ve bunun kendi kendini idare eden bireylerin özgür birliklerine değil, küçük bir azınlığın çoğunluğu yönettiği, otorite, hiyerarşi ve erke dayanan toplumsal ilişkilere nasıl yol açtığını gösterir. Özgürlüğün yönetilmeye rıza göstermekten daha fazlası demek olduğunu gösteren devlet, evlilik ve ücretli emek analizi oldukça liberterdir. Bu kapitalist liberalin paradoksudur, çünkü kişinin sözleşme yapmaya rıza göstermek için özgür olduğu varsayılır, ancak [sözleşmeyi] bir kere yaptığında başkasının kararlarına boyun eğdiği gerçeğiyle yüz yüze kalır (daha ayrıntılı bir tartışma için bakınız Kısım A.04.2).

[Coleman'ın] fikirleri Batı kültürünün bireysel özgürlük hakkındaki bazı merkezi inançlarına meydan okur, belli başlı Aydınlanma politika felsefecilerine karşı eleştirileri güçlü ve ikna edicidir. Sadece muhafazakar ve liberal geleneğin değil, aynı zamanda Sol içindeki yer etmiş olan ataerki ve hiyerarşinin de eleştirisi dolaylı olarak yer alır. Bu çalışmalarının yanı sıra makalelerinden yapılan bir derleme The Disorder of Women [Kadınların Bozukluğu] adıyla mevcuttur.

Sözde "küreselleşme karşıtı" hareket içerisinde liberter fikirlerin farkında olduğunu gösteren Naomi Klein vardır, kendi çalışması buna yönelik liberter bir itkiye sahiptir ("sözde" diyoruz, çünkü [küreselleşme karşıtı hareketin] üyeleri, bir azınlık tarafından yukarıdan dayatılan değil, aşağıdan yükselen bir küreselleşmeyi amaçlayan enternasyonalistlerdir). Kapitalizmin parlak markalarının arkasındaki karanlık gerçeği sergilediği ve daha önemlisi ona karşı direnişin altını çizdiği, tüketici kapitalizminin haritasını çıkardığı No Logo [Logo'ya Hayır]'ın yazarı olarak ilk defa dikkati çekti. Mesafeli duran bir akademisyen olmayan [Klein] hareketin aktif bir katılımcısıdır. Küreselleşmenin sonuçları ve ona karşı yapılan protestolar dalgası üzerine gözlemlerini, küreselleşme hakkındaki makalelerini topladığı Fences and Windows [Çitler ve Pencereler]'de anlatır.

Klein'ın modern kapitalizm gerçekliğini, kendi ifadesiyle "zenginle yoksul, söylemle gerçeklik, söylenenle yapılan arasındaki; küreselleşmenin vaad ettikleriyle gerçek etkileri arasındaki" uçurumu ele aldığı makaleleri oldukça iyi yazılmıştır ve hoştur. Piyasa (yani sermaye) "daha özgür"leştirilirken, insanların artan devlet iktidarı ile baskı altına alınmadan acı çektiği bir dünyada yaşadığımızı anlatır. Arjantin'in seçilmemiş Devlet Başkanı'nın nasıl ülkenin halk meclislerini "antidemokratik" olarak damgaladığından bahseder. Hürriyet söyleminin nasıl özel [kesim] iktidarını savunmanın ve artırmanın bir aracı olarak kullanıldığını gösterir (bize hatırlattığı gibi, "{küreselleşme} tartışmasında her zaman eksik olan şey iktidar meselesidir. Küreselleşme kuramı hakkında yaptığımız tartışmaların çoğu aslında iktidar hakkındadır: kim sahiptir, kim kullanmaktadır ve artık önemli değilmiş gibi davranarak onu [iktidarı] gizlemektedir" (Çitler ve Pencereler, ss. 83-4 ve s. 83).

Ve dünyadaki insanlar nasıl direnmektedir. Söylediği gibi, "{hareket içerisindeki} birçoğu kendileri adına ve kendileri hakkında konuşulmasından usanmıştır. Daha doğrudan bir politik katılım talep ediyorlar". Kendisinin de içinde yer aldığı, aşağıdan küreselleşmeyi talep eden hareket için şunları söyler: "şeffaflık, hesap sorulabilirlik ve öz-belirlenim ilkeleri üzerine kurulan; sermayeye hürriyet tanımak yerine insanları özgürleştiren" [bir hareket]. Bu, "erk ile refahın giderek daha az elde merkezileştiren ... şirketler-güdümlü küreselleşme"ye karşı çıkarken, "--sendikalar, mahalleler, çiftlikler, köyler, anarşist kolektifler veya aborijin kendinden-yönetim, her ne aracılığıyla olursa olsun-- iktidarın merkezsizleştirilmesi ve topluluk-temelli karar-alma potansiyeli" hakkında bir alternatif sunar. Bunların tümü de sağlam anarşist ilkelerdir, aynen anarşistler gibi [Klein] da insanların kendi işlerini kendilerinin yönetmesini ister ve dünyada bunu yapmaya yönelen girişimlerin tarihçesini tutar (bunların çoğu, Klein'ın belirttiği gibi, anarşisttir veya (bilerek veya bilmeyerek) anarşist fikirlerden etkilenmiştir) (Op.Cit., s. 77, s. 79 ve s. 16).

Anarşist olmamakla birlikte, gerçek değişimin daha iyi bir dünya için savaşan çalışan sınıftan insanların kendi-eylemliliğiyle, aşağıdan geleceğinin farkındadır. İktidarın merkezsizleşmesi kitabındaki temel fikirdir. Söylediği gibi, betimlediği toplumsal hareketin "hedef"i "iktidarı kendileri adına ele geçirmek değil, ilkesel olarak iktidarın merkezileşmesine meydan okumak" ve böylece de "doğrudan katılımla beslenen ve kuvvetlenen ... yeni ve canlı bir doğrudan demokrasi kültürü" yaratmaktır. Ne hareketi yeni liderlere makam vermeye çağırır ne de (Sol gibi) bizim adımıza kararlar almaları için birkaç lider seçmemizin "demokrasi"ye eşit olduğuna inanır ("hedef uzak kurallar ve yöneticilerle değil, zeminde daha yakından bir demokrasiyle daha iyi olur"). Böylece Klein meselenin özüne iner. Gerçek toplumsal değişim otkökünün [grassroot, tabanın] muktedir kılınmasına, "öz-belirlenim, ekonomik sürdürülebilirlik ve katılımcı demokrasi arzusuna" dayanmalıdır. Klein liberter fikirleri geniş bir dinleyici kitlesine sunar (Op.Cit., s. xxvi, ss. xxvi-xxvii, s. 245 ve s. 233).

Diğer dikkate değer liberter düşünürler arasında Henry D. Thoreau, Albert Camus, Aldous Huxley, Lewis Mumford ve Oscar Wilde sayılabilir. Yani, anarşist sonuçlara yaklaşan ve liberterleri ilgilendiren konuları tartışan çok sayıda düşünür vardır. Kropotkin'in yüzyıl önce söylediği gibi, bu tür yazarlar "anarşizmin, modern düşüncede insanın hem devletin hem de kapitalizmin zincirlerinden özgür kılınması yönünde ilerleyen çalışmayla ne kadar yakından iç içe geçtiğini gösteren fikirlerle doludur" (Anarşizm, s. 300). O zamandan bugüne olan tek değişiklik listeye daha fazla ismin yazılmasıdır.

Peter Marshall, anarşizmin tarihi hakkındaki kitabı İmkânsızı İstemek'te bizim bu ve takip eden kısımlarda bahsettiğimiz anarşist olmayan liberterlerin hepsinin olmasa da çoğunun fikirlerini tartışır. Cliffor Harper'ın Anarchy: A Graphic Guide [Anarşi: Ayrıntılı Kılavuz] kitabı da bu konuda yararlıdır.

A.4.2 Anarşizme Yakın Olan Liberal Düşünürler Var mıdır?

Son kısımda belirtildiği gibi hem liberal hem de sosyalist gelenek içerisinde anarşist kuram ve fikirlere yakınlaşan düşünürler vardır. Anarşizm her ikisin de belli bazı fikir ve ülkülerini paylaştığı için bu anlaşılabilir bir şeydir.

Ancak, Kısım A.04.3 ve Kısım A.04.4'de açıklık kazanacağı gibi, anarşizm en fazla sosyalist gelenekle ortak bir zemine sahiptir, onun bir parçasıdır. Bunun sebebi klasik liberalizmin köklü bir şekilde seçkinci bir gelenek olmasıdır. Locke'nin çalışmaları ve onun esin kaynağı olduğu gelenek hiyerarşi, devlet ve özel mülkiyeti haklı göstermeyi amaçlıyordu. Carole Pateman'ın belirttiği gibi, "Baba-yöneticileri ve kapitalist ekonomisiyle Locke'nin doğal durumu", onun toplumsal sözleşme ve bunun yarattığı liberal devlet vizyonundan daha fazla "bir beğeniye kesinlikle sahip olmayacaktır anarşistler arasında". Pateman'ın anlattığı üzere, "sadece büyük miktarlarda maddi mülke sahip erkeklerin toplumun politik açıdan uygun üyeleri sayıldığı" ve "gelimekte olan kapitalist piyasa ekonomisini rahatsız etmek amacıyla değil, tamamen onun mülkiyet ilişkilerini muhafaza etmek için" var olan bir devlet. Çoğunluk, mülksüzler ise, "yetişkinliğe eriştiklerinde doğduğu ülkede yaşamayı seçerek" bir azınlık tarafından yönetilmek için "sessiz bir rıza" gösterirmiş olurlar (Politik Yükümlülük Sorunu, s. 141, s. 71, s. 78 ve s. 73).

Dolayısıyla, anarşizm, Locke'den kaynaklanan, onun hiyerarşi gerekçelendirmelerine dayanan, kapitalist-yanlısı liberal gelenekle taban tabana karşıttır. David Ellerman'ın belirttiği gibi, "rızaya --yönetme haklarını bir egemene verenn gönüllü bir toplumsal sözleşmeye-- dayanan demokratik olmayan hükümetlerinin müdafiliğini yapan bütün bir liberal gelenek vardır". Ekonomide, bu onların ücretli emeğe ve --"iş sözleşmesi" böyle sözleşmelerin "modern, işyeriyle sınırlı versiyonu olduğu" için-- onun yarattğı kapitalist otokrasiye verdiği desteğe yansır (Demokratik İşçi-Sahipliğindeki Firmalar, s. 210). Bu kapitalist-yanlısı liberalizm esasen efendinizi seçme hürriyetine veya (şanslı azınlıktansanız) kendinizin efendisi olmanıza denk düşer. Özgürlüğün herkes için her zaman öz-belirlenim anlamına geldiği fikri ona yabancıdır. Aksine, [liberalizmin bu türü] "öz-sahiplik" , yani kendinize ve kendi haklarınıza "sahip olduğunuz" fikrine dayanır. Sonuç olarak, haklarınızı ve hürriyetinizi piyasada satabilirsiniz ([kendinizden] uzaklaştırabilirsiniz). Kısım B.04'de tartıştığımız üzere, bu uygulamada insanların çoğunun uyanık oldukları zamanın büyük kısmında (işte veya evde) otokratik yönetime tabi oldukları anlamına gelir.

Klasik liberalizmin modern dengi Milton Friedman, Robert Nozick, von Hayek ve benzerleriyle ilişkilendirilen sağ-kanat "liberter" gelenektir. Devleti basitçe özel mülkiyetin savunucusuna ve toplumsal kurumların tarattığı hiyerarşilerin uygulayıcısına indirgemek istedikleri için, imgelem ufkumuzu ne kadar genişletirsel genişletelim anarşizme yakın görülemezler. Örneğin Birleşik Devletler'de "liberalizm" denilen şey daha çok demokratik liberal bir gelenektir ve anarşizm gibi kulak tırmalayıcı kapitalist eğilimli minimum devlet savunucularıyla pek az ortaklığı vardır. Zaman zaman devletin bireysel hürriyete karşı saldırılarını memnuniyetle ifşa etseler de, mülkiyet sahibinin toprak veya sermayelerini kullananlara dayattıkları kısıtlamaların aynılarını dayatmak için mülkiyet sahibinin "özgürlüğü"nü korumaktan daha memnundurlar.

Feodalizmin sahiplik ile yöneticiliği birleştirdiği, yani toprak üzerinde yaşayan insanların yönetimi o toprağın sahibinin hakkı olduğu biliniyorken, sağ-kanat "liberter" geleneğin basitçe bunun modern (gönüllü) biçimi olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz. Kendi toprak ve serfleri üzerindeki gülerini korumak amacıyla Kral'ın güçleriyle mücadele eden feodal derebeyinden daha fazla liberter değildir. Chomsky'nin belirttiği gibi, "bilhassa ABD ve İngiltere'de moda olan 'liberter' doktrinler ... şu veya bu biçimde gayrimeşru otoritenin, sıklıkla da gerçek tiranlığın taraftarlığına dönüşüyor gözüküyor" (Marxism, Anarchism and Alternative Futures [Marksizm, Anarşizm ve Alternatif Gelecekler], s. 777). Üstelik, Benjamin Tucker'ın öncellerine atfen belirttiği gibi, çoğunluğun faydasına olan veya onların gücünü sınırlayan devlet düzenlemelerine memnuniyetle saldırırken, azınlığın faydasına olan yasalar (ve düzenlemeler ve "haklar") hakkında sessiz kalırlar.

Ancak, anarşizmin büyük amaçlarıyla daha fazla ortaklığı olan, esasen kapitalizm öncesine dayanan bir başka liberal gelenek daha vardır. Chomsky'nin ifade ettiği gibi:

"{Anarşizmin} bu fikirleri Aydınlanma'dan kaynaklandı; kökleri Rousseau'nun Discourse on Inequality'sinde [Eşitsizlik Üzerine Söylev], Humboldt'un The Limists of State Action'ında [Devletin Eyleminin Sınırları], Kant'ın Fransız Devrimi savunusunda özgürlüğün özgürlük için [gerekli] olgunluğa ulaşıldığında bahşedilecek bir armağan değil, [bu] olgunluğa ulaşılmasının bir önkoşulu olduğundaki ısrarcılığındadır ... Sınai kapitalizmin, [bu] yeni ve beklenmedik adaletsizlik sisteminin gelişmesiyle birlikte, Aydınlanmanın radikal hümanist mesajını ve yolundan saptırılarak ortaya çıkan toplumsal düzeni sürdürmeyi amaçlayan bir ideolojiye dönüştürülen klasik liberal ülküleri koruyan ve yaygınlaştıran liberter sosyalizm oldu. Aslında, klasik liberalizmin devletin toplumsal yaşama müdehale etmesine karşı çıkmasına yol açan varsayımlar aynı zamanda kapitalist toplumsal ilişkilerin kabul edilemez olduğunu [da gösteriyordu]. Bu, örneğin, {John Stuart} Mill'in öncülü ve belki de esin kaynağı olan {Wilhelm von} Humboldt'un Devletin Eyleminin Sınırları'nda açıkça görülebilir ... 1792'de tamamlanan bu klasik liberal düşünce, her ne kadar zamanından önce olsa da, özünde büyük ölçüde anti-kapitalist idi. Fikirleri, tanınmayacak ölçüde değiştirilerek sınai kapitalizmin bir ideolojisi haline dönüştürülmüş olmalı" ("Anarşizm Üzerine Notlar", Devletin Mantığı Hakkında, s. 156).

Chomsky bunu "Dil ve Özgürlük" başlıklı makalesinde daha ayrıntılı bir şekilde tartışır (hem Devletin Mantığı Hakkında'da hem de Chomsky Okumaları'nda yer almaktadır). Humboldt ve Mill'in yanı sıra, bu gibi "kapitalizm öncesi" liberaller arasında zanaatçı ve küçük çiftçilere (yani kapitalizm öncesi bir ekonomiye) dayanan, kabaca eşit düzeyde toplumsal eşitliğin ve tabii ki minimal bir hükümetin olduğu bir toplum tasavvur eden Thomas Paine gibi radikaller de vardır. Onun fikirleri dünyadaki işçi sınıfı radikallerine esin kaynağı olmuş ve --E.P. Thompsom'un bize hatırlattığı gibi-- Paine'in Rights of Man [İnsanın Hakları] adlı kitabı "İngiliz {İskoç} işçi-sınıfı hareketinin kuruluş metni"dir. Hükümet hakkındaki fikirleri "anarşizm kuramına yakın"ken, reform önerileri ise "yirminci yüzyılın toplumsal yasamasının kaynağı olmuştur" (The Making of the English Working Class [İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu], s. 99, s. 101 ve s. 102). Hürriyet ve toplumsal adalate olan ilgisinin bileşimi onu anarşizme yakın bir konuma getirir.

Sonra Adam Smith vardır. Sağ (bilhassa da "liberter" sağ unsurlar) onun klasik bir liberal olduğunu iddia ederken, fikirleri bundan çok daha karmaşıktır. Örneğin, Noam Chomsky'nin işaret ettiği gibi, Smith serbest piyasayı savunmuştu çünkü "bu tam bir eşitliğe, sadece fırsat eşitliğine değil koşulların eşitliğine de yol açacaktı" (Class Warfare [Sınıf Savaşımı], s. 124). Smith'in dediği gibi, "şeylerin doğal akışına bırakıldığı, tam bir hürriyetin olduğu bir toplumda", bu "avantajların çok geçmeden diğer istihdamların düzeyine gelecektir" ve böylece "emek ile hisselerin farklı istihdamları ... ya tamamen eşit olmalıdır veya sürekli bir şekilde eşitliğe doğru meyletmelidir". Ne de [Smith] devlet müdehalesine veya devletin işçi sınıfına yardımına karşı çıkmıştır. Örneğin, işbölümünün olumsuz etkilerini gidermek için kamusal eğitimi savunmuştur. Üstelik, devlet müdehalesine karşıydı, çünkü ne zaman ki "yasama kurulu patronlarla onların işçileri arasındaki farkları düzenlemeye çalışırsa, danışmanlıklarını patronlar yapar. Bu nedenle, işçilerin lehine olduğu zaman düzenleme her zaman adil ve adaletlidir; ancak patronların lehine olduğunda durum bunun tam tersidir". "Yasa"nın nasıl işçilerin birleşmelerini "oldukça sert" bir şekilde "cezalandırır"ken, patronların birleşmelerini gözardı edeceğini belirtir ("tarafsızca ele alınmış olsa, patronlara da aynı şekilde davranır") (The Wealth of Nations [Ulusların Zenginliği], s. 88 ve s. 129). Dolayısıyla, devlet bir azınlık tarafından azınlık için yönetildiği için, bu da devlet müdehalesinden çoğunluğun değil azınlığın faydalanmasına yol açacağı için, genel olarak devlet müdehalesine karşı çıkılmalıdır. Şirketler kapitalizminin gelişimini görecek kadar yaşamış olsaydı, bırakınız-yapsınlar [laissez-faire] hakkındaki fikirlerinin değişmeksizin kalacağı şüphelidir. Onun klasik liberal geleneğe ait olduğunu iddia edenler Smith'in bu eleştirel yönünü rahatça gözardı etmektedir.

Smith, diyor Chomsky, "kökleri aydınlanmada olan bir kapitalizm öncesi ve anti-kapitalist" idi. Evet, şöyle devam eder: "Klasik liberaller, {Thomas} Jefferson ve Smith, çevrelerinde şahit oldukları erk yoğunlaşmalarına karşı çıkıyorlardı ... Ancak daha sonrları gelişecek olan diğer erk yoğunlaşması biçimlerini görmediler. Gördüklerinde de onlardan hoşlanmadılar. Jefferson bunun iyi bir örneğiydi. Gelişmekte olduğunu gördüğü erk yoğunlaşmalarına şiddetle karşı çıktı, zamanında yeni yeni ortaya çıkmakta olan bankacılık kurumlarının ve büyük sınai şirketlerin Devrim'in kazanımlarını yok edeceği uyarısında bulunuyordu" (Op. Cit., s. 125).

Murray Bookchin'in belirttiği gibi, Jefferson "Birleşik Devletler'in erken dönem tarihinde en iyi olarak bağımsız mal sahibi-çiftçinin politik talepleri ve çıkarlarıyla özdeşleşir" (The Third Revolution [Üçüncü Devrim], cilt 1, as. 188-9). Diğer bir deyişle, kapitalizm öncesi ekonomik biçimlerle. Jefferson'un "aristokratlar" ile "demokratlar"ı karşılaştırırken görürüz. Bu birinciler "insanlardan korkan ve onlara güvenemeyen ve onların elindeki tüm güçleri üst sınıfların ellerine vermeyi arzulayan" kişilerdir. Demokratlar "insanlarla özdeşleşirler, onlara güvenirler", her zaman "en bilge" [kişiler] olmasalar dahi, "onları kamusal çıkarın samimi ve güvenli emanetçisi olarak görür ve bağırlarına basarlar" (Chomsky'nin alıntısı, Powers and Prospects [Güçler ve Başarı Şansları], s. 88). Chomsky'nin belirttiği gibi, "aristokratlar", "Jefferson'un demokrasi ile kapitalizm arasındaki belirgin çelişkiyi fark ederek dehşetle karşıladığı yükselmekte olan kapitalist devletin taraftarı" idiler (Op.Cit., s. 88). Claudio J. Katz'ın "Thomsas Jefferson'un Liberal Anti-kapitalizmi" başlıklı makalesi yararlı bir şekilde bu konuları ele alır (American Journal of Political Science, cilt 47, sayı 1 (Ocak 2003), ss. 1-17).

Hatta Jeferson "bir parça devrim öyleyse iyi bir şeydir ... Hükümetin sağlam sıhhati için gerekli bir ilaçtır ... Hürriyet ağacı zaman zaman yutrseverlerin ve tiranların kanlarıyla canlandırılmalıdır" (Howard Zinn'in alıntısı, A People's History of the United States [Birleşik Devletler Halkı Tarihi], s. 94). Ancak, Jefferson'un liberter özellikleri hem Birleşik Devletler Başkanı hem de bir köle sahibi olmasıyla tahrip olmuştur, yine de Amerikan devletinin diğer "kurucu babaları"yla karşılaştırıldığında onun liberalizmi demokratik bir biçimdir. Chomsky'nin bize hatırlattığı gibi, "tüm Kurucu Babalar demokrasiden nefret ediyordu --Thomas Jefferson kısmi bir istisnaydı, ama yalnızca kısmi". Amerikan devleti, klasik liberal bir devlet olarak, (James Madison'dan alıntılarsak) "zengin bir azınlığı çoğunluktan korumak için" tasarlanmıştı. Veya, John Jay'in ilkesini tekrar edersek, "ülkenin sahibi olan insanlar onu yönetmeliydi" (Understanding Power [Gücü Anlamak], s. 315). Amerika bir oligarşi değil de (biçimsel olarak) bir demokrasiyse, bu klasik liberalizmden dolayı değil ona rağmen böyledir.

Sonra, klasik liberalizmdeki temel çelişkiyi fark eden John Stuart Mill vardır. Bireysel hürriyetin taraftarı olduğunu öne süren bir ideoloji nasıl olur da uygulamada sistematik bir şekilde bu hürriyeti geçersiz kılan kurumları destekleyebilir? Mill, bu nedenle evliliğin, --"eşitliğe sempati besleyen, ... gücün bir tarafa veya itaat etmenin öteki tarafa ait olmadığı, aşık olarak birarada yaşayan"-- eşitler arasındaki gönüllü bir birlik olması gerektiğini belirterek ataerkil evliliğe saldırır. Herhangi bir birlikte "mutlak bir efendi"nin olması gerektiği fikrini reddederek, "işalemindeki ortaklık"ta "... her ortaklıkta, bir ortağın firmanın tümünü kontrol etmesi gerektiğinin ve diğerinin ise onun yönetimine itaat etmeye yükümlü olduğunun yasalaştırılması gerekli görülmez ve böyle olduğu düşünülmez" ("Kadının Boyun Eğmesi", Susan L. Brown'un alıntısı, The Politics of Individualism [Bireycilik Siyaseti], ss. 45-6).

Evet, kendi örneği kapitalizme verilen liberal desteğin kusurlu olduğunu göstermiştir, çünkü gücün bir tarafın itaatin ise öbür tarafının payına düştüğü bir ilişki içerisinde çalışan işverene tabidir. Bu nedenle, şunu ileri sürmüş olması şaşırtıcı olmaz: "insanlığın gelişmesini sürdürecek, ... en sonunda egemen olması beklenmesi gereken birlik biçimi, şef konumundaki kapitalist ile yönetimde hiçbir söz hakkı olmayan işçiler arasında varolan [birlik biçimi] değildir; aksine, eşitlik temelinde, kolektif olarak sermayeye sahip olan, ... kendileri tarafından seçilen ve görevden uzaklaştırılabilir olan yöneticiler altında çalışan işçilerin kendi başlarına [oluşturdukları] birlik [biçimi]dir" (The Principles of Political Economy [Politik Ekonominin Prensipleri], s. 147). Çalışma saatleri boyuncaki otokratik yönetim Mill'in "birey, kendisi, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir" özdeyişle uyumlu olmaz. Mill'in merkezileşmiş hükümete ve ücretli köleliğe karşı çıkması, fikirlerini çoğu liberalden daha fazla anarşizme yakınlaştırır; [örneğin] şu yorumu yapar: "geleceğin toplumsal ilkesi, olası azami bireysel hareket hürriyeti ile yerkürenin hammaddelerinde ortak sahipliliği ve birleşik emeğin tüm faydalarına eşit katılımı nasıl birleştirileceği" idi (Peter Marshall'ın alıntısı, İmkansızı İstemek, s. 164). Bireysellik savunusu (On Liberty'de [Hürriyet Üzerine]) kusurlu da olsa klasik bir çalışmadır ve sosyalist eğilimlere ilişkin çalışması ("Sosyalizm Üzerine Bölümler"de) (demokratik) liberal bir bakış açısından [sosyalizmin artı ve eksilerinin bir değerlendirmesi olarak okunmaya değerdir.

Proudhon gibi Mill de modern-günümüz piyasa sosyalizminin habercisiydi ve merkezsizleşmeyle toplumsal katılımın kararlı bir destekçisiydi. Bu, Chomsky'e göre, şaşırtıcı değildir, çünkü kapitalizm öncesi klasik liberal düşünce, "insanın hürriyet, çeşitlilik ve özgür birlik için olan gereksini hakkındaki daha köklü varsayımların bir sonucu olarak toplumsal yaşamda devlet müdehalesine karşı çıkar. Aynı varsayımlara dayanarak, kapitalist üretim ilişkileri, ücretli emek, rekabetçilik, 'mülkiyetçi bireycilik' [possessive individualism, tahakkümcü bireysellik] ideoloji, bunların hepsi temelde insan karşıtı olarak görülmelidir. Liberter sosyalizm tam olarak Aydınlanma'nın liberal ülkülerinin mirasçısı olarak değerlendirilmelidir" ("Anarşizm Üzerine Notlar", Op.Cit., s. 157).

Dolayısıyla anarşizm kapitalizm öncesi ve demokratik liberal biçimlerle ortaklığa sahiptir. Bu liberallerin ümitleri kapitalizmin gelişmesiyle birlikte tuzla buz olmuştur. Rudolf Rocker'ın analizinden alıntı yaparsak:

"Liberalizm ve Demokrasi en uygun şekilde politik kavramlardır; ve bu ikisinin ilk taraftarlarının büyük bir kısmı eski anlamıyla sahiplik hakkını destekledikleri için, onlar, ekonomik gelişme uygulamada --Liberalizminkilerle daha az olmak üzere-- Liberalizm ile Demokrasi ilkeleriyle uyumlandırılamayacağından ötürü her ikisini de terk etmek zorundadırlar. 'Kanun karşısında tüm yurttaşlar eşittir' özdeyişiyle Demokrasi ve 'kişinin kendi şahsı üzerindeki hakkı' özdeyişiyle de Liberalizm, kapitalist ekonomik biçimin gerçeklikleri karşısında kazaya uğramıştır. Her ülkedeki milyonlarca insanoğlu emek-güçlerini küçük bir sahipler azınlığına satmak zorunda olduğu müddetçe ve alıcı bulamadığında en berbat sefilliğin pençesi düşecek oldukça, sözde 'kanun önünde eşitlik' bir takiyeden başka bir şey olmaz, çünkü kanunlar toplumsal refahı sahipliğini elinde bulunduranlar tarafından yapılır. Ancak, aynı şekilde 'kişinin kendi şahsı üzerindeki hakkı'ndan da bahsedilemez, çünkü kişi eğer açlıktan kıvranmak istemiyorsa bir başkasının ekonomik emri altına girmeye boyun eğdiğinde bu hak sona erer" (Anarko-Sendikalizm, s. 10).

A.4.3 Anarşizme Yakın Olan Sosyalist Düşünürler Var mıdır?

Anarşizm kapitalizmin gelişimine karşılık olarak gelişti ve anarşizm yol arkadaşlarının çoğunu anarşist olmayan sosyalist gelecek içerisinde bulur.

Robert Owen'in ardından gelen (Ricardocu Sosyalistler diye bilinen) ilk Britanyalı sosyalistler anarşist olanlara benzerdiler. Örneğin, Thomas Hodgskin Proudhon'un karşılıkçılığına benzer fikirler sergilerken, William Thompson anarko-komünizmle benzerlikler taşıyan devlet karşıtı, "karşılıklı işbirliği toplulukları"na dayanan komünal bir sosyalizm biçimi geliştirmişti (Thompson, kapitalist olmayan bir piyasanın dahi barındıracağı sorunlar karşısında komünist olmadan önce bir karşılıkçıydı). Anarşizm ile ilişkilendirilen birçok fikri ortaya koyan, toprağa-dayalı bir komünal sosyalizm biçimi geliştiren Thomas Spence'nin (bakınız Brian Morris'in Ecology and Anarchism [Ekoloji ve Anarşizm] adlı kitabındaki "Thomas Spence'nin Tarımsal Sosyalizmi") yanı sıra John Francis Bray de ilgi çekicidir. Üstelik, ilk Britanya sendika hareketi, Bakunin ile Birinci Enternasyonal'in liberter kanadından 40 yıl önce "sendikalizm kuramını adım adım geliştirmişti" (E.P. Thomspson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, s. 912). Noel Thompson'un The Real Rights of Man [İnsanın Gerçek Haklar] ve E.P. Thompson'un bu dönemin işçi sınıfı yaşamına (ve politikasına) ilişkin klasik toplumsal tarihçesi İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu tüm bu düşünürlerin ve hareketlerin iyi birer özetini sunarlar.

Liberter fikirler 1840'larda İngiltere'de yok olmadılar. Endüstride işçi kontrolüyle birlikte merkezsizleşmiş komünal sistemi savunan 1910'ların ve 1920'lerin yarı-sendikalist Lonca Sosyalistleri de vardı. G.D.H. Cole'ün, S.G. Hobson ve A.R. Orage gibi yazarları da içeren, Guild Socialism Revisited'i [Lonca Sosyalizmi Yeniden İnceleniyor] bu okul hakkındaki en ünlü çalışmadır (Geoffrey Osteregaard'ın The Tradition of Workers' Control [İşçi Denetimi Geleneği] Lonca Sosyalizminin fikirleri hakkında iyi bir özet sunar). Lonca Sosyalizmi'nin bir diğer destekçisi Bertrand Russell anarşist fikirlerini cazibesine kapılmış, klasik kitabı Roads to Freedom'da [Özgürlüğe Giden Yollar] anarşizm, sendikalizm ve Marksizm hakkında oldukça bilgilendirici ve düşündürücü bir tartışmaya yer vermiştir.

Russell, anarşizmin yakın gelecekteki olasılığı hakkında kötümser olmakla beraber, onun "toplumun yakınlaşması gereken nihai fikir" olduğunu düşünüyordu. Bir Lonca Sosyalisti olarak, "bir işte çalışan insanların aynı zamanda onun yönetimini de ele geçireceği zamana dek gerçek bir özgürlük ve demokrasinin ol"amayacağını peşinen kabul ediyordu. Onun iyi toplum vizyonu anarşistlerin de destekleyiceği türdendi: "yaratıcı ruhun canlı olduğu, yaşamın tamamen zevk ve ümitle dolu bir macera olduğu, sahip olduklarımızı elimizde tutmak veya başkalarının sahip çıktıklarını ele geçirme arzusundan ziyade inşa etme itkisine dayanan bir dünya. Bu, sevginin serbestçe hareket edeceği; aşkın tahakküm güdüsünden arındığı; acımasızlık ile kıskançlığın, mutlulukla ve yaşamı oluşturan, onu zihinsel zevklerle dolduran tüm güdülerin sınırlanmaksızın gelişimiyle defedildiği bir dünya olmalıdır" (Noam Chomsky'nin alıntısı, Problems of Knowledge and Freedom [Bilginin Sorunları ve Özgürlük], ss. 59-60, s. 61 ve s. x). Birçok konuda bilgili ve ilginç yazılar yazan Russell'in düşüncesi ve toplumsal eylemciliği (Bilginin Sorunları ve Özgürlük [başlıklı eseri] Russell'in değindiği bazı başlıkların geniş bir tartışması olan) Noam Chomsky'i dahil olmak üzere pek çok diğer düşünürü etkilemiştir.

Bir diğer önemli Britanyalı liberter sosyalist düşünür ve eylemci de William Morris'tir. Kropotkin'in arkadaşı olan Morris Sosyalist Birlik içerisinde faaldi ve onun anti-parlementer kanadının başını çekiyordu. Anarşist olmadığını vurgulamakla birlikte, Morris'in fikirleriyle çoğu anarko-komünistin fikirleri arasında pek az gerçek farklılık vardır (Morris komünist olduğunu söylemişti ve ona göre komünizm demokratik ve özgürleştirici olduğu için ona "anarşist" eklemesini yapmaya gerek yoktu). "Sanatlar ve Zanaatlar" [Arts and Crafts] hareketinin önde gelen üyelerinden olan Morris çalışmanın insancıllaştırılmasını savunuyordu, bu ona göre --en ünlü makalelerinden birinin başlığını kullanırsak-- bir [Faydalı İş ve Faydasız Çabalama] vakasıydı. Ütopya romanı Useful Work vrs Useless ToilNews From Nowhere [Hiçbir Yerden Haberler] endüstriyelleşmenin yerini komünal zanaat-temelli bir ekonomini aldığı liberter sosyalist bir topluma ilişkin ikna edici bir vizyon sunar. Bu, çoğu toplumsal anarşisti uzun bir süre cezbeden bir ütopya olmuştur. Ünlü ütopyası bağlamında Morris'in fikirlerinin bir tartışması için bakınız William Morris and News from Nowhere: A Vision of Our Time [William Morris e Hiçbir Yerden Haberler: Zamanımıza Ait Bir Vizyon] (Stephan Coleman ve paddy O'Sullivan (ed.)).

Diğer bir dikkate değer düşünür Yunan Cornelius Castoriadis'tir. Troçki'nin Stalinist Rusya'yı dejenere işçi devleti olarak ele aldığı oldukça kusurlu çalışmasını değerlendirmesi, köken olarak Troçkist olan Castoriadis'in önce Leninizm'i ve ardından da Marksizm'i reddetmesine yol açmıştır. Bu, anahtar niteliğindeki meselenin üretim araçlarına kimin sahip olduğu değil hiyerarşi olduğunu görmesini sağlayarak, liberter sonuçlara ulaşmasına neden oldu. Dolayısıyla, sınıf savaşımı iktidardakilerle ona tabi olanlar arasındadır. Bu, onun, değer analizinin üretimin kalbindeki sınıf savaşımından ayrı durmasından (yani [onu] gözardı etmesinden!) dolayı Marksist ekonomiyi reddetmesine neden oldu (Otonomcu Marksizm Marx'ın bu yorumunu reddeder, ancak onlar bunu yapan yegane Marksistlerdir). Castoriadis, toplumsal anarşistler gibi, geleceğin toplumunu radikal otonomiye, genelleşmiş öz-yönetime ve aşağıdan yukarıya örgütlenen işçi denetimine dayanan bir toplum olarak görür. Üç ciltlik derleme çalışması (Political and Social Writings [Politik ve Toplumsal Yazılar]) liberter sosyalist politika ve Marksizmin radikal bir eleştirisine ilgi duyan herkes için temel bir okumadır.

Castoriadis'in birçok eserinin çevirmeni olmanın yanı sıra önemli bir liberter sosyalist düşünür ve eylemci olan Maurice Brinton'dan özellikle bahsedilmelidir. Castoriadis gibi eskiden Troçkist olan Brinton devrimci liberter sosyalizm için bir alan açmış, Emeğin bürokratik reformizminin yanı sıra Stalinizmin polis-devleti "sosyalizmi" ile onu üreten Leninizmin otoriterliğine karşı çıkmıştır. Anarşist ve liberter sosyalistler kuşağının düşüncelerini şekillendiren sayısız önemli broşür hazırlamıştır. Fransa'daki yakın-devrimin oldukça parlak bir canlı tanıklığını yapan Paris: May 1968 [Paris: Mayıs 1968], Lenin'in işçilerin öz-yönetimine olan düşmanlığını gözler önüne seren The Bolsheviks and Workers' Control [Bolşlevikler ve İşçi Kontrolü] ve Wilhelm Reich'in erken dönem çalışmasının yeniden ifade edilmesi ve geliştirilmesi olan The Irrational in Politics [Politikada İrrasyonel] bunlardan bazılarıdır. Bunlarla birlikte diğer birçok makalesi David Goodway'in editörlüğünü yaptığı For Workers' Power: The Selected Writings of Maurice Brinton [İşçilerin İktidarı: Maurice Brinton'un Seçme Yazıları] adlı kitapta toplanmıştır.

Amerikalı radikal tarihçi Howard Zinn zaman zaman kendisini anarşist olarak adlandırır ve anarşist gelenek hakkında oldukça bilgilidir (Herbert Read'in kitabının ABD baskısı için "Anarşizm' başlıklı mükemmel bir giriş makalesi yazmıştır). Klasik çalışması Birleşik Devletler Halkı Tarihi'nin yanı sıra, sivil itaatsizlik ve şiddet içermeyen doğrudan eylem hakkındaki yazıları temeldir. Bu liberter sosyalist bilim insanının makalelerin mükemmel bir derlemesi The Zinn Reader [Zinn Okumaları] başlığıyla yayınlanmıştır. Anarşizme yakın bir diğer liberter sosyalist Edward Carpenter'dir (örneğin, bakınız, Sheila Rowbotham'ın Edward Carpenter: Prophet of the New Life [Edward Carpenter: Yeni Yaşamın Peygamberi] ve Simone Weil'in Oppression and Liberty [Baskı ve Hürriyet]).

Anarşistler gibi sosyalizm görüşlerini işçilerin öz-yönetimine dayandıran piyasa sosyalistleri de bahsedilmeye değerdir. Merkezi planlamayı reddederek Proudhon gibileri tarafından savunulan endüstriyel demokrasi ve piyasa sosyalizmi fikirlerine yönelmişlerdir (her ne kadar Marksist kökenden gelmelerinden ötürü merkezi-planlamaya hasımlıklarınının vurguladığı bağlantıdan bahsetmeseler de). Allan Engler (Apostles of Greed [Açgözlülüğün Havarileri]) ve David Schweickart (Against Capitalism [Kapitalizme Karşı] ve After Capitalism [Kapitalizmden Sonra]) kapitalizme ilişkin yararlı eleştiriler getirmiş ve kooperatif bir şekilde örgütlenen işyerlerinde köklenen bir sosyalizm vizyonu sunmuştur. Politik fikirlerinde hükümet ile devlet unsurunu muhafaza etmekle birlikte, bu sosyalistler ekonomik öz-yönetimi ekonomik vizyonlarının tam kalbine yerleştirmiş, sonuç olarak anarşizme çoğu sosyalistten daha yakındırlar.

A.4.4 Anarşizme Yakın Olan Marksist Düşünürler Var mıdır?

Son kısımda değindiğimiz liberter sosyalistlerden hiçbirisi Marksist değildi. Marksizmin çoğu biçimi otoriter olduğu için bu şaşırtıcı değildir. Ancak, bu Marksizmin tüm okulları için geçerli değildir. Marksizmin, anarşist öz-yönetimli toplum vizyonunu paylaşan pek çok alt kolu vardır. Konsey Komünizmi, Durumculuk ve Otonomculuk bunlar arasındadır. Anarşizme çok yakın olan bu az sayıdaki Marksist eğilimin, anarşizmin kolları gibi, kendilerini kişilerin adlarıyla tanımlamamaları önemlidir. Her birini sırasıyla tartışacağız.

Konsey Komünizmi, Rus sovyetlerinin örneğinden esin alan ve anakım Marksist sosyal-demokratların merkeziyetçiliğinden, oportünizminden ve ihanetinden bıkan Marksistlerin, Bakunin'den bu yanadır anarşistlerin savunduğu anti-parlamentarist, doğrudan eylemci ve merkezsizleşmeci sonuçlara benzer sonuçlar çıkardıkları 1919 Alman Devrimi'nde doğdu. Marx'ın Birinci Enternasyonal'deki liberter muhalifleri gibi onlar da işçi konseyleri federasyonunun sosyalist toplumun temelini oluşturacağını savundular ve sonuçta da onların oluşumu desteklemek amacıyla militan işyeri örgütlenmeleri inşa etmenin gerekliliğini gördüler. Lenin, sert ve küçümser bir tonla yazdığı Left-wing Communism: An Infantile Disorder [Sol-kanat Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı] adlı kitabında --ki konseyci komünist Herman Gortor'un An Open Letter to Comrada Lenin'de [Yoldaş Lenin'e Açık Mektup] yerle bir etmitir-- bu harekete ve taraftarlarına saldırdı. 1921'de, Konseyci Komünistler kendilerini zaten ulusal Komünist Partiler ile Komünist Enternasyonel'den ihraç etmiş olan Bolşevizmden koptular.

Anarşistler gibi onlar da Rusya'nın bir devlet-kapitalist parti diktatörlüğü olduğunu ve sosyalizmle hiçbir ilgisi olmadığını savundular. Ve, yine anarşistler gibi, konsey komünistleri de yeni bir toplum inşa etme sürecinin aynen devrimin kendisi gibi halkın eseri olacağını, aksi takdirde başlangıçtan yenilgiye mahkum olduğunu ileri sürdüler. Anarşistlerle birlikte, Bolşeviklerin (sendikalarda olduğu gibi) sovyetleri ele geçirmesini devrimin çökertilmesi, baskı ile sömürünün yeniden tesis edilmesi olarak değerlendirdiler.

Konsey komünizmi hakkında daha fazla bilgi edinmek için Paul Mattick'in eserleri temel okumalardır. Daha çok Marx and Keynes [Marx ve Keynes], Economic Crisis and Crisis Theory [Ekonomik Kriz ve Kriz Kuramı] ve Economics, Politics and the Age of Inflation [Ekonomi, Politika ve Enflasyon Çağı] gibi Marksist ekonomik uram hakkındaki yazılarıyla tanınsa da, Mattick 1919/20 Alman Devrimi'nden beridir bir konsey komünisti idi. Anti-Bolshevik Communism [Bolşevik Karşıtı Komünizm] ve Marxism: The Last Refuge of the Bourgeoisie? [Marksizm: Burjuvazi'nin Son Sığına mı?] adlı kitapları politik fikirleri hakkında mükemmel giriş niteliğinde çalışmalardır. Bir başka temel okuma ise Anton Pannekeok'un çalışmasıdır. Klasik eseri Workers' Councils [İşçi Konseyleri] ana ilkelerinden başlayarak konsey komünizmini açıklarken, Lenin as Philosopher [Felsefeci olarak Lenin] Lenin'in Marksist olduğu iddialarını ayrıntılarıyla ele alır (Pannekeok'un fikirlerinin gelişimi hakkındaki iyi bir çalışma için bakınız Serge Bricianer, Pannekook and the Workers' Councils [Pannekeok ve İşçi Konseyleri]). Birleşik Krallık'ta, militan bir oy hakkı taraftarı olan Slyvia Pankhurst Rus Devrimi'nin etkisiyle konseyci komünist olmuş, Guy Aldred gibi anarşistlerle birlikte Leninizmin İngiltere komünist hareketine ithal edilmesine karşı muhalefet etmiştir (Birleşik Krallık'taki liberter komünizmin ayrıntıları için bakınız Mark Shipway, Anti-Parliamentary Communism: The Movement of Workers Councils in Britain, 1917-45 [Anti-Parlamenter Komünizm: Britanya'da İşçi Konseyleri Hareketi, 1917-45]). Otto Ruhle ve Karl Kosch bu geleneğin diğer önemli düşünürleridir.

Konsey komünizmi fikirleri üzerinden şekillenen Durumcular kendi fikirleri önemli şekillerde geliştirdiler. 1950'lerin sonu ile 1960'larda faaliyet gösteren [Durumcular] savaş sonrası kapitalizmine ilişkin etkileyici bir eleştiri üretmek üzere konsey komünizmi fikirlerini gerçeküstücülük ve diğer radikal sanat biçimleriyle birleştirdiler. Fikirlerinin üzerlerinde etkisi olduğu Castoriadis'in aksine, Durumcular kendilerini Marksist olarak görmeye devam ettiler, yabancılaşmanın kapitalist üretimde yerleşmiş olmaktan günlük yaşama kaymasından ötürü Marx'ın kapitalist ekonomi eleştirisini kapitalist toplumun eleştirisine doğru geliştirdiler. İçinde insanların kendi yaşamlarına yabancılaştırıldıkları ve dinleyici, seyirci rolü oynadıkları toplumsal sistemi betimlemek amacıyla "Gösteri" ifadesini ortaya attılar. Böylece, bir varlığa ve şimdiye dönüşmüş olan kapitalizm, gösteriyle birlikte bir görüntüye kavuştu. Uzak bir devrimi bekleyemeyeceğimizi, aksine insanları sarsarak toplum içerisindeki verili rollerinden sıyrılmalarını sağlamak üzere sıradan ve normal olanı aksatacak olaylar ("durumlar") yaratarak kendimizi hemen şimdi ve olduğumuz yerde özgürleştirmemiz gerektiğini ileri sürdüler. Sıradan üyelerin [rank and file, hareketin saflarında yer alanların] oluşturduğu egemen meclisler ile öz-yönetimli konseylere dayanan bir toplumsal devrim nihai "durum"dur ve tüm Durumcuların amacıdır.

Anarşizme karşı eleştirel olmalarına rağmen, iki kuram arasındaki farklar görece önemsizdir ve Durumcuların anarşizme etkisi azımsanamaz. Birçok anarşist onların modern kapitalizm eleştirisini, onların devrimci amaçlarla modern sanat ve kültürün çökertilmesi fikrine ve günlük yaşamı devrimcileştirme çağrısına katılır. İroniktir ki, Durumculuk kendisini Marksizm ile anarşizmin geleneksel biçimlerini aşmaya yönelik bir girişim olarak görürken, esasen anarşizm içinde sınıflandırılır bir hale gelmiştir. Guy Debord'un Society of the Spectacle [Gösteri Toplumu] ve Raoul Veneigem'in The Revolution of Everyday Life [Günlük Yaşamın Devrimi] durumculuğun klasik çalışmalarıdır. (Ken Knabb tarafından edit edilen) Situationist International Anthology'nin [Durumcu Uluslararası Antoloji] yanı sıra Knabb'ın kendi Public Secrets'i [Kamusal Sırlar] Durumcularla ilgilenenler için temel okumalardır.

Son olarak Otonomcu Marksizm vardır. Konsey komünizmi, Castoriadis, durumculuk ve bazı diğer çalışmalara dayanarak, sınıf savaşımını kapitalizm analizinin tam kalbine yerleştirir. İlk olarak 1960'larda İtalya'da geliştirildi ve içinde bazıları anarşizme diğerlerinden daha yakın olan pek çok akımı barındırır. Otonomcu gelenekteki en ünlü düşünürün muhtemelen (Marx Beyond Marx'ta [Marx'ın Ötesinde Marx] "paranın sadece tek bir yüzü vardır, patronunki" harika deyişini söyleyen) Antonio Negri olmasıyla birlikte, aslında onun görüşleri daha çok geleneksel Marksizm içerisinde yer alır. Fikirleri anarşizme daha yakın olan bir Otonomcu için, Kropotkin'in fikirleri hakkındaki en iyi özetlerden birisini yazan, yazısında anarko-komünizm ile Otonomcu Marksizm arasındaki benzerliklere işaret eden ABD'li bir düşünür ve eylemciye yönelmemiz gerekir ("Kropotkin, Kendini Değerli Kılma ve Marksizmin Krizi", Anarchist Studies, cilt 2, sayı 3). Reading Capital Politically [Kapital'i Politik Açıdan Okumak] adlı kitabı Otonomculuğu ve tarihçesini anlamak için temel bir okumadır.

Cleaver'a göre, "otonomcu Marksizm", işçilerin otonom [özerk] gücünü vurgulayan --açıktır ki kapitalizmden otonomisini, ancak aynı zamanda onun resmi örgütlerinden (örn. sendikalar, politik partiler); ve dahası, işçi sınıfından insanlardan oluşan belli bazı grupların diğer gruplardan (örn. kadınların erkeklerden) otonom bir şekilde hareket etme gücünü-- çeşitli hareket, politika ve düşünürleri anlatmak için kullanılan markasız [generic, genel] bir isimdir. "Otonomi" ile anlatmak istenilen şey, işçi sınıfının kendi çıkarlarını tanımlayabilme ve bunlar için mücadele edebilme; kritik olarak, sömürüye karşı sadece tepki vermenin ötesine geçerek sınıf savaşımını şekillendirecek ve geleceği belirleyecek tarzda saldırıya geçebilme becerisidir. Böylece, kapitalizm hakkındaki, onun nasıl geliştiği ve dinamiklerinin (keza onun içerisinde yer alan sınıf mücadelesinin dinamiklerinin) neler olduğu hakkındaki düşüncelerinin merkezine işçi sınıfının gücünü koyarlar. Bu yalnızca işyeriyle, işçilerin fabrika ve bürolar içerisindeki iş dayatmasına karşı iş yavaşlatmalar, grevler ve sabotajlar yoluyla direnmesiyle sınırlı kalmaz, yaşamlarının çalışmaya indirgenmesine karşı ücretle ilgili olmayan direnişi de içerir. Otonomculara göre, komünizmin yaratılması daha sonra olacak bir şey değildir, işçi sınıfının öz-eylemliliğinin yeni biçimlerinin mevcut gelişmeleriyle tekrar tekrar yaratılan bir şeydir.

Toplumsal anarşizmle olan benzerlikler açıktır. Otonomcuların, Lenin'in konsey komünizmiyle ilgili rehberliğini takip ederek onları anarşist olarak damgalayacak ve gözardı edecek diğer Marksistler karşısında fikirlerini haklı çıkarmak için Marx'ı incelemeye bu kadar zaman ayırmalarının ve ondan bu kadar alıntı yapmalarının sebebi belki de budur! Anarşistlere göre, tüm bu Marx alıntıları gülünçtür. Eninde sonunda, eğer Marx gerçekten de bir Otonomcu Marksist idiyse, o zaman Otonomcular Marx'ın "gerçekte" ne dediğini yeniden düzenlemek için neden bu kadar zaman harcıyorlar ki? Neden bunu doğrudan başında söylememiş ki? Benzer şekilde, kendi anlayışınızı haklı çıkarmak için Marx'tan (zaman zaman muğlak olan) alıntıları ve (zaman zaman öylesine geçen) yorumları bağlamından koparıp kullanmaya ne gerek var? Eğer bir şeyden ilk defa Marx bahsetmemişse bu onun doğru olmasını engeller mi? Otonomculuğun anlayışı ne olursa olsun, onun Marksizmi, politikasının uzunca süre önce ölmüş olan iki Almanın metinlerinde kök bulmasıyla, kendisini geriye doğru sürükleyecektir. 1920'lerde Troçki ile Stalin arasında "Tek Ülkede Sosyalizm" hakkında yapılan gerçeküstü tartışmanın Lenin'den yapılan alıntılarla sürdürülmesi gibi, bunun yegane kanıtlayabileceği şey belli bir fikrin doğru olup olmadığı değil, karşılıklı olarak üzerinde görüş birliğine varılan otorite şahsiyetin (Lenin veya Marx) bu [fikre] sahip olmuş olabileceğidir. Bu nedenle, anarşistler Otonomistlerin Marx ve Engels söz konusu olduğunda da biraz otonomi göstermelerini önerirler.

Anarşizme yakın olan diğer Marksist liberterler arasında Erich Fromm ve Wilhelm Reich bulunur. Her ikisi de kapitalizmin ve sebep olduğu kişilik bozukluklarının radikal bir eleştirisini üretmek amacıyla Marx ile Freud'u birleştirmeye çalışmıştır. Erich Fromm, The Fear of Freedom [Özgürlük Korkusu], Man for Himself [Kendisi için İnsan], The Sane Society [Aklı Başında Toplum] ve To Have or To Be? [Sahip Olmak mı, Olmak mı?] adlı kitaplarında kapitalizmin güçlü ve anlamlı bir analizini geliştirmiş, kapitalizmin bireyi nasıl şekillendirdiğini ve özgürlükle gerçek [otantik] yaşam önüne nasıl psikolojik engeller kurduğunu tartışır. Çalışmalarında, etik, otoriter kişilik (sebeplerinin neler olduğu ve nasıl değişeceği), yabancılaşma, özgürlük, bireysellik ve iyi bir toplumun neye benzeyeceği gibi birçok önemli konu tartışılır.

Fromm'un kapitalizme ve yaşam tarzına "sahip olma"ya ilişkin analizi son derece öğreticidir, özellikle de günümüzün tüketimciliği bağlamında. Fromm'a göre, yaşama, çalışma ve örgütlenme şeklimiz, nasıl gelişeceğimi, (ruhsal ve fiziksel) sağlığımızı, mutluluğumuzu zannettiğimizden çok daha fazla etkilemektedir. İnsanlık karşısında mülkiyete imrenen, öz-belirlenim ve kendini-gerçekleştirme yerine itaat ve tahakküm kuramlarına bağlı kalan toplumun aklı başındalığını sorgular. Modern kapitalizme karşı sert suçlamaları, bugün hakim olan tecrit olmuşluğun ve yabancılaşmanın ana kaynağının kapitalizm olduğunu gösterir. Yabancılaşma, Fromma göre, sistemin kalbinde yer alır (ister özel isterse devlet kapitalizmi olsun). Bizler kendimi gerçekleştirdiğimiz ölçüde mutlu oluruz ve bunun gerçekleşmesi için toplumumuzun insanı cansız olanın (mülkiyetin) üstünde değerlendirmesi gereklidir.

Fromm, Leninizm ile Stalinizmi Marx'ın fikirlerinin otoriter saptırmaları olarak reddederek, fikirlerini Marx'ın hümanist yorumlanmasına dayandırır ("sosyalizmin tahribatı ... Lenin'le başlamıştı."). Ayrıca, anarşistlerin Marx'ın devletlere ve merkeziyetçiliğe yönelik tercihlerini sorgulamakta haklı olduklarını belirterek, merkezsizleşmiş ve liberter bir sosyalizm biçiminin gerekliliğini vurgular. Kendi ifadesiyle, "Marx ile Engels'in ve ... {onların} merkeziyetçi yönelimlerinin yanlışları, köklerinin, Fourier, Owen, Proudhon ve Kropotkin'den çok on sekiz ve on dokuzuncu yüzyılların orta-sınıf geleneklerinden kaynaklanmış olmaları olgusundan ötürüdür". Marx'daki "merkeziyetçilik ve ademi merkeziyetçilik ilkeleri" arasındaki "çelişki"de olduğu gibi, Fromm'a göre, "Marx ile Engels, Proudhon, Bakunin, Kropotkin ve Landauer gibileriyle karşılaştırıldığında çok daha 'burjuva'ydılar. Her ne kadar kulağa çelişkili gelse de, Sosyalizmin Leninist gelişimi, Owen, Proudhon ve başkaları tarafından oldukça zekice ifade edildiği gibi, yeni bir sosyalist kavramın aksine burjuva devlet ve politik iktidar kavramlarına doğru bir gerilemeyi yansıtıyordu" (Aklı Başında Toplum, s. 265, s. 267 ve s. 259). Dolayısıyla, Fromm'un Marksizmi temelde liberter ve hümanist türde bir Marksizm idi ve anlayışı toplumu daha iyiye götürmekle ilgilenen herkes için son derece önemlidir.

Fromm gibi Wilhelm Reich da hem Marksizme hem de psikoanalize dayanan bir toplusal psikoloji geliştirmek amacıyla yola koyulmuştu. Reich'a göre, cinsel baskı insanların otoriterliğe karşı yumuşak başlı ve otoriter rejimlere tabi olmaktan mutlu olmasına yol açmıştı. Bilindiği üzere (Mass Psychology of Fascism'nde [Faşizmin Kitle Psikolojisi]) faşizmi bu yolla incelerken, anlayışı diğer toplumlara ve hareketlere de uygulanabilir (örneğin, Amerika'da dini sağın evlilik öncesinde sekse karşı çıkması, bunu hastalık, kirlilik ve suçluluk gibi şeylerle ilişkilendirerek gençleri etkilemek amacıyla korkutma taktikleri kullanması bir rastlantı değildir).

Argümanına göre, bizler, cinsel baskıdan ötürü, kendi ezilmemizi içselleştiren ve bizim hiyerarşik bir toplumda yaşabilmemizi sağlayan "karakter zırhı" dediği şeyi geliştiririz. Bu toplumsal koşullama ataerkil aile tarafından üretilir ve bunun net sonuçları hakim ideolojinin güçlü bir şekilde sağlamlaştırılmas ve itaatın içlerine yerleşmiş olduğu bireylerin üretimidir --öğretmenin, rahibin, işverenin ve politikacının otoritelerini kabul etmeye; hüküm süren toplumsal yapıyı onaylamaya hazır bireyler. Bu, bireylerin kendilerini sömüren ve ezen hareketleri ve kurumları nasıl destekleyebildiğini açıklar. Diğer bir deyişle, [bireyler] kendilerine karşı düşünür, hisseder ve hareket ederler; üstelik, ikincil konumlarını savunmayı amaçlayacak ölçüde kendi ezilmelerini içselleştirebilirler.

Dolayısıyla, Reich'a göre, cinsel bastırma otoriter düzene uyum gösteren, bunun sebep olduğu tüm sefalete ve aşağılamaya karşın ona boyun eğecek olan bir birey üretir. Net sonuç özgürlük korkusuyla birlikte muhafazakar, gerici bir zihniyettir. Cinsel bastırma, yalnızca bireyleri edilgen ve apolitik yapmasıyla değil, aynı zamanda onların karakter yapısında otoriter düzeni fiilen desteklemeyi üretmesiyle de politik iktidara yardımcı olur.

[Reich'ın] seks üzerine tek-boyutlu odaklanması yanlış bir konumlanma olsa da, hiyerarşinin hükmü altında hayatta kalabilmek için baskıyı nasıl içselleştirdiğimize ilişkin analizi, en çok ezilenlerin birçoklarının neden toplumsal konumlarından ve kendilerini yönetenlerden çok memnunmuş gibi gözüktükleri anlamak için önemlidir. Bu kolektif karakter yapısını ve bunun nasıl oluştuğunu anlayarak, insanlık toplumsal değişim önündeki bu tür engelleri nasıl aşacağı hakkında yeni araçlar elde edebilir. İnsanların karakter yapısının nasıl onların kendi gerçek çıkarlarının farkına varmasını engellediğini anlayarak bununla mücadele edilebilir ve toplumsal kendini-özgürleştirme gerçekleşebilir.

Maurice Brinton'un Politika'da İrrasyonel adlı eseri, Reich'ı liberter sosyalizmle ilişkilendiren fikirlerine mükemmel, kısa bir giriş niteliğindedir.

A.5 "Eylemde Anarşi'nin Bazı Örnekleri Nelerdir?

Anarşizm, her şeyden öte, son iki yüzyıl içinde dünyayı değiştiren milyonlarca devrimcinin çabaları hakkındadır. Biz burada, tümünün tamamen anti-kapitalist bir doğaya sahip olduğu bu hareketin bazı en önemli noktalarını tartışacağız.

Anarşizm yalnızca mevcut sistemin içindeki anarşistçe eğilimlerin büyüyüp gelişmesini teşvik ederek, onu daha az gaddar bir hale getirmekle değil, dünyayı temelli değiştirmekle ilgilidir; Tamamen anarşist olan bir devrim henüz gerçekleşmemiş olsa da, son derece anarşist karaktere ve bir katılım düzeyine sahip olan çok sayıda [devrim] yaşanmıştır. Ve bunların tümü de yıkılmış olmakla beraber; her durumda [bu yıkım] anarşizme özgü içsel bir sorundan dolayı değil, (ya Komünistlerce ya da Kapitalistlerce desteklenerek) karşılarına çıkarılan dış güçlerin eliyle olmuştur. Çok kuvvetli bir kuvvetin karşısında varolmakta başarısız olmalarına rağmen; bu devrimler, hem anarşistler için bir esin kaynağı, hem de anarşizmin yaşayabilir bir toplumsal kuram olduğunun ve büyük ölçekte uygulanabileceğinin kanıtı olmuştur.

Bu devrimlerin paylaştıkları şey, Proudhon'un ifadesi ile "aşağıdan devrim" olmalarıdır --bunlar "kolektif eylemliliğin, halkın kendiliğindenliğinin" örnekleriydi. Özgür bir toplumu yaratabilecek olan yegâne şey, toplumun ezilenlerin kendi eylemleriyle aşağıdan yukarıya dönüştürülmesidir. Proudhon'un sorduğu üzere, "hangi ciddi ve kalıcı bir devrim aşağıdan, halk tarafından yapılmamıştır?". Bu nedenle anarşist, "aşağıdan devrimi savunan birisidir". Bu suretle, bu kısımda tartışacağımız toplumsal devrimler ve kitle hareketleri, halkın öz-etkinliğinin [self-activity, kendinden faaliyetinin] ve öz-kurtuluşunun [self-liberation, --bir başka iktidar odağına, örn. devlet aracılığına dayanmaksızın kendini özgürleştirmesinin] örneklerini oluşturur (Proudhon'un 1848'de ifade ettiği üzere, "proletarya kendi kendini özgürleştirmelidir") (George Woodcock'un alıntısı, Pierre-Joseph Proudhon: Biography [Pierre-Joseph Proudhon: Biyografi], s. 143 ve s. 125). Tüm anarşistler, Proudhon'un aşağıdan bir devrimci değişim, yeni toplumun ezilenlerin kendi eylemleriyle yaratılması fikirlerini tekrar ederler. Örneğin Bakunin şöyle der: anarşistler, "tüm Devlet örgütlerinin düşmanı olmak sıfatıyla, ... insanların ancak herhangi bir vasinin gözetimi olmadan, kendi özerk ve tamamen özgür birlikleri aracılığıyla aşağıdan örgütlendikleri zaman, mutlu ve özgür olarak yaşayabileceklerine inanırlar; [ve] bu kendi yaşamını yaratacaktır" (Marxism, Freedom and the State [Marksizm, Özgürlük ve Devlet], s. 63). Anarşistlerin toplumsal devrimden ne anladıklarını ve bunun neleri içerdiğini Kısım J.07'de tartışacağız.

Bu devrimlerin ve devrimci hareketlerin çoğu anarşist olmayanlarca görece bilinmemektedir. Rus devrimini çoğu kimse duymuştur, ancak Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden önce onun hayat kaynağı olan halk hareketlerini veya anarşistlerin burada oynadığı rolü pek az kimse bilir. Paris Komünü, İtalyan fabrika işgalleri veya İspanyol kolektiflerini pek az kişi duymuştur. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü Herbert Read'in belirttiği gibi tarih "iki türlüdür --alenen gerçekleşen, gazetelerin manşetlerini süsleyen ve resmi kayıtlarda belirtilen olayların kaydı-- buna yerüstü tarih diyebiliriz", ancak "aynı zamanda gerçekleşen, bu alenen gerçekleşen olayları hazırlayan, onları önceleyen [olaylar] başka türlü bir tarihtir, resmi kayıtlarda yer almayan, görünmez bir yeraltı tarihi" (William R. McKercher'in alıntısı, Freedom and Authority [Özgürlük ve Otorite], s. 155). Halk hareketleri ve ayaklanmalar, neredeyse tanımsal olarak "yealtı tarihi"nin bir parçası, --şöhretleri çoğunluğu ezmelerinin ürünü olan kralların, kraliçelerin, politikacıların ve servet sahiplerinin anlatısı [olan]-- elit tarih lehine gözardı edilen bir toplumsal tarihdir.

Yani, bizim "eylemde anarşi" örneklerimiz Rus anarşisti Voline'ın "Bilinmeyen Devrim" dediği şeyin bir parçasıdır. Voline, bu ifadeyi kendisinin aktif bir katılımcısı olduğu Rus devrimine ilişkin klasik anlatısının başlığı olarak kullanmıştı. Halın nadiren bilinen bağımsız, yaratıcı hareketlerine gönderme yapmak için kullanmıştı bunu. Voline'ın ifadesiyle, "bir devrimin nasıl incelenmesi gerektiği bilinmiyor" ve çoğu tarihçi "devrimin derinliklerinde sessizce gerçekleşmekte olan gelişmelere güvenmiyor ve gözardı ediyor ... bunlara en fazlasından geçerken şöyle bir değiniyorlar ... {Ancak} önemli olan, ve incelenen olaylara ve döneme doğru bir ışık tutacak olan şeyler de aslında bu gizli olgulardır" (The Unknown Revolution [Bilinmeyen Devrim], s. 19). Aşağıdan bir devrime dayanan anarşizm geçmiş yüzyıllardaki hem "yeraltı tarihi"ne hem de "bilinmeyen devrim"e önemli ölçüde katkıda bulunmuştur; SSS'ın bu kısmı onun başarılarına bir nebze ışık tutacaktır.

Bu örneklerin geniş-ölçekli toplumsal deneyler olduğunu ve günlük yaşamda --kapitalizmdeki [günlük yaşamda] bile-- var olan anarşist uygulamaları ihmal etmediğimizi belirtmek önemlidir. Hem Peter Kropotkin (Mutual Aid'de [Karşılıklı Yardımlaşma]) ve Colin Ward (Anarchy in Action'da [Eylemde Anarşi]), genellikle anarşizmden habersiz olan sıradan insanların kendi ortak çıkarlarını sağlamak üzere, eşitler olarak birçok şekilde birlikte çalıştıklarını ortaya koymuştur. Colin Ward'ın ifade ettiği gibi, "anarşist bir toplum, [yani] kendisini otorite olmadan örgütleyen bir toplum; aynen karın altına gömülmüş bir tohum gibi, devlet ve onun bürokrasisinin, kapitalizm ve onun israfının, ayrıcalık ve onun adaletsizliklerin, milliyetçiliğin ve onun intihar niteliğindeki bağlılıklarının, dini farklılıklar ve onların boş inançlar[-a dayanan] ayrılıklarının ağırlığı altında gömülü olarak daima var olmuştur" (Eylemde Anarşi, s. 14).

Anarşizm yanlızca gelecekteki topluma ilişkin değildir, aynı zamanda bugün olmakta olan toplumsal mücadeleye ilişkindir. Bir durum değil, kendi öz-etkinliğimiz ve öz-kurtuluşumuzla yarattığımız bir süreçtir.

Ancak, 1960'lara gelindiğinde, pek çok yorumcu anarşizmden geçmişe ait bir şeymişçesine bahsetmekteydi. Avrupa anarşist hareketlerini savaş öncesi ve sırasındaki yıllarda sadece faşizm bitirmemişti; dahası bu hareketlerin savaş sonrası dönemde tekrar canlanması bir yandan kapitalist Batı'da, öte yandan Leninist Doğu'da engellenmişti. Aynı dönem boyunca, anarşizm ABD'de, Latin Amerika'da, Çin'de, (Kore Savaşı'ndan önce anarşist bir içeriğe sahip olan toplumsal devrimin bastırıldığı) Kore'de ve Japonya'da da bastırılmıştı. En kötü baskılardan sakınabilen bir iki ülkede bile, Soğuk Savaş ve uluslararası izolasyon birleşimi, İsveç SAC sendikası gibi liberter sendikaların reformist olmasına tanıklık etti.

Ancak 60'lar yeni bir mücadelenin [yükseldiği], ve tüm dünyada 'Yeni Sol' fikirlerini oluşturmak üzere diğer yerlere olduğu kadar anarşizme de baktığı bir on yıl oldu. Fransa'daki kitlesel Mayıs 1968 patlamasının önde gelen şahsiyetlerinden çoğu kendisini anarşist olarak nitelendiriyordu. Bu hareketler yozlaşsalar da, bu [hareketlerden] gelenler fikri canlı tuttular ve yeni hareketler oluşturdular. 1975'de Franco'nun ölmesi, CNT'nin ilk Franco sonrası gösterisine 500.000 kişinin katılmasıyla, İspanya'da anarşizmin muazzam bir yeniden doğuşuna tanıklık etti. 70'lerin sonları ve 80'lerde, bazı Güney Amerika ülkelerinde sınırlı demokrasiye geri dönülmesi, oralarda da anarşizmin büyümesine tanıklık etti. Nihayet, 80'lerin sonlarında, 1928'den sonraki ilk protesto yürüyüşünü 1987'de Moskova'da gerçekleştiren anarşistler, Leninist SSCB'ne ilk darbeyi indirenler oldular.

Bugün hâlâ zayıf olsa da, anarşist hareket pek çok ülkedeki onbinlerce devrimciyi örgütlemekte. Aralarında 250.000 kadar kişiyi örgütleyenlerin de yer aldığı İspanya, İsveç ve İtalya'da liberter sendikalar bulunmakta. Diğer Avrupa ülkelerinin çoğu binlerce faal anarşiste sahip. Aralarında Nijerya ve Türkiye'nin de bulunduğu diğer bazı ülkelerde anarşist gruplar ilk defa ortaya çıkmaya başladılar. Hareket Güney Amerika'da muazzam bir şekilde yeniden canlandı. Venezuellalı anarşist grup Corrio A tarafından dağıtılan iletişim adresleri broşürü, her ülkede 100'den fazla örgütün adından bahsediyor.

Belki de yeniden canlanış en yavaş Kuzey Amerika'da gerçekleşiyor, ancak orada da yine liberter örgütler önemli bir büyüme geçiriyor gözüküyorlar. Ve bu büyüme hızlandıkça, eylemde anarşinin daha fazla örneği yaratılacak ve giderek daha çok insan anarşist örgütlerde ve eylemlerde yer alacak; SSS'ın bu kısmının önemini giderek azaltacaklar.

Ancak, aldatıcı "ütopyacılık" suçlamalarından kaçınmak üzere, anarşizmin büyük ölçekteki kitlesel örneklerini aydınlatmak önemlidir. Tarih kazananlar tarafından yazıldığı için, [bahsedilecek] bu eylemde anarşi örnekleri karmaşık kitapların içinde görünürden uzakta saklıdırlar. Okullarda ve üniversitelerde nadiren bahsedilirler (bahsedilseler bile çarpıtılırlar). Söylemek gereksiz, verdiğimiz az sayıdaki örnek sadece birkaç tane.

Anarşizm çoğu ülkede uzun bir geçmişe sahiptir, ve her örneği belgelemeye girişemeyiz; sadece önemli gördüklerimizi ele alacağız. Eğer örnekler Avrupa-merkezci gözüküyorsa, üzgünüz. Yer ve zaman kısıtları nedenleriyle, Britanya'daki sendikalist devrimi (1910'dan 1914'e kadar) ve işyeri temsilcileri hareketini (1917-21), Almanya (1919-21), Portekiz (1974), Meksika devrimlerini, Küba devrimindeki anarşistleri, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve ertesinde Kore'de Japon (sonra ise ABD ve Rus) emperyalizmine karşı yürütülen mücadeleyi, Macaristan'ı (1956), 1960'ların sonlarındaki "çalışmayı reddetme" ayaklanmasını (özellikle 1969'da İtalya'daki "sıcak Sonbahar"ı), Birleşik Krallık madenciler grevini (1984-85), Britanya'da Kafa Vergisi'ne karşı verilen mücadeleyi (1988-92), Fransa'daki 1986 ve 1995 grevlerini, 80 ve 90'larda İtalya'daki COBAS hareketini, 21. yüzyılın başındaki Arjantin ayaklanması sırasında kurulan halk meclisleri ile öz-yönetimli işgal edilmiş işyerlerini ve anarşist öz-yönetim [self-management] fikirlerinin (genellikle anarşistlerin asli veya "lider" bir rol üstlenmesi gerekmeden, hareketin kendi içinde gelişen fikirlerin) işin içinde olduğu sayısız diğer önemli mücadeleleri dışarda tutmak zorundaydık.

Anarşistlere göre, sıradan insanların kendileri için hareket etmeye başlayarak, hem kendilerini hem de dünyayı değiştirdikleri devrimler ve kitlesel mücadeleler, "ezilenlerin festivali"dirler.

A.5.1 Paris Komünü

1871 Paris Komünü, anarşist fikirlerin ve hareketin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bakunin'in o zaman yorumladığı gibi,

Paris Komünü, Fransa-Prusya savaşında Fransa'nın bozguna uğramasının ardından oluşturulmuştu. Fransız hükümeti, Paris Ulusal Muhafızı'nın [National Guards] toplarının halkın eline geçmesini önlemek üzere birlikler göndermeyi denedi. "Versailles askerlerinin topları ele geçirmeye çalıştıklarını öğrenen" diye anlatıyordu katılımcılarından Louise Michel, "Montmartre'li erkek ve kadınlar sürpriz bir manevrayla Butte'nin çavresinde toplanmıştı. Butte'ye tırmanan o insanlar öleceklerini biliyorlardı, ancak bu bedeli ödemeye hazırdılar". Askerler kendilerini yuhalayan kalabalığın üzerine ateş etmeyi reddederek, silahlarını subaylarına çevirdiler. Bu Mart'ın 18'indeydi; Komün başlamıştı ve "insanlar uyandılar ... Mart'ın on sekizi kralların müttefiklerinin, veya yabancıların, veya halkın olabilirdi. Halkındı" (Red Virgin: Memoirs of Louise Michel [Kızıl Bakire: Louise Michel'in Hatıraları], s. 64).

Paris Ulusal Muhafızı'nın düzenlediği serbest seçimlerde, Paris yurttaşları Jacoben ve Cumhuriyetçi bir çoğunluktan ve (çoğunlukla Blanquist --otoriter sosyalistler-- ve anarşist Proudhon'un takipçileri [olan]) sosyalist bir azınlıktan oluşan konseyi seçti. Bu konsey Paris'in özerkliğini ilan ederek, Fransa'nın komünlerin (yani toplulukların) bir konfederasyonu olarak tekrar oluşturulması arzusunu açıkladı. Komünde, seçilmiş konsey üyeleri geri çağırılabiliyordu [recallable, azledilebilme, görevden alınabilme] ve ortalama bir ücret alıyorlardı. Ek olarak, kendilerini seçen insanlara rapor vermek zorundaydılar ve görevlerini yerine getirmedikleri takdirde seçmenler tarafından geri çağırılabiliyorlardı.

Bu gelişmenin anarşistlerin hayal gücünü neden kapsadığı açıktır --anarşist fikirle güçlü benzerlikleri vardır. Aslında, Paris Komünü örneği birçok açıdan Bakunin'in bir devrimin nasıl gerçekleşeceğine yönelik tahminlerine oldukça benzerdir --kendinin özerkliğini ilan eden, kendi kendini örgütleyen, gezegenin geri kalanına örnek olarak öncülük eden ve kendisini takip etmeye çağıran büyük bir şehir (Bakınız, "Albert Richards'a Mektup", Anarşizm Üzerine Bakunin'de). Paris Komünü yeni bir toplumun, aşağıdan örgütlenen [bir toplumun] yaratılması sürecini başlattı. Bu "politik erkin merkezsizleşmesi lehine indirilmiş bir darbe" idi (Voltairine de Cleyre, "Paris Komünü", Anarchy! An Anthology of Emma Goldman's Mother Earthly [Anarşi1 Emma Goldman'ın Mother Earthly'sinin Biyografisi], s. 67

Birçok anarşist Komünde rol oynadı --örneğin Louise Michel, Reclus kardeşler ve Eugene Varlin (bu en sonuncusu [Komün'ün] ardından gelen baskılar sırasında katledildi). İşyerlerinin kooperatifler biçiminde yeniden açılması gibi Komün tarafından başlatılan reformlar sözkonusu olunca, anarşistler kendi bağıntılı emek [associated labour] fikirlerinin gerçekleştirilmeye başladığını görebiliyorlardı. Mayıs itibariyle, 43 işyeri kooperatif bir biçimde işletilmekteydi ve Louvre Müzesi ise işçi konseyi tarafından işletilen bir savaş malzemeleri [üreten] fabrika olmuştu. Proudhon'u andırır bir şekilde, Makinistler Sendikası ve Metal İşçileri Birliği toplantısında şunlar ifade ediliyordu: "ekonomik kurtuluşumuz, ... ancak işçi birlikleri kurulması sayesinde elde edilebilir; ancak [bu birliklerin kurulması] konumumuzu ücret kazananlar olmaktan ortaklara [associates] dönüştürebilir". Onlar, Komün Emek Örgütlenmesi Komisyonu'na seçilen delegelerine şu amaçları desteklemeleri yönünde talimat vermişlerdi:

"Emeğin karşılıklı birliklerde örgütlenmesi ve [işçinin] elinden alınamaz sermaye [hakkı]"

Bu yolla, Komün'de "eşitliğin boş bir kelime olmamasını" sağlayabileceklerini umut ediyorlardı (The Paris Commune of 1871: The View from the Left [1871 Paris Komünü: Soldan Bir Bakış], Eugene Schulkind (ed.), s. 164). Mühendisler Sendikası, Komünün amacının "ekonomik kurtuluş" olması gerektiğinden hareketle, 23 Nisan'daki oturumunda şunu vurguluyordu; Komün, "insanın insan tarafından sömürülmesini önlemek" için "emekçileri ortak sorumluluğa sahip olacakları birlikler aracılığıyla örgütlemelidir" (Steward Erwards'ın alıntısı, The Paris Commune 1871 [1871 Paris Komünü], s. 263-64).

Öz-yönetimli işçi birliklerinin yanı sıra, Komüncüler, Fransız devriminin doğrudan demokratik mahalle meclislerine ("seksiyonlar") benzer bir şekilde halk klüpleri ağında doğrudan demokrasiyi uygulamaya geçirdiler. Klüplerden birinin gazetesi "Halkımız, kamusal toplantılar aracılığıyla, basınınız aracılığyla kendi kendinizi yönetin" diyordu. Komün biraraya gelen insanların bir ifadesi olarak görülüyordu, çünkü (bir başka Klüp'ten alıntı yaparsak) "boyunduruğun ve hizmetkarlığın dehşetini yaşayan insanların biraraya geldikleri her yerde Komünal güç her arrondissement'e {mahalleye} aittir". Proudhon'un takipçisi ve dostu olan sanatçi Gustave Courbet'in Paris'i "tüm toplumsal grupların kendilerini federasyonlar olarak oluşturdukları ve kendi kaderlerinin efendisi oldukları ... gerçek bir cennet" olduğunu söylemsinde şaşıracak bir şey yoktur (Martin Phillip Johnson'un alıntısı, The Paradise of Association [Birlik Cenneti], s. 5 ve s. 6).

Ayrıca, "Komün'ün Fransız Halkına Açıklaması" birçok önemli anarşist fikri yansıtıyordu. Toplumun "politik birliği"nin, "tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğine, tüm bireysel enerjilerin herkes için refah, hürriyet ve güvenlik ortak amacı üzerinde özgürce ve kendiliğinden toplanmasına" dayandığını kabul ediyordu (Edwards'ın alıntısı, Op.Cit., s. 218). Komüncülerin tasavvur ettiği yeni toplum, "herkesin ayrılmaz haklarını, her Fransıza bir insan, bir yurttaş ve bir emekçi olarak yeteneklerini tamamen ifa etme hakkını güvence altına alan, Komün'ün mutlak otonomisi"ne dayanıyordu. "Komün'ün otonomisi, sözleşmeye bağlı olan diğer komünlerin eş derecedeki otonomisiyle sınırlı olacaktı; [Komünlerin] birliği Fransa'nın hürriyetini güvence altına alacaktır" ("Fransız Halkına Açıklama", George Woodcock'un alıntısı, Pierre-Joseph Proudhon: Biyografi, ss. 276-7). Komünler konfederasyonu vizyonuyla, Paris Komünü'nün "Devlet'in cesurca ve açıkça formüle edilmiş bir yadsıması" olduğunu söylerken Bakunin haklıdır (Anarşizm Üzerine Bakunin, s. 264).

Dahası, Komün'ün federasyon hakkındaki düşünceleri Proudhon'un Fransız radikal düşünceleri üzerindeki etkisini açıkça yansıtıyordu. Gerçekte, Komün'ün seçmenleri tarafından verilen zorunlu görevlerle sınırlanan ve her an geri çağırılabilen delegelerden oluşan bir federasyona dayanan komünal Fransa görüşü, Proudhon'un fikirlerini çağrıştırır (Proudhon, "bağlayıcı görevlerin yerine getirilmesi"ni 1848'de (No Goods, No Masters [Ne Tanrılar, Ne Efendiler], s. 63) ve komünlerin federasyonunu ise Federation Principle [Federasyon İlkesi] eserinde savunmuştur).

Yani, hem ekonomik hem de siyasi olarak Paris Komünü anarşist fikirlerden oldukça etkilenmişti. Ekonomik açıdan, Proudhon ve Bakunin tarafından açıklanan ortak [associated, birleşik] üretim kuramı, komünde bilinçli bir devrimci uygulama haline geldi. Politik açıdan, anarşistler, Komün'ün federalizm ve özerklik çağrısında, "birliklerden başlayarak, ardından komünlere, bölgelere, uluslara ulaşan ve en nihayetinde de büyük bir uluslararası ve evrensel federasyonla sonlanan, ... işçilerin özgür birlikleri veya federasyonları tarafından aşağıdan yukarıya doğru [örgütlenen] geleceğin toplumsal örgütlenmesini" görüyorlardı (Bakunin, Op.Cit., s. 270).

Ancak, anarşistler açısından Komün yeterince ileriye gitmedi. Dışındaki devleti ortadan kaldırırken, Komün'ün içindekini ortadan kaldırmadı. Komüncüler (Bakunin'in keskin ifadesi kullanacak olursak) "Jakoben bir biçimde" örgütlendiler. Peter Kropotkin'in belirttiği gibi, "özgür Komün'ü ilan eder{ken}, Paris halkı temel bir anarşist ilkeyi ilan etmişti ... {ancak} yarı yolda durdu" ve "eski belediye konseylerinden kopye edilmiş olan bir Komünal Konseyi" uygulamaya geçirdi. Dolayısıyla, Paris Komünü "Devlet ve temsili hükümet geleneğiyle bağlarını koparmadı; ve Komünlerin bağımsızlığını ve özgür federasyonunu ilan ederek başlattığı, Komün'de basitten karmaşığa doğru [giden] bir örgütlenmeyi sağlamaya teşebbüs etmedi". Bu, Komün konseyi "kırtasiyecilik nedeniyle ... kımıldayamaz" hale geldiği için felakete yol açtı ve "kitlelerle sürekli temas içinde olmanın getirdiği duyarlılık" kayboldu. "... Devrimci merkezden --halktan-- uzaklaşmalarıyla felce uğramış bir halde, halk inisiyatini de felce uprattılar" (Words of a Rebel [Bir Asinin Sözleri], s. 97, s. 93 ve s. 97).

Ayrıca, işyerlerini kooperatiflere dönüştürmeye (yani sermayeye el koyma), her bir kooperatifin ekonomik faaliyetleri arasında eşgüdümü sağlamak ve [bunları] desteklemek amacıyla bu kooperatiflerin bir birliğini sağlamaya yönelik hiçbir girişim yapılmadığından ötürü, ekonomik reform girişimleri yeterince ileri götürülmedi. Voltairine de Cleyre'nin vurguladığı gibi, Paris "ekonomik tiranlığa darbe indirmekte; dolayısıyla şu anda dünya sermayesine egemen olan yararsız ve zararlı unsuru ortadan kaldırarak, ekonomik meseleleri gerçek üreticiler ve dağıtıcılar tarafından düzenlenecek özgür bir birliği gerçekleştirmekte başarısız oldu" (Op.Cit., s. 67). Şehir devamlı olarak Fransız ordusunun kuşatması altındayken, Komünardların akıllarının diğer başka şeylerle dolu olması anlaşılabilir bir şey. Ancak, Kropotkin'e göre böyle bir konum bir felaketti:

Anarşistler belli sonuçlar çıkardılar ve şınu ifade ettiler: "eğer bağımsız Komünleri yönetmek için merkezi bir hükümet gerekmiyorsa, eğer ulusal Hükümet güverteden fırlatılıp atılmış ve ulusal birlik özgür federasyon sayesinde sağlanıyorsa; o zaman, merkezi bir belediye [municipal, yerel] Hükümeti de eş derecede anlamsız ve zararlı bir hale gelir. Aynı federatif ilkeler Komün'ün içinde de geçerli olacaktır" (Kropotkin, Evolution and Environment [Evrim ve Çevre], s. 75).

Doğrudan demokratik kitle meclisleri federasyonlarını örgütleyerek komün içindeki devleti ortadan kaldırmak yerine, aynen 1789-93 devriminin Paris'li "seksiyonları" gibi (bu konuda daha fazlası için bakınız, Kropotkin'in Great French Revolution [Büyük Fransız Devrimi]), Paris Komünü temsili hükümeti ayakta tuttu ve bunun acısını da çekti. "Halk ... kendisi adına hareket etmek yerine, idarecilerine güvenerek, inisiyatifi üstlenme vazifesinde onlara güvendi. Bu, seçimlerin ilk kaçınılmaz sonucuydu". Konsey kısa zamanda "devrimin önündeki en büyük engel" haline geldi, böylece de "hükümetin devrimci olamayacağı siyasi önermesini" kanıtladı (Anarchism [Anarşizm], s. 240, s. 241 ve s. 249).

Konsey kendisini seçen halktan giderek uzaklaştı, ve böylece giderek ilgisiz bir hale geldi. Ve bu ilgisizliği büyüdükçe, Jakoben çoğunluğun "devrim"i (terör sayesinde) "savunmak" için "Kamu Güvenliği Komitesi"ni [Committee of Public Safety] yaratmasıyla otoriter eğilimleri de giderek büyüdü. Liberter sosyalist azınlık Komite'ye karşı çıktı; ve çok şükür, kapitalist uygarlık ve "hürriyet" adına kendilerine saldıran Fransız ordusuna karşı özgürlüğünü savunan Fransız halkı tarafından pratikte işlevsiz kılındı. 21 Mayıs'da Fransız birlikleri şehre girdi ve bunu yedi günlük şiddetli sokak çatışmaları takip etti. Asker ve silahlı burjuvazi ekipleri sokaklara döküldü, [insanları] istediği gibi öldürdü ve sakatladı. Çoğu teslim olduktan sonra olmak zere 25.000'den fazla kişi sokak çatışmalarında öldürüldü ve cesetleri büyük mezarlıklara boca edildi. Son bir aşağılama olarak, burjuvazi, Komün'ün doğduğu yerde, Montmartre Tepesi'nde, kendilerini böylesine dehşete düşürmüş olan radikal ve ateist ayaklanmanın kefaretini ödemek amacıyla Sacré Coeur'i inşa etti.

Anarşistler açısından Paris Komünü'nün verdiği dersler üç kısımdan oluşur. İlk olarak, özgür toplumun zorunlu siyasi biçimi komünlerin merkezsizleşmiş bir federasyonudur ("Bu toplumsal devrimin alması gereken biçimdir --bağımsız komün" (Kropotkin, Op.Cit., s. 163). İkinci olarak, "Komün'ün içinde bir hükümet olması, Komün'ün üstünde yer alan bir hükümetten daha mantıklı değildir". Bu demektir ki, anarşist bir topluluk, özgür bir şekilde birbirleriyle işbirliği yapan bir mahalleler ve işyerleri konfederasyonuna dayanacaktır. Üçüncü olarak, politik ve ekonomik devrimleri toplumsal bir devrimde birleştirmek hayatı derecede önemlidir. "İleriye gitmenin yegâne yolu Komünü toplumsal devrim aracılığıyla sağlamlaştırmak iken, onlar öncelikle Komün'ü sağlamlaştırmayı [yerleştirmeyi] ve bu gerçekleşene kadar toplumsal devrimi ertelemeyi denediler!" (Peter Kropotkin, Bir Asinin Sözleri, s. 19).

Paris Komünü hakkındaki anarşist görüşler için, Kropotkin'in Bir Asinin Sözleri'nde (ve The Anarchist Reader'da [Anarşist Okuma Kitabı]) yer alan "Paris Komünü" ve Bakunin'in Anarşizm Üzerine Bakunin eserindeki "Paris Komünü ve Devlet Fikri" makalelerine bakınız.

A.5.2 Haymarket Şehitleri

1 Mayıs emek hareketi için özel bir gündür. Geçmişte Sovyetler Birliği'ndeki ve diğer yerlerdeki Stalinist bürokrasi tarafından zorla çalınmış olsa da, emek hareketinin 1 Mayıs festivali, dünya çapında bir dayanışma günüdür. Geçmiş mücadelelerin hatırlandığı ve daha iyi bir gelecek için umudumuzun sergilendiği bir gün. Birimizin zarar görmesinin hepimizin zarar görmesi demek olduğunu hatırlatan bir gün.

1 Mayıs'ın tarihi, anarşist hareketle ve çalışan insanların daha iyi bir dünya için yürüttüğü mücadeleyle yakında ilişkilidir. Aslında, [1 Mayıs] 1886'da işçileri sekiz saatlik çalışma günü mücadelesi için örgütleyen dört anarşistin Chicago'da idam edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yani 1 Mayıs, "eylemde anarşi"nin --dünyayı değiştirmek üzere sendikalar içinde doğrudan eylemi kullanan çalışan insanların mücadelesinin-- bir ürünüdür.

Bu, 1880'lerde ABD'de başladı. 1884'de, (1881'de oluşturulan, 1886'da ismini Amerikan Emek Federasyonu [American Federation of Labour] olarak değiştiren) ABD ve Kanada Örgütlü Meslek ve İşçi Sendikaları Federasyonu'nu [Federation of Organised Trades ans Labour Unions of the United States and Canada] içinde şu ifadelerin yer aldığı bir önergeyi kabul etti; "sekiz saat, 1 Mayıs 1886'den itibaren yasal günlük çalışma süresi olmalıdır, ve bu bölgedeki emek örgütlerinin hepsinin yasalarını bu önergeye uygun olacak şekilde düzenlemelerini tavsiye ediyoruz". 1 Mayıs 1886'deki grev çağrısı, bu talebi desteklemek için yapılmıştı.

Chicago'da anarşistler sendika hareketi içindeki ana güçtü; kısmen de bu varlıklarının sonucu olarak, sendikalar bu talebi 1 Mayıs'ta grevlere dönüştürdüler. Anarşistler, sekiz saatlik iş gününün ancak doğrudan eylem ve dayanışmayla kazanılabileceğini düşünüyorlardı. Sekiz saatlik iş günü gibi reformlar için mücadele etmenin, kendi başlarına yeterli olmadığını göz önüne alıyorlardı. Bunları, ancak toplumsal devrim ile özgür bir toplumun yaratılmasıyla sona erecek, sürmekte olan sınıf savaşındaki birer meydan muharabesi olarak değerlendiriyorlardı. İşte bu düşüncelerle örgütlendiler ve savaştılar.

Yalnızca Chicago'da 400.000 işçi greve gitti, ve grev eylemi tehdidi 45.000 kişinin greve gitmeden daha kısa günlük çalışma süresi hakkı elde etmesini sağladı. 3 Mayıs 1886'da, polis McCormick Harvester Makina Şirketi'ndeki grev gözcülerine ateş açtı; en azından bir grevciyi öldürdü, beş veya altısını ağır olmak üzere saptanamayan sayıda grevciyi ise yaraladı. Anarşistler, bu vahşeti kınamak üzere ertesi gün Haymarket Meydanı'nda büyük bir miting yapılması çağrısında bulundular. Belediye Başkanı'na göre, "henüz müdahaleyi etmeyi gerektiren veya gerektirebilecek herhangi bir şey olmamıştı". Ancak, toplantı dağılmaya başladığı sırada, 180 kişilik bir polis taburu alana gelerek toplantının sona erdirilmesini emretti. Tam bu sırada, kalabalığa ateş açan polis birliklerinin arasına bir bomba fırlatıldı. Kaç tane sivilin polis tarafından yaralandığı ve öldürüldüğü asla açıklanmadı.

Terör rejimi tüm Chicago'yu silip süpürdü. Toplantı salonlarına, sendika bürolarına, basım evlerine ve özel meskenlere (genellikle arama emri olmadan) baskınlar düzenlendi. İşçi sınıfı bölgelerine yapılan polis baskınları, bilinen bütün anarşist ve sosyalistlerin yakalanmasıyla sonuçlandı. Çoğu şüpheli dövüldü ve bazılarına rüşvet verildi. "Önce baskını yap, yasal kılıfı sonra uydur ", arama emirleri hakkında sorular sorulduğunda Devlet Savcısı J. Grinnell'in kamuoyuna yaptığı açıklamaydı ("Editör'ün Önsözü", The Autobiographies of the Haymarket Martyrs [Haymarket Şehitlerinin Otobiyografileri], s. 7).

Sekiz anarşist ikinci derece cinayet [cinayete yardımcı olmak] suçu ile mahkeme önüne çıkarıldı. Suçlananların herhangi birisinin bombayı taşıdığı ve hatta [bombalamayı] planladığı yönünde hiçbir suçlama yapılmadı. Bunun yerine jüriye şunlar söylendi: "Hukuk yargılanıyor. Anarşi yargılanıyor. Bu adamlar, liderler olmaları nedeniyle Büyük Jüri tarafından seçildiler, diğerlerinden ayrıldılar ve suçlandılar. Onları takip eden binlercesinden daha fazla suçlu değiller. Jüri'deki baylar; bu adamları mahkûm edin, onları örnek yapın, asın onları ve kurumlarımızı, toplumumuzu kurtarın" (Op.Cit., s. 8). Jüri, Devlet Savcısı tarafından görevlendirilen özel bir hakim tarafından seçilmişti; işadamlarından ve öldürülen polislerin yakınlarından birisinden oluşuyordu. Savunmanın, [bu] özel hâkimin açıkça yaptığı "bu davayı ben yönetiyorum ve ne yaptığımı biliyorum. Bu adamların asılacakları ölüm kadar kesin" şeklindeki ifadeyi delil olarak sunmasına izin verilmedi (age). Sürpriz olmayan bir şekilde, suçlananlar mahkûm edildiler. Yedisi idama, birisi ise 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Uluslararas kampanyalar iki idam cezasının ömür boyu hapis cezasına çevrilmesini sağladı, ancak dünya çapındaki protestolar ABD devletini durdurmadı. Kalan beşinden biri (Louis Lingg) cellatına ihanet ederek, idamından bir gece önce kendisini öldürdü. Geriye kalan dördü (Albert Parsons, August Spies, George Engel ve Adolph Fischer) 11 Kasım 1887'de asıldılar. Onlar, Emek tarihinde Haymarket Şehitleri olarak biliniyorlar. Cenaze yürüşünün yapıldığı yolu 150.000 ile 500.000 arasındaki bir kalabalık çevreledi ve cenazelerin gömülmesine 10.000 ile 25.000 arasındaki bir kalabalık izledi.

1889'da, Paris'te düzenlenen Enternasyonal Sosyalist Kongre'ye katılan Amerikan delegasyonu, 1 Mayıs'ın işçi bayramı olarak kabul edilmesini önerdi. Bu, işçi sınıfı mücadelesinin ve "Chicago Sekizlerinin Şehit Olması" anısına düzenlenecekti. O zamandan itibaren 1 Mayıs uluslararası dayanışma günü haline geldi. 1893'de, yeni Illinois Valisi, Chicago'daki ve tüm dünyadaki işçilerin baştan beri bildiği şeyi resmi hale getirdi; açık olan suçsuzlukları nedeniyle ve "yargılamanın adil olmaması" yüzünden Şehitlerden özür diledi.

Yetkililer yargılamaların yapıldığı dönemde bu tip baskıların işçi hareketini gerileteceğine inanıyorlardı. Yanılıyorlardı. İdam cezasına çarptırılmasını takiben mahkemeye hitap ederken, Spies [şunları söylüyordu]:

O zaman ve ardından gelen yıllarda, devletin ve kapitalizmin bu meydan okuyuşu, başta ABD'nde olmak üzere binleri anarşizme kazandırdı. Haymarket olayından sonra, anarşistler Mayıs Gününü (1 Mayıs'ı) kutladılar --reformist sendikalar ve emek partileri yürüyüşlerini ayın ilk Pazar gününe kaydırdılar. Geçmişteki ve günümüzdeki mücadeleleri kutlamak, gücümüzü göstermek ve yönetici sınıflara zayıflığını hatırlatmak için, dünya genelindeki işçi sınıfından insanlarla olan dayanışmamızı sergiliyoruz. Nestor Makhno'nun ifade ettiği üzere:

"Chicago işçileri, ... yaşamları ve mücadeleleriyle ilgili sorunları ortaklaşa halletmek için bir araya geldiler ...

"Bugün de ... emekçiler, ... kendi meseleleriyle kendilerinin uğraşacakları ve kendi kurtuluşları sorunuyla ilgilenecekleri [bir gün olan] 1 Mayıs'ı bir toplanma fırsatı olarak değerlendiriyorlar" (The Struggle Against the State and Other Essays [Devlete Karşı Mücadele ve Diğer Makaleler], ss. 59-60).

Anarşistler 1 Mayıs'ın gerçek kökenlerine bağlı kalıyorlar ve onun ezilenlerin doğrudan eylemi içindeki doğuşunu kutluyorlar. Baskı ve sömürü direnişi besliyor ve anarşistler için 1 Mayıs bu direniş ve gücün uluslararası sembolüdür --August Spies'ın Chicago'daki Waldheim Mezarlığı'ndaki Haymarket şehitleri anıtına kazınmış son sözlerinde ifade edilen gücün:

Devletin ve işadamları sınıfının Chicago'lu Anarşistleri asmakta niye bu kadar kararlı olduğunu anlamak için, onların kitlesel radikal sendika hareketinin "liderleri" olarak kabul edildiklerini anlamak önemlidir. 1884'de, Chicago'lu Anarşistler dünyanın ilk günlük anarşist gazetesi olan Chicagoer Arbeiter-Zeitung'u yayınlamaya başlamışlardı. Bu gazete, Alman göçmeni işçi sınıfı hareketi tarafından yazılıyor, okunuyor, sahipleniliyor ve yayınlanıyordu. Haftalık dergi (Vorbote) ve Pazar baskısıyla (Fackel) birlikte gazetenin toplam satışı 1880'deki 13.000 sayısından 1886'da 26.980'e yükselmişti. Diğer etnik gruplar için de anarşist haftalık dergiler (birer İngilizce, Çekçe ve İskandinav dillerinde) vardı.

Anarşistler, (şehirdeki en büyük on bir sendikayı içinde barındıran) Merkezi Emek Sendikası [Central Labour Union] içinde oldukça faaldi; (Şehitlerden birisi olan) Albert Parson'un sözleriyle; bu örgütlenmenin "geleceğin 'özgür toplumunun' gelişmekte olan [embriyo] grubu" olması amaçlıyorlardı. Yine anarşistler, kuruluş kongresinde 26 şehirden temsilcilerin olduğu Uluslararası İşçi İnsanlar Birliği'nin [International Working People Association, IWPA] ("Kara Enternasyonal" olarak da adlandırılır) de bir parçasıydılar. IWPA kısa zamanda "sendikalar arasında, özellikle de orta-batı'da ilerleme gösterdi"; [IWPA'in] "sıradan üyelerin doğrudan eylemliliği" ve "kapitalizmin tamamen yıkılmasında bir araç ve yeni bir toplumun kurulması için bir nüve olarak hizmet eden" sendikalar şeklindeki görüşleri, "Chicago Düşüncesi" (daha sonra 1905'de Chicago'da kurulan Dünya Sanayi İşçileri'ne [Industrial Workers of the World, IWW] esin kaynağı olan bir düşünce) olarak bilinmeye başladı ("Editör'ün Önsözü", Haymarket Şehitlerinin Otobiyografileri, s. 4).

Bu düşünce, IWPA'in 1883 Pittsburgh Kongresi'nde yayınlanan manifestoda ilan ediliyordu:

Birincisi -- Bütün araçlar kullanılarak mevcut sınıf yönetiminin yıkılması; yani, enerjik, amansız, devrimci ve uluslararası eylemle.

İkincisi -- Üretimin elbirliğiyle örgütlenmesine dayanan özgür bir toplumun kurulması.

Üçüncüsü -- Eş değer ürünlerin, ticaret ve kâr-tüccarlığı olmaksızın, üretken örgütler tarafından kendi aralarında özgürce mübadele edilmesi.

Dördüncüsü -- Eğitimin seküler, bilimsel ve her iki cinsiyet için de eşit temellerde örgütlenmesi.

Beşincisi -- Cinsiyet ve ırk ayrımı olmaksızın, herkese eşit haklar tanınması.

Altıncısı -- Tüm kamusal meselelerin, federalist temellere dayanan özerk (bağımsız) komünler ile birlikler arasında yapılan özgür anlaşmalarla düzenlenmesi" (Op.Cit., s. 42).

Sendika örgütlenmelerinin yanı sıra, Chicago anarşist hareketi aynı zamanda toplumsal kulüpler, piknikler, dersler, danslar, kütüphaneler ve diğer faaliyetler düzenledi. Bütün bunlar, "Amerikan Rüyası"nın kalbinde, fark edilir bir işçi sınıfı devrimci kültürünün oluşmasına yardımcı oldu. Yönetici sınıfa ve onların sistemine karşı tehditler, devam etmelerine izin verilemeyecek kadar büyüktü (özellikle de 1877 kitlesel emek ayaklanması hala hafızalarda tazeyken. 1886'da olduğu gibi, bu ayaklanma da devlet şiddetiyle karşılaşmıştı --hem Haymarket olayları hem de bu grev hareketinin ayrıntıları için J. Brecher'in Grev!'ine bakınız). Bu nedenle, devletin ve kapitalist sınıfın hareketin "liderleri" olarak değerlendirdiklerine baskı uygulanması, kanguru mahkemeleri [kanunların yanlış uygulandığı usulsüz ve yetkisiz mahkeme] ve devletçe işlenen cinayetler [yaşandı].

Haymarket Şehitleri, yaşamları ve fikirleri hakkında daha fazla bilgi için Haymarket Şehitlerinin Otobiyografileri temel okumadır. Tek Amerikalı doğumlu Şehit olan Albert Parsons neyi savunduklarını açıkladığı Anarşizm: Felsefesi ve Bilimsel Temeli [Anarchism: Its Philosophy and Basis] adlı bir kitap yazdı. Tarihçi Paul Avrich'in Haymarket Trajedisi [Haymarket Tragedy] adlı eseri olayların derinlemesine incelendiği faydalı bir çalışmadır.

A.5.3 Sendikalist Sendikaların Kurulması

Anarşist hareket, yeni yüzyılın eşiğinde Avrupa'da, anarşist örgütsel düşünceleri günlük yaşama uygulama konusundaki en başarılı girişimlerinden birisini yaratmaya başladı. Bu kitlesel devrimci sendikaların kurulmasıydı (aynı zamanda sendikalizm ve anarko-sendikalizm olarak da bilinir). Sendikalist hareket, Önde gelen Fransız sendikalist militanlardan birinin sözleriyle, "anarşizmde uygulamalı bir okul" idi, çünkü "ekonomik mücadelelerin laboratuvarı"ydı ve "anarşik çizgilerde" örgütlenmişti. Sendikalist sendikalar, işçileri "liberter örgütlenmeler" içerisinde örgütlemek suretiyle kapitalizmle mücadele etmek ve nihayetinde de onun yerini almak amacıyla kapitalizm içinde "özgür üreticilerin özgür birlikleri"ni yaratıyorlardı. (Fernand Pellotier, Ne Tanrılar, Ne Efendiler (No Gods, No Masters), cilt 2, s. 57, s. 55 ve s. 56).

Sendikalist örgütlenmenin ayrıntıları ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, ana çizgileri aynıydı. Sendikaları (veya sendikanın Fransızca karşılığı olan syndicates'i) işçilerin kendisi kurmalıydı. Sanayi temelinde örgütlenme genellikle tercih edilen biçimdi, ancak esnaf ve ticaret örgütlenmeleri de kullanılıyordu. Bu sendikalar doğrudan üyeleri tarafından kontrol ediliyor, sanayi veya coğrafi bölge temelinde federe hale geliyorlardı. Dolayısıyla, bir sendika belli bir şehirdeki, bölgedeki ve ülkedeki bütün yerel sendikalarla federe hale geldiği gibi, o sanayi kolundaki bütün diğer sendikalarla birleşerek (söz gelimi, madenciler veya metal işçileri) ulusal sendikasını oluşturuyordu. Sendikaların her biri özerkti ve görevlileri yarı-zamanlı çalışanlardı (ve sendika faaliyetiyle ilgili olarak çalışamadıkları zaman için normal ücretleri onlara ödeniyordu). Sendikalizmin taktikleri doğrudan eylem ve dayanışma idi; amacı, kapitalizmin yerine yeni, özgür bir toplumun temel çerçevesini sağlayacak sendikaları geçirmekti.

Dolayısıyla, anarko-sendikalizme göre, "hiçbir zaman sendika, kapitalist toplumun süresiyle sınırlı, basit bir geçici fenomen değildir, geleceğin Sosyalist ekonomisinin tohumu, daha genel bir ifadeyle Sosyalizmin ilkokuludur". "İşçilerin ekonomik savaşma örgütlenmesi", üyelerine, "günlük ekmekleri için savaşlarında her türlü doğrudan eylem fırsatını sağlar; aynı zamanda, {liberter} bir Sosyalist plan temelinde toplumsal yaşamın kendi güçlerine dayanarak yeniden örgütlenmesini sonuçlandırmak için gerekli ön hazırlıkları da onlara sunar" (Rudolf Rocker, Anarko-Sendikalizm (Anarcho-Syndicalism), s. 59 ve s. 62). IWW'nin ifadesini kullanırsak, anarko-sendikalizm eskisinin kabuğu içinde yeni bir dünya kurmayı amaçlar.

1890 ile I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi arasında geçen dönem zarfında, anarşistler çoğu Avrupa ülkesinde (özellikle de İspanya, İtalya ve Fransa'da) devrimci sendikalar kurdular. Bunun yanısıra, Güney ve Kuzey Amerika'daki anarşistler de (özellikle Küba, Arjantin, Meksika ve Brezilya'da) sendikalist sendikalar örgütlemekte başarılı oldular. Avrupa ve Güney Amerika en büyüklerine sahip olmakla beraber, neredeyse bütün sanayileşmiş ülkelerde birtakım sendikalist hareketler olmuştur. Bu sendikalar, anarşist doğrultuda aşağıdan yukarıya bir tarzda, konfederal olarak örgütlenmişlerdi. Daha iyi ücretler, daha iyi çalışma koşulları ve toplumsal reformlarla ilgili meseleler çevresinde kapitalistlerle günbegün mücadelede ettiler, ancak aynı zamanda devrimci bir genel grev aracılığıyla kapitalizmin yıkılmasını da hedeflediler.

Anarşist fikirleri günlük yaşamda uygulayan dünya genelindeki yüzbinlerce işçi anarşinin bir ütopyacı rüya olmayıp geniş ölçekte örgütlenmenin pratik bir yöntemi olduğunu kanıtlıyorlar. Bu anarşist örgütlenme teknikleri, anarko-sendikalist sendikaların büyümesi ve onların emek hareketi üstündeki etkilerinden görülebileceği üzere, üyelerin katılımını, güçlenmesini ve militanlığını cesaretlendirdi; başarılı bir şekilde reformlar için çarpıştı ve sınıf bilincini kuvvetlendirdi. Örneğin, Dünya Sanayi İşçileri [IWW], sendika eylemcileri için hâlâ esin kaynağı olmayı sürdürmektedir ve uzun tarihi boyunca birçok sendika şarkısı ve sloganı ortaya çıkarmıştır.

Ancak, kitlesel bir hareket olarak sendikalizm fiili olarak 1930'lara gelindiğinde sona ermişti. Bunda iki etmen rol oynadı. İlk olarak, sendikalist sendikaların çoğu, I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından ağır bir baskıya maruz kaldı. Savaşın hemen ertesindeki yıllarda bu baskılar doruk noktalasına ulaştı. Bu militanlık dalgası, en yüksek noktasına fabrika işgalleriyle tırmandığı İtalya'da "kızıl yıllar" olarak bilinir (bakınız Kısım A.5.5). Ancak bu yıllar aynı zamanda bu sendikaların çeşitli ülkelerde birer birer yok edilmesine tanıklık etti. Örneğin, ABD'nde, IWW medya, devlet ve kapitalist sınıf tarafından gönülden desteklenen bir baskı dalgası ile ezildi. Kapitalizm Avrupa'da yeni bir silahla saldırıya geçti --faşizm. Faşizm, kapitalizmin işçi sınıfının kurduğu örgütlenmeleri fiziksel olarak ezme girişimi sonucunda önce İtalya'da ve en iğrenç şekliyle Almanya'da ortaya çıktı. Bu, ırkçılığın, Rusya örneğinin esinlendirmesiyle, savaşın sona ermesinin hemen ertesinde Avrupa geneline yayılmasıyla oldu. Yaşanan çok sayıda yakın devrim burjuvaziyi dehşete düşürerek sistemi kurtarmak için faşizme yönelmesine yol açtı.

Anarşistler (sıklıkla kahramanca) yürüttükleri faşizme karşı savaşımlarında başarısız olmalarının ardından pek çok ülkede sürgüne gitmeye zorlandılar, ortadan kayboldular, suikastlerin veya toplama kamplarının kurbanları oldular. ABD'nde, IWW medya, devlet ve kapitalist sınıf tarafından gönülden desteklenen bir baskı dalgası ile ezildi. Örneğin Portekiz'de 100.000 üyesi olan anarko-sendikalist CGT sendikası 1920'lerin sonlarında ve 1930'ların başlarında çok sayıda ayaklanma düzenledi. Ocak 1934'te CGT sonunda beş günlük bir ayaklanmaya dönüşecek devrimci genel grev çağrısında bulundu. Devlet sıkıyönetim ilan etti ve isyanı bastırmak için yaygın bir şiddet uyguladı. Militanları ayaklanmada öne çıkan ve cesaretli bir rol oynayan CGT tamamen ezildi ve sonraki 40 yıl boyunca Portekiz faşist bir devlet olarak kaldı (Phil Mailer, Portekiz: İmkânsız Devrim [Portugal: The Impossible Revolution], s. 72-3). İspanya'da, (en iyi bilinen anarko-sendikalist sendika olan) CNT benzer bir savaşım yürüttü. 1936'ya gelindiğinde birbuçuk milyon üyesi vardı. İtalya ve Portekiz'de olduğu gibi, kapitalist sınıf, kendi güçlerine ve kendi yaşamlarını idare etme hakkına güvenmeye başlayan mülksüzleştirilmişlerden iktidarını korumak için faşizme sarıldı (bakınız Kısım A.5.6).

Sendikalizm faşizm kadar Leninizm'in de olumsuz etkileriyle karşı karşıya kaldı. Rus devriminin başarısı, başta İngilizce konuşulan ülkeler ve daha az boyutta da olsa Fransa olmak üzere, çoğu eylemcinin otoriter siyasete yönelmesine neden oldu. İngiltere'de Tom Mann, İskoçya'da William Gallacher ve ABD'de William Foster gibi tanınan sendikalistler Komünist oldular (son ikisinin Stalinist olduğu belirtilmelidir). Üstelik, (IWW'de olduğu gibi) kavgaları ve bölünmeleri kışkırtmak yoluyla Komünist Partiler bilinçli bir şekilde liberter sendikaların altını oydular. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından, Stalinistler faşizmin Doğu Avrupa'da başlamış oldukları işi sürdürerek Bulgaristan ve Polonya gibi yerlerdeki anarşist ve sendikalist hareketleri tahrip ettiler. Küba'da Castro da Lenin'in örneğini takip ederek Batista ve Machado diktatörlüklerinin yapamadığını, yani etkili anarşist ve sendikalist hareketleri ezme işini başardı (Bu hareketin ilk ortaya çıktığı 1860'lardan 21. yüzyıla kadarki tarihi için Frank Fernandez'in Küba Anarşizmi [Cuban Anarchism] adlı eserine bakınız).

Dolayısıyla, ikinci dünya savaşının başladığı sırada, İtalya, İspanya, Polonya, Bulgaristan ve Portekiz'deki büyük ve güçlü anarşist hareketler faşizmce ezilmiş durumdaydılar (bunun, savaşmaksızın olmadığını vurgulamalıyız). Kapitalistler gerekli olduğunda emek hareketini ezmek ve ülkelerini kapitalizm için güvenli bir yer haline getirmek için otoriter devletleri desteklediler. Bu eğilimden bir tek, sendikalist SAC sendikasının hala işçileri örgütlediği İsveç kurtulabildi. Aslında, günümüzde faal olan çoğu sendikalist sendika gibi, liderlerinin üyelerini savunmaktansa kendi ayrıcalıklarını korumakla ve yönetimle işbirliği yapmakla ilgilendiği bürokratik sendikalara karşı işçilerin yüz çevirmesiyle büyümeye devam etmişti. Fransa, İspanya, İtalya ve başka yerlerde, yeniden yükselişe geçen sendikalist sendikalar anarşist fikirlerin günlük yaşama uygulanabilirliğini göstermeye devam ediyorlar.

Son olarak, sendikalizmin kökenlerinin ilk anarşistlerin düşüncelerinde yattığı ve dolayısıyla 1890'larda icat edilmiş bir şey olmadığı vurgulanmalıdır. Sendikalizmin gelişiminin, bir halk ayaklanması başlatmak ve Komünardların [Paris komüncülerinin] kitlesel olarak katledilmesinin intikamını almak amacıyla bireyci anarşistlerin hükümet liderlerine suikastlar düzenlediği felaket "eylemli propaganda" [propaganda by deed] dönemine karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı kısmen de olsa doğrudur (ayrıntılı bilgi için bakınız Kısım A.2.18). Anarşistler, başarısız ve amaca zararı dokunan bu kampanyaya yanıt olarak, kendi köklerine ve Bakunin'in düşüncelerine geri döndüler. Böylece, Kropotkin ve Malatesta gibilerinin kabul ettikleri üzere, sendikalizm aslında Birinci Enternasyonal'in liberter kanadında bulunan fikirlere bir geri dönüştü.

Bakunin bu nedenle şöyle der: "Proleteryanın gücünün örgütlenmesi gerekir. Ancak bu örgütlenme bizzat proleteryanın kendi eseri olmalıdır. ... Örgütleyin, her iş kolundaki, her ülkede işçilerin uluslararası militan dayanılmasını hiç durmaksızın örgütleyin; izole haldeki bireyler veya bölgeler olarak ne kadar zayıf olursanız olun, evrensel elbirliği sayesinde muazzam, yenilmez bir güç meydana getireceğinizi hatırlayın". Amerikalı bir eylemcinin yorumladığı gibi, bu, her ikisi de "Bakunin'in yaşamı boyunca çaba gösterdiği fikirlerin dünya genelinde güçlü bir şekilde yeniden dirilişi"ni ifade eden "Sendikalist ve IWW hareketlerinin ifadelerinde de aynı militan ruh soluk alıp vermektedir" (Max Baginski, Anarşi! Emma Goldman'ın Mother Earth Dergisinin Antolojisi [Anarchy! An Anthology of Emma Goldman's Mother Earth], s. 71). Sendikalistlerle ortak bir şekilde Bakunin de şunu vurguluyordu: "iş kolu kesimlerinin, onların federasyonlarının örgütlenmesi ... burjuva dünyasının yerini alacak yeni toplumsal düzenin tohumlarını içinde taşır. Onlar yalnızca fikirler değil, aynı zamanda bizzat geleceğin gerçeklerini yaratıyorlar" (Rudolf Rocker'in alıntısı, Op.Cit., s. 50).

Bu fikirler diğer liberterlerce de tekrar edilirler. Paris Komünü'ndeki rolü ölümünü hazırlamış olan Eugene Varlin, 1870'de sendikaların toplumun yeniden inşasının "doğal unsurları" olduğunu söyleyerek bir birlikler sosyalizmi görüşünü savunuyordu: "bunlar kolaylıkla üretici birliklerine dönüştürülebilirler; toplumun daha iyi biçimde yeniden düzenlenmesini ve üretimin örgütlenmesini uygulamaya geçirecek olanlar bunlardır" (Martin Phillip Johnson'un alıntısı, Birlik Cenneti [The Paradise of Association], s. 139). Kısım A.5.2.'de gördüğümüz üzere, emek hareketini hem anarşiye ulaşmanın bir aracı hem de özgür toplumun çerçevesi olarak gören Chicago Anarşistleri de benzer görüşleri benimsemişlerdi. (Albert'in eşi) Lucy Parsons'un ifade ettiği gibi: "bizler çiftlikler, işçi sendikaları, Emek Şövalyeleri meclisleri vb. şeyleri ideal anarşist toplumun gelişmekte olan [embriyonik] grupları olarak görüyoruz ..." (Albert R. Parsons, Anarşizm: Felsefesi ve Bilimsel Temelleri içinde, s. 110). Bu fikirler IWW'nin devrimci sendikacılığını besledi. Bir tarihçinin belirttiği gibi, "IWW'nin açılış kongresi tutanakları katılımcıların 'Chicago Düşüncesi'nden haberdar olmakla kalmayıp, Chicagolu anarşistlerin endüstriyel sendikacılığı başlatma mücadeleleri ile kendi çabaları arasındaki sürekliliğin de bilincinde olduklarına işaret ediyor". Chicago düşüncesi "sendikalizmin ilk Amerikan ifadesi"ni temsil ediyordu (Salvatore Salerno, Kızıl Kasım, Kara Kasım [Red November, Black November], s. 71).

Sonuç olarak, sendikalizm ve anarşizm farklı kuramlar değil, aksine aynı fikirlerin farklı yorumlarıdır (daha kapsamlı bir tartışma için bakınız Kısım H.2.8). Sendikalistlerin tamamı anarşist (bazı Marksistler sendikalizme desteklerini ilan etmişlerdir) ve anarşistlerin hepsi sendikalist (neden böyle olduğu hakkında bir tartışma için bakınız Kısım J.3.9) olmazken, bütün toplumsal anarşistler gerek emek gerekse diğer halk hareketlerinde yer alınması, bunlar içinde liberter örgütlenme ve mücadele biçimlerinin teşvik edilmesi gerektiğine inanırlar. Böyle yaparak, sendikalist birliklerin içindeki veya dışındaki anarşistler fikirlerimizin geçerliliğini gösterirler. Çünkü, Kropotkin'in vurguladığı üzere, "bir sonraki devrim en başında ortak mülkiyete dönüştürülmek üzere toplumsal refahın tamamının işçilerce ele geçirilmesini gerektirecektir. Bu devrim ancak işçiler sayesinde, ancak kentsel ve kırsal işçiler her yerde bu amacı kendi başlarına yerine getirirse başarılı olabilir. Bu amaca ulaşmak için kendi eylemlerini devrimden önce başlatmalıdırlar; bu ise ancak ortada güçlü bir işçi örgütlenmesi varsa yapılabilir" ([Selected Writings on Anarchism and Revolution], s. 20). Bu tür popüler öz-yönetimli örgütlenmeler "Anarşizm ve Devrim Üzerine Seçme Yazılareylemde anarşi"den başka bir şey değildir.

A.5.4 Rus Devriminde Anarşistler

1917 Rus Devrimi, anarşizmin bu ülkede hızla büyümesine ve anarşist düşüncelerin tecrübe edilmesine tanıklık etti. Ancak, popüler kültürde, Rus Devrimi özgürlük için mücadele eden sıradan halkın kitlesel bir hareketi olarak değil de Lenin'in Rusya'ya diktatörlüğünü dayattığı bir araç olarak görülür. Gerçek tamamen farklıdır. Rus Devrimi, pek çok farklı düşünce akımının var olduğu ve milyonlarca çalışanın (şehirler ve kasabalardaki işçiler kadar köylülerin de) yaşadıkları dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmeye çalıştığı, tabandan filizlenen bir kitle hareketiydi. Ne üzücüdür ki, bu umutlar ve hayaller Bolşevik parti diktatörlüğü tarafından --önce Lenin, sonra da Stalin tarafınndan-- ezildiler.

Rus Devrimi, tarihin büyük bir kısmında olduğu gibi "tarihi kazananlar yazar" özdeyişinin iyi bir örneğidir. 1917-1921 dönemini ele alan çoğu kapitalist tarihçi, anarşist Voline'nin "bilinmeyen devrim" dediğini --sıradan halkın eylemleri ile tabandan talep ettiği devrimi-- gözardı eder. Leninist anlatımlar ise en iyi durumda, kendi parti çizgileriyle uyumlu olduğu müddetçe işçilerin özerk eylemliliklerini yüceltirler, ancak bu çizgiden ayrılır ayrılmaz onları tamamen mahkûm ederler (ve onlara en aşağılık güdüleri yakıştırırlar). Yani, Leninist açıklamalar (1917'nin bahar ve yazında olduğu gibi) Bolşeviklerin önünde giderlerken işçileri yüceltir, ancak Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle Bolşevik politikalara karşı çıkmaya başladıklarında ise onları mahkûm eder. En kötü durumda ise, Leninist anlatımlar kitlelerin hareket ve mücadelelerini, öncü partinin faaliyetlerinin arka sahnesinden ibaret şeyler olarak resmederler.

Ancak anarşistler açısından, Rus Devrimi çalışan halkın öz-faaliyetinin [self-activity] anahtar bir rol oynadığı toplumsal devrimlerin klasik bir örneğini teşkil eder. Rusyalı kitleleri, sovyetler, fabrika komiteleri ve diğer sınıf örgütlerinde, sınıf-temelli, hiyerarşik devletçi bir rejime dayanan toplumu; özgürlük, eşitlik ve dayanışmaya dayanan bir topluma dönüştürmeye çalışıyorlardı. Böyleyken, Devrimin ilk ayları Bakunin'in şu tahminini doğruluyor gözüküyordu: "geleceğin toplumsal örgütlenmesi; ilk olarak [işçilerin] sendikalarında, ardından komünlerde, bölgelerde, uluslarda ve en nihayetinde de uluslararası ve evrensel olan büyük federasyonlarda, işçilerin birlikleri veya federasyonları aracılığıyla tamamen aşağıdan yukarı doğru gerçekleştirilmelidir" (Michael Bakunin: Seçme Yazılar, s. 206). Sovyetler ve fabrika komiteleri tam olarak Bakunin'in düşüncelerini ifade ediyordu ve anarşistler bu mücadelede önemli bir rol oynadılar.

Çar'ın alaşağı edilmesi kitlelerin doğrudan eylemliliği sayesinde gerçekleşti. Şubat 1917'de, Petrogradlı kadınları ekmek isyanlarını başlattılar. 18 Şubat'da, Petrograd'daki Putilov Fabrikası işçileri greve gittiler. 22 Şubat'a gelindiğinde, grev diğer fabrikalara da yayılmıştı. İki gün sonra ise 200.000 işçi greve çıkmıştı ve 25 Şubat'a gelindiğinde grev neredeyse genel bir hale gelmişti. Aynı gün protestocularla ordunun ilk kanlı çatışmasına tanıklık etti. Dönüm noktası 27 Şubat'ta gerçekleşti; bazı askeri birlikler, peşleri sıra diğer birimleri de sürükleyecek şekilde devrimci kitlenin saflarına geçtiler. Bu, hükümeti elinde hiçbir baskı aracı kalmamış bir halde bıraktı, Çar tahttan feragat etti ve geçici hükümet kuruldu.

Bu hareket öylesine kendiliğinden oluşmuştu ki, bütün politik partiler geride kalmıştı. Buna Bolşevikler de dahildi; "Bolşeviklerin Petrograd örgütü, Çar'ın devrilmesine yol açacak devrimin tam arifesinde grevler düzenlenmesine karşı çıkmıştı. Bereket versin ki, işçiler Bolşevik 'talimatları' dinlemediler ve her halükârda grevi başlattılar. ... İşçiler onların kılavuzluğunu izlemiş olsaydı, devrimin o tarihte gerçekleşmesi şüpheli bir hale gelirdi" (Murray Bookchin, Kıtlık-Ötesi Anarşizm, s. 123).

Devrim, yeni, "sosyalist" devlet durdurmak için yeterince güçlü olana değin tabandan gelen doğrudan eylem damarında akmaya devam etti.

Sol açısından, Çarlığın sona ermesi sosyalistlerin ve anarşistlerin yıllar boyunca her yerde sürdürdükleri çabaların bir sonucuydu. Geleneksel baskının üstesinden gelen insan düşüncesinin ilerici kanadını temsil ediyordu ve bu vasfından ötürü de dünyadaki solcular tarafından layıkıyla yüceltildi. Ancak, Rusya'da işler ilerliyordu. İşyerlerinde, sokaklarda ve tarlalarda giderek daha fazla insan feodalizmi siyasal olarak yıkmanın yeterli olmadığına ikna oluyordu. Feodal sömürüyle karşılaştırıldığında Çar'ın devrilmesi ekonomide pek az bir farka yol açtı, böylece işçiler işyerlerine ve köylüler de topraklara el koymaya başladılar. Tüm Rusya'da, sıradan halk kendi örgütlerini, sendikalarını, kooperatiflerini, fabrika komitelerini ve konseyleri (veya Rusçasıyla "sovyetler"ini) kurmaya başladılar. Bu örgütler ilk başlarda, geriye çağrılabilir delegeleri ve birbirleriyle federe olmalarıyla, anarşist bir tarzda örgütlenmişlerdi.

Söylemeye gerek yok, tüm siyasal partiler ve örgütler bu süreçte rol oynadılar. (Popülist köylü tabanlı bir parti olan) Sosyal Devrimciler ve anarşistler gibi, Marksist sosyal demokratların iki kanadı da (Menşevikler ve Bolşevikler) etkindiler. Anarşistler, özyönetim yönündeki bütün eğilimleri destekleyerek ve geçici hükümetin yıkılmasını teşvik ederek, bu harekete katıldılar. Devrimi tamamen siyasal olmaktan çıkarıp ekonomik/toplumsal bir devrime dönüştürmenin gerekli olduğunu savundular. Lenin'in sürgünden dönmesine kadar bu doğrultuda düşünen tek politik eğilim [anarşistlerdi].

Lenin partisinin "Tüm İktidar Sovyetlere" sloganını kabul etmesini sağladı ve devrimi ileriye doğru itti. Bu daha önceki Marksist konumdan keskin bir kopuştu. Menşeviklere katılan eski bir Bolşevik'in Lenin hakkında şu yorumu yapmasına yol açmıştı; Lenin kendini "otuz yıldan beridir boş olan bir Avrupa tacının --Bakunin'in tahtının-- adayı yapmıştı" (Alexander Rabinowitch'in alıntısı, Devrimin Başlangıcı, s. 40). Bolşevikler kitlesel destek kazanmaya yönelerek; geçmişte anarşizmle bağlantılı olan politikaları, yani doğrudan eylemi ve kitlelerin radikal eylemlerini desteklemeye başladılar ("Bolşevikler, o zamana kadar belirgin bir şekilde ve ısrarla Anarşistler tarafından dile getirilen sloganları ... kullandılar", Voline, Bilinmeyen Devrim, s. 210). Kısa zaman içinde sovyetler ve fabrika komiteleri seçimlerinde giderek daha fazla oy kazanmaya başladılar. Alexander Berkman'ın söylediği üzere, "Bolşeviklerce sahiplenilen anarşist sloganlar sonuçlarını getirmekte gecikmedi. Kitleler onların bayrağına güvendiler" (Komünist Anarşizm Nedir, s. 120).

Bu dönemde anarşistler de etkindiler. Anarşistler özellikle fabrika komiteleri çevresinde var olan, üretimde işçilerin özyönetimi hareketi içinde etkindiler (ayrıntılar için bakınız M. Brinton, Bolşevikler ve İşçi Kontrolü). [Anarşistler], işçilerin ve köylülerin mülk sahibi sınıfı mülksüzleştirmesini, bütün hükümet biçimlerini yıkmalarını ve kendi sınıf örgütlerini --sovyetler, fabrika komiteleri, kooperatifler vb.-- kullanarak toplumu tabandan yeniden örgütlemelerini savunuyorlardı. Yine mücadelenin yönünü de etkileyebildiler. Alexander Rabinowitch'in (Temmuz 1917 ayaklanmasına ilişkin çalışmasında) belirttiği üzere:

"Sıradan kadrolar [yönetici işlev üstlenmeyen üyeler] bazında, özellikle de {Petrograd} garnizonunda ve Kronştad deniz üssünde yer alanlar, Bolşevikleri Anarşistlerden ayıran çok az şey vardı. ... Anarşist-Komünistler ve Bolşevikler, nüfusun aynı eğitimsiz, keyifsiz ve memnuniyetsiz kesimlerinin desteğini edinmek için rekabet ediyorlardı; ve 1917 yazında, Anarşist-Komünistler, az sayıdaki önemli fabrika ve alayda sahip oldukları destekle olayların gidişatını etkileyebilecek inkâr edilemez bir kapasiteye sahiptiler. Aslında, Anarşistlerin cazibesi bazı fabrika ve askeri birimlerde bizzat Bolşeviklerin eylemlerini de etkileyecek ölçüde büyüktü" (Op.Cit., s. 64).

Gerçekte, önde gelen bir Bolşevik Temmuz 1917'de (anarşist etkinin artmasına ilişkin verdiği cevapta) şunu ifade ediyordu; "kendimizi Anarşistlerden ayırarak, kitlelerden de ayırabiliriz" (Alexander Rabinowitch'in alıntısı, Op.Cit., s. 102).

Anarşistler, geçici hükümetin devrildiği Ekim Devrimi sırasında Bolşeviklerle birlikte çalıştılar. Ancak, Bolşevik partinin otoriter sosyalistleri iktidarı ele geçirir geçirmez işler değişmeye başladı. Anarşistler ile Bolşeviklerin pek çok ortak sloganı kullanmalarına karşın, aralarında önemli farklılıklar vardı. Voline'in belirttiği üzere, "Anarşistlerin ağızlarından ve kalemlerinden dökülen sloganlar samimi ve somuttu, çünkü ilkelerine denk düşüyor ve bu ilkelerle tamamen uyumlu eylemler talep ediyordu. Ama aynı sloganlar Bolşeviklerde, liberterlerinkinden tamamen farklı olan pratik çözümler anlamına geliyordu ve sloganların ifade ediyor gözüktüğü fikirlerle uyuşmuyordu" (Bilinmeyen Devrim, s. 210).

Örneğin, "Tüm İktidar Sovyetler" sloganını ele alın. Anarşistler için bunun anlamı açıktı --belirli sorumluluğa sahip, geri çağırılabilir delegelerden oluşan, işçi sınıfının toplumu doğrudan yönetmesini sağlayacak organlar. Bolşevikler içinse, sloganın anlamı basitçe sovyetler üstünden Bolşevik bir hükümetinin kurulması demekti. Fark önemliydi, "çünkü Anarşistlerin belirttiği üzere, eğer 'iktidar' gerçekten sovyetlere aitse, o zaman Bolşevik partiye ait olamazdı; eğer Bolşeviklerin tasavvur ettiği üzere Parti'ye aitse, o zaman sovyetlere ait olamazdı" (Voline, Op.Cit., s. 213). Sovyetleri merkezi (Bolşevik) hükümetin kararnamelerinin uygulayıcısına indirgemek ve onların oluşturduğu Tüm-Rusya Kongresi'nin hükümeti (yani, gerçek iktidar sahiplerini) azledebileceğini söylemek, "tüm iktidar" demek değildir, aslında tam tersidir.

Aynısı, "üretimde işçi kontrolü" terimi için de geçerlidir. Ekim Devriminden önce, Lenin "işçi kontrolü"nü tamamen "işçilerin evrensel, tam kapsamlı bir şekilde kapitalistler üstünde kontrolü" anlamında değerlendiriyordu (Bolşevikler İktidarda Kalacaklar mı?, s. 52). Bunu, işçilerin fabrika komitelerinin federasyonu yoluyla üretimi bizzat kontrol etmeleri (yani ücretli emeğin ortadan kaldırılması) anlamında kullanmıyordu. Anarşistler ve fabrika komiteleri ise böyle görüyorlardı. S.A. Smith'in doğru bir şekilde vurguladığı üzere, Lenin "{işçi kontrolü} terimini fabrika komitelerinden oldukça farklı bir anlamda kullanıyordu". Gerçekte, Lenin'in "önerileri, ... fabrika komitelerinin uygulamaları esas olarak yerel ve özerk iken, karakter olarak adamakıllı devletçi ve merkezciydi" (Kızıl Petrograd, s. 154). Anarşistler için, "işçi örgütleri eğer {patronlar üzerinde} etkin bir kontrol kurma yetisine sahiplerse, o zaman tüm üretimi [sağlama, devam ettirme] yetisine de sahiptirler. Bu durumda, özel [mülkiyetteki] sanayi tedricen olmakla beraber hızlı bir şekilde ortadan kaldırılabilir ve yerine kolektif sanayi geçebilir. Sonuçta, Anarşistler boş ve belirsiz bir 'üretimin kontrolü' sloganını reddettiler. Onlar, özel [mülkiyetteki] sanayinin --tedricen ancak ivedilikle-- kolektif üretim örgütlenmelerince ele geçirilmesini savundular" (Voline, ay, s. 221).

İktidara gelince, Bolşevikler sistemli olarak işçi kontrolünün popüler anlamının altını oydular ve yerine kendi devletçi görüşlerini geçirdiler. "Üç olayda", diyordu bir tarihçi; "Sovyet iktidarının ilk ayında, {fabrika} komiteleri liderleri kendi modellerini yaşama geçirmeye çalıştılar. Her defasında parti liderliği onları etkisiz kıldı. Sonuç, yönetim ve denetim gücünün, merkezi otoritelere tabi olan ve onlarca oluşturulmuş devlet organlarına verilmesi oldu" (Thomas F. Remington, Bolşevik Rusya'da Sosyalizmin İnşası, s. 38). Bu süreç en nihayetinde Nisan 1918'de, Lenin'in savunduğu ve başlattığı "diktatörce" bir güce sahip olan "tek adam yönetimi" ile sonuçlandı. Bu süreç, Bolşevik pratik ile Bolşevik ideoloji arasındaki belirgin bağlantıları ve keza bu ikisinin halk eylemliliğinden ve düşüncelerinden nasıl farklı olduğunu gösteren Maurice Brinton'un Bolşevikler ve İşçi Kontrolü eserinde ortaya konulmuştur.

Bu nedenle Rus Anarşisti Peter Arshinov şöyle bir yorumda bulunuyor:

"Daha az önemsiz olmayan bir başka özellik, Ekim {1917 devriminin} iki anlamı olmasıdır --toplumsal devrime katılan işçi kitlelerinin ve onlarla beraber Anarşist-Komünistlerin ona verdikleri anlam; ve bu toplumsal devrim arzusunun elinden iktidarı kapan, onun ileriye doğru gelişmesine ihanet eden ve [ileriye gelişimini] boğan bir siyasi partinin {Marksist-Komünistlerin} ona verdiği anlam. Ekim'in bu iki yorumu arasında dağlar kadar fark vardır. İşçilerin ve köylülerin Ekim'i, eşitlik ve özyönetim adına parazit sınıfların iktidarının bastırılması demekti. Bolşevik Ekim ise, devrimci aydınlar partisinin iktidarı ele geçirerek, kendi 'Devlet Sosyalizmi'ni ve kitleleri yönetmenin 'sosyalist' yöntemlerini yürürlüğe geçirmesi demekti" (İki Ekim).

İlk başlarda anarşistler Bolşevikleri desteklediler, çünkü Bolşevik liderler kendi devlet-inşa etme ideolojilerini sovyetlere verdikleri desteğin ardına gizliyorlardı (sosyalist tarihçi Samuel Farber'in dikkat çektiği üzere, anarşistler "Bolşeviklerin Ekim Devrimi'ndeki adsız koalisyon ortaklarıydılar", Stalinizmden Önce, s. 126). Ancak, Bolşeviklerin aslında gerçek bir sosyalizmi hedeflemeyip, bunun yerine kendi iktidarlarını sağlamlaştırmayı; toprağın ve üretken kaynakların kolektif mülkiyette altında değil, hükümet mülkiyetinde bulunmasını hedeflediklerini göstermeleriyle beraber, bu destek çabucak kayboldu. Belirtildiği üzere, Bolşevikler, "diktatörce güçlerle" donatılmış bir "tek-adam yönetimi"ne dayanan kapitalist-benzeri işyeri yönetimi biçimlerinin lehine, sistemli olarak işçi kontrolü/özyönetimi hareketinin altını oydular.

Sovyetler konusuna gelince, Bolşevikler onların sahip oldukları sınırlı bağımsızlığın ve demokrasinin altını sistemli olarak zayıflatıyorlardı. 1918 baharı ve yazındaki "sovyet seçimlerindeki büyük Bolşevik kayıplara" yanıt olarak, "silahlı Bolşevik kuvvetleri genellikle bu bölgesel seçimlerin sonuçlarını geçersiz kılıyorlardı". Keza "hükümet, görev süresi Mart 1918'de sona eren Petrograd Sovyeti'nin yeni genel seçimlerini sürekli erteliyordu. Açıktı ki, hükümet muhalefet partilerinin kazançlı çıkacağından korkuyordu" (Samuel Farber, Op.Cit., s. 24 ve s. 22). Petrograd seçimlerinde, Bolşevikler, "sovyette önceden keyfini sürdükleri mutlak çoğunluklarını kaybettiler", ancak en büyük parti olarak kalmaya devam ettiler. Ancak, Petrograd sovyeti seçim sonuçları artık anlamsızlaşmıştı, çünkü "Bolşeviklerin ezici bir kuvvete sahip oldukları sendikalara, bölge sovyetlerine, fabrika-dükkân komitelerine, Kızıl Ordu ve deniz gücü birimlerine sayısal olarak oldukça önemli bir temsiliyet [hakkı] verilmesiyle, Bolşevik zafer garanti altına alınmıştı" (Alexander Rabinowitch, "Petrograd'daki Yerel Sovyetlerin Evrimi", s. 20-37, Slavic Review, Cilt 36, Sayı 1, s. 36 dipnot). Diğer bir deyişle, Bolşevikler kendi delegelerini doldurmak suretiyle sovyetin demokratik doğasının altını oydular. Sovyetlerde reddedilmekle yüz yüze kaldıklarında Bolşevikler, kendi açılarından "sovyetler iktidarı"nın parti iktidarı demek olduğunu ortaya koydular. İktidarda kalmak için, Bolşevikler sovyetleri tahrip etmeliydiler ve öyle de yaptılar. Sovyet sistemi sadece isim olarak "sovyet" kaldı. Gerçekte, 1919'dan sonra Lenin, Troçki ve diğer önde gelen Bolşevik liderler bir parti diktatörlüğü yarattıklarını ve dahası bu diktatörlüğün devrim için gerekli olduğunu itiraf ediyorlardı (Troçki, Stalinizmin yükselişinden sonra bile parti diktatörlüğünü savunmuştu).

Üstelik Kızıl Ordu da artık demokratik bir örgüt değildi. 1918'in Mart'ında, Troçki tüm subay ve asker komiteleri seçimlerini iptal etti:

"seçim ilkesi politik olarak anlamsızdır ve teknik olarak elverişsizdir; ve bir kararname ile uygulamadan kaldırılmıştı" (Çalışma, Disiplin, Düzen).

Maurice Brinton'un doğru bir şekilde özetlediği üzere:

"Brest-Litovsk'un ertesinde Askeri İşler Komiseri olarak atanan Troçki, hızlı bir şekilde Kızıl Orduyu yeniden örgütlüyordu. Çarpışma anında emirlere itaatsizlik halinde uygulanan ölüm cezası tekrar yürürlüğe sokuldu. Keza daha kademeli bir şekilde, selamlama, özel hitap biçimleri, subaylar için ayrı yatakhaneler ve diğer ayrıcalıklar [da yeniden uygulanmaya başlandı]. Subayların seçilmesi de dahil olmak üzere, demokratik örgütlenme biçimlerinden çabucak vazgeçildi" ("Bolşevikler ve İşçi Kontrolü", İşçi İktidarı İçin, s. 37).

Hiç de şaşırtıcı olmamak üzere, Samuel Farber şöyle diyordu: "Lenin'in ve esaslı Bolşevik liderlerden herhangi birisinin işçi kontrolünün veya sovyetlerdeki demokrasinin kaybedilmesine üzüldüğüne veya en azından --Lenin'in 1921'de Savaş Komünizmi'nin yerine NEP'in geçirilmesinde açıkladığı gibi-- bu kayıpları bir geri adım olarak değerlendirdiklerine dair hiçbir kanıt yoktur" (Stalinizmden Önce, s. 44).

Böylece Ekim Devrimi'nin ardından, anarşistler Bolşevik rejimi suçlamaya başladılar ve kitleleri sonunda tüm (kapitalist veya sosyalist) patronlardan kurtaracak olan "Üçüncü Devrim" talebini yükselttiler. Bolşevizmin (örneğin Lenin'in Devlet ve Devrim'inde ifade edilen) söylemi ile pratiği arasındaki temel farklılıkları teşhir ettiler. İktidardaki Bolşevizm, Bakunin'in "proletarya diktatörlüğü"nün Komünist Parti liderlerinin "proletarya üstündeki diktatörlüğü" haline geleceği tahminini haklı çıkarmıştd.

Anarşistlerin etkisi büyümeye başladı. (Bir Fransız subayı olan) Jacques Sadoul'un 1918'in başlarında belirttiği gibi:

"Anarşist kesim, muhalefet grupları arasındaki en aktif, en militan ve muhtemelen de en popüler olan grup. ... Bolşevikler endişeleniyorlar" (Daniel Guerin'in alıntısı, Anarşizm, s. 95-6).

1918 Nisan'ına gelindiğinde, Bolşevikler anarşist rakiplerini fiziksel olarak bastırmaya başlamıştı. 12 Nisan 1918'de, Çeka (Lenin tarafından Aralık 1917'de kurulan gizli polis) Moskova'daki anarşist merkezlere saldırdı. Diğer şehirlerdekiler de kısa bir süre içinde saldırıya maruz kaldılar. Keza soldaki en sesli muhalifleri bastırarak, Bolşevikler koruduklarını iddia ettikleri kitlelerin özgürlüğünü de kısıtlıyorlardı. Demokratik sovyetler, ifade özgürlüğü, muhalefet parti ve grupları, işyerinde ve topraktaki özyönetim, bunların tümü "sosyalizm" adına tahrip edildi. Burada şunu vurgulamalıyız ki, bunların tümü Leninizm'in çoğu destekçisinin Bolşeviklerin otoriterliğin sebebi olarak gösterdiği İç Savaş'ın 1918 Mayıs'ının sonlarına doğru başlamasından önce gerçekleşmiştir. Bu süreç, İç Savaş boyunca Bolşeviklerin tüm çevrelerden kaynaklanan muhalefeti --iktidardayken "diktatörlüğü"nü uyguladıklarını iddia ettikleri sınıfın bizzat grev ve protestoları da dahil olmak üzere-- sistemli bir şekilde bastırmasıyla beraber giderek hızlandı.

Bu sürecin İç Savaş'ın çok öncesinde başladığının vurgulanması önemlidir; [bu], bir terim olarak "işçi devleti"nin çelişkili olduğu yönündeki anarşist kuramı onaylamaktadır. Anarşistler açısından, işçi iktidarının yerine Bolşevik parti iktidarının geçmesi (ve bu ikisi arasındaki çatışma) sürpriz olmadı. Devlet iktidarın devredilmesi demektir --böyleyken "işçi devleti"nin "işçi iktidarı" anlamına gelmesinin mantıksal bir imkânsızlık olduğu anlamına gelir. Eğer toplumu işçiler yönetiyorlarsa, o zaman iktidar onların ellerinde bulunur. Eğer ortada bir devlet varsa, o zaman iktidar bir avuç kadar kişinin ellerindedir, tümünün [halkın] elinde değildir. Devlet azınlık yönetimi için tasarlanmıştır. Hiçbir devlet, temel doğası, yapısı ve tasarımı yüzünden işçi sınıfının (yani çoğunluğun) özyönetiminin bir organı olamaz. Anarşistler, bu nedenle devrimin amili ve kapitalizm ile devletin yıkılmasının ardından toplumun yönetilmesinin bir aracı olarak, tabandan yükselen bir işçi konseyleri federasyonunu savundular.

Kısım H'de tartıştığımız üzere, Bolşeviklerin popüler bir işçi sınıfı partisinden işçi sınıfı üstündeki bir diktatörlüğe doğru yaşadıkları yozlaşma kazayla olmamıştır. Siyasal düşünceler ve devlet iktidarının gerçekliklerinin (ve bunun ürettiği toplumsal ilişkilerin) bileşimi, bu yozlaşmadan daha başka bir sonuç ortaya çıkaramazdı. Öncücülük, kendiliğindenlik korkusu ve parti iktidarının işçi sınıfı iktidarıyla özdeşleştirilmesiyle [tanımlanan] Bolşevizmin siyasal görüşleri, partinin kaçınılmaz olarak temsil ettiğini iddia ettikleriyle çatışacağı anlamına geliyordu. Herşeyden öte, eğer parti öncüyse o zaman otomatik olarak diğer tüm herkes "geri kalmış" unsurdur. Bu demektir ki, eğer işçi sınıfı sovyet seçimlerinde Bolşevik politikalara karşı direniyorsa veya onları reddediyorsa, o zaman işçi sınıfı "sendelemektedir", "küçük-burjuva" ve "gerici" unsurların etkisi altına girmiştir. Öncücülük seçkinciliği, ve devlet iktidarıyla birleştiğinde ise diktatörlüğü besler.

Devlet iktidarı, anarşistlerin daima vurguladıkları üzere, iktidarın bir azınlığın ellerine devredilmesi demektir. Bu, otomatik olarak toplumda sınıfsal bir bölünme üretir --iktidara sahip olanlar ve olmayanlar. Böylece, iktidara geldikleri anda Bolevikler işçi sınıfından soyutlanmışlardır. Rus Devrimi, Malatesta'nın "hükümet, yani yasaları yapmaları için kendilerine güvenilen ve her bireyin bunlara uymasını sağlamak üzere kolektif bir iktidarı kullanmakla yetkilendirilen insan grubu, halihazırda ayrıcalıklı bir sınıftır ve halktan kopmuştur. Herhangi atanmış bir organın yapacağı üzere, kendi politikalarını dayatmak ve kendi özel çıkarlarına öncelik sağlamak amacıyla, içgüdüsel olarak iktidarını kamusal kontrolün ötesine geçecek şekilde genişletmeyi amaçlar. Ayrıcalıklı bir konuma yerleştirilmiş olan, hükümetin kuvvetsizleştirdiği halkla arası zaten bozulmuş olur" (Anarşi, s. 34). Bolşeviklerin kurduğuna benzer oldukça merkezileşmiş bir devlet, yönetenlerin yönetilenlerden yalıtılmışlığını hızlandırırken, aynı zamanda da hesap verilebilirliği [yaptıklarının sorumluluğunu üstlenerek hesap verme zorunluluğunu] en aza indirecektir. Kitleler artık esin ve iktidar kaynağı değildirler, aksine artık "disiplin" (yani emirlere uyma yetisi) eksiklikleri devrimi tehlikeye sokan yabancı bir gruptur. Bir Rus Anarşistinin savunduğu üzere:

"Proletarya yavaş yavaş devlet tarafından serfleştirilmiştir. Halk, [kendi] üstlerinden yeni bir yöneticiler sınıfının --esasen sözde aydınların rahminden doğan yeni bir sınıfın-- ortaya çıktığı hizmetkârlara dönüştürülmüştür. ... Biz, ... Bolşevik partinin yeni bir sınıf sistemi yaratmaya kalkıştığını söylemek istemiyoruz. Ancak, en iyi niyet ve arzuların dahi, herhangi bir merkezileşmiş iktidar sistemi içinde doğası gereği var olan şeytanlar tarafından kaçınılmaz olarak ezileceğini söylemek istiyoruz. Yönetimin emekten ayrılması ve yöneticilerle işçiler arasındaki bölünme, bu merkezileşmenin mantıksal birer sonucudur. Başka türlü de olamaz" (Rus Devriminde Anarşistler, s. 123-4).

Bu nedenle anarşistler, işçi sınıfı içinde siyasal fikirlerin eşitsiz gelişimini kabul etmekle beraber, "devrimciler"in işçi sınıfı adına iktidarı ele geçirmesi gerektiği düşüncesini kabul etmezler. Ancak işçi sınıfının kendisi gerçekten toplumu yönetiyorsa, devrim başarılı olacaktır. Anarşistler için, bu, "gerçek bir kurtuluş, kitlelerin üzerinde [yer alarak] ve profesyonel, teknik, askeri ve diğer branşlarda değil, onların tam da göbeğinde [arasında] çalışan devrimciler tarafından yardım edilen, ama idare edilmeyen; somut eylem ve özyönetim temellerine dayanan ... kendi sınıf örgütlerinde ... gruplaşmış işçilerin kendi doğrudan, yaygın ve bağımsız eylemleri ile başarılabilir" (Voline, Op.Cit., s. 197). İşçi iktidarının yerine parti iktidarını geçirerek Rus Devrimi ilk ölümcül adımını atmıştı. Rusya'daki anarşistler tarafından (Kasım 1917'de) yapılan şu tahminin gerçekleşmesine hiç şaşmamak gerek:

"İktidarları bir kere sağlamlaştırılıp 'meşrulaştırıldıktan' sonra, merkeziyetçi ve otoriter eylem adamları olan Bolşevikler, ülkenin ve halkın yaşamını --merkez tarafından dayatılan-- yönetsel ve diktatörce yöntemlerle yeniden düzenlemeye başlayacaktır. Onlar ... partinin iradesini tüm Rusya'ya dayatacaklar ve tüm ulusu komuta altına alacaklar. Sovyetleriniz ve diğer yerel örgütleriniz yavaş yavaş merkezi hükümetin iradesinin birer yürütme organları haline gelecekler. Emekçi kitlelerce yaratılan sağlıklı, yapıcı çalışmanın yerine, tabandan yükselen özgür birleşmenin yerine; tepeden işleyecek ve yolu üzerinde duran her şeyi demir yumruğuyla ezip geçmeye koyulacak otoriter ve devletçi bir aygıtının yerleştirildiğini göreceğiz" (Voline'ın alıntısı, Op.Cit., s. 235).

Sözde "işçi devleti", (Marksistlerin iddia ettiği gibi) işçi sınıfından insanlar açısından katılımcı veya güçlendirici olamaz, çünkü devlet yapıları basitçe bunun için tasarlanmamıştır. Azınlık kuralının araçları olarak yaratılmışken, işçi sınıfının kurtuluşunun bir aracına (veya buna hizmet edecek "yeni" bir araca) dönüştürülemezler. Kropotkin'in belirttiği üzere, Anarşistler "azınlıkların kitleler üzerinde kendi iktidarlarını oluşturmak ve örgütlemek için başvurduğu bir kuvvet olan Devlet örgütünün, bu ayrıcalıkları yıkacak bir kuvvet olarak hizmet edemeyeceğini savunurlar" (Anarşizm, s. 170). 1918 yılında yazılan bir anarşist broşürün sözleriyle:

"Bolşevizm, günden güne ve adım adım, devlet iktidarının kendine özgü vazgeçilemez nitelikleri olduğunu ispatlıyor: [Bolşevizm] onun [devlet iktidarının] adını, 'kuram'ını ve hizmetçilerini değiştirebilir, ancak özünde iktidarı ve despotluğu yeni biçimlerle korumaktan başka bir şey yapmaz" (Paul Avrich'in alıntısı, "Rus Devriminde Anarşistler", s. 341-350; Russian Review, Cilt 26, Sayı 4, s. 347).

Devrim, içinde olanlar açısından Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden sonraki birkaç ay içinde ölmüştü. Dışardaki dünya içinse, Bolşevikler ve SSCB sistematli bir şekilde gerçek sosyalizmin temellerini tahrip etse de, "sosyalizm"i temsil eder hale geldi. Bolşevikler, sovyetleri devlet organlarına dönüştürerek, parti iktidarını sovyetler iktidarının yerine geçirerek, fabrika komitelerini işlevsizleştirerek, silahlı kuvvetlerde ve işyerlerindeki demokrasiyi ortadan kaldırarak, siyasal muhalefeti ve işçi protestolarını bastırarak; işçi sınıfını açık seçik biçimde kendi devrimden marjinalleştirdiler. Bizzat Bolşevik ideoloji ve pratik, devrimin yozlaşması ve Stalinizmin nihai yükselişindeki önemli ve bazen de belirleyici etmenlerdi.

Anarşistlerin on yıllarca önce tahmin ettiği gibi, birkaç aylık bir zaman zarfında ve İç Savaş'ın başlamasından önce; Bolşeviklerin "işçi devleti", herhangi bir devlet gibi işçi sınıfı üzerinde yer alan yabancı bir iktidar ve azınlık yönetiminin (bu olayda parti yönetiminin) bir aracı haline geldi. İç Savaş bu süreci hızlandırdı ve çok geçmeden de parti diktatörlüğü yürürlüğe girdi (aslında, önde gelen Bolşevik liderler bunun herhangi bir devrim için asli olduğunu söylemeye başlamışlardı). Sosyalizmin tabutuna çakılan son çiviler olarak Kronştad ayaklanmasının ve Ukrayna'daki Makhnocu hareketin ezilmesi ve sovyetlere boyun eğdirilmesiyle beraber, Bolşevikler ülkelerindeki liberter sosyalist unsurları tamamen bastırmış oldular.

Şubat 1921 Kronştad ayaklanması, anarşistlere göre son derece önemliydi (bu ayaklanmanın ayrıntılı bir tartışması için "Kronştad Ayaklanması Ne İdi?" başlıklı ek kısma bakınız). Ayaklanma, Kronştad denizcilerinin Petrograd'ın grevci işçileri desteklemesiyle Şubat 1921'de başladı. [Kronştad denizcileri] ilkinin sovyet demokrasisi talebi olduğu, 15 maddelik bir önerge hazırladılar. Bolşevikler Kronştad ayaklanmacılarını karşı-devrimciler olarak suçladılar ve ayaklanmayı ezdiler. Bu, anarşistler açısından (aylarca önce sona ermiş olan) İç Savaş sebep gösterilerek baskının haklı gösterilememesi ve bunun gerçek sosyalizm için sıradan halkın büyük bir ayaklanması olması nedenlerinden ötürü önemliydi. Voline'nin belirttiği üzere:

"Kronştad, halkın kendisini bütün boyunduruklardan kurtarmak ve Toplumsal Devrimi sürdürmek için giriştiği tamamen bağımsız olan ilk girişimdi: bu girişim, ... siyasal önderler, liderler veya öğretmenler olmaksızın, doğrudan doğruya emekçi yığınlar tarafından yapılmıştı. Üçüncü ve toplumsal bir devrime doğru atılmış ilk adımdı" (Voline, ay, s. 537-8).

Anarşist düşünceler, en başarılı şekilde Ukrayna'da uygulandı. Makhnocu hareketin koruması altındaki bölgelerde, işçi sınıfından insanlar kendi düşünce ve ihtiyaçlarına dayanarak kendi yaşamlarını doğrudan düzenlediler --gerçek toplumsal özbelirlenim [self-determination]. Kendi kendini eğitmiş bir köylü olan Nestor Makhno'nun liderliğindeki, hareket yalnızca Kızıl ve Beyaz diktatörlüklerle çarpışmakla kalmadı, aynı zamanda Ukrayna milliyetçilerine karşı da direndi. Makhno, "Ulusal özbelirlenim" (yani yeni bir Ukrayna devleti) taleplerine karşı çıkarak, bunun yerine Ukrayna'da ve tüm dünyada işçi sınıfının özbelirlenim talebini savundu. Makhno, köylü ve işçi arkadaşlarını gerçek özgürlük için savaşmaya esinlendirdi:

"Ya zafer ya ölüm --bu tarihsel anda Ukraynalı köylü ve işçilerin karşı karşıya olduğu ikilem işte bu. ... Ancak biz, geçmiş yılların hatalarını, kaderimizi yeni efendilerin ellerine teslim etme hatasını tekrar işlemek için yenmeyeceğiz; kaderlerimizi kendi ellerimize almak için, yaşamlarımızı kendi doğru algımız ve kendi irademiz doğrultusunda sürdürmek için yeneceğiz" (Peter Arshinov'un alıntısı, Makhnocu Hareketin Tarihi, s. 58).

Bu amacı sağlamak üzere, Makhnocular kurtardıkları kasaba ve şehirlerde hükümetler kurmayı reddettiler, bunun yerine çalışan insanların kendi kendisini yönetmesi için özgür sovyetlerin kurulmasını desteklediler. Alexandrovsk örneğine bakarsak, şehri kurtarır kurtarmaz Makhnocular, "derhal çalışan nüfusu genel bir konferansa katılmaya davet ettiler ... şehir hayatını ve fabrikaların işleyişini, kendi kuvvetleri ve kendi örgütleriyle işçilerin kendilerinin örgütlenmesi önerildi ... İlk konferansı bir ikincisi takip etti. Yaşamı işçilerin özyönetimi ilkesiyle örgütlemenin [yaratacağı] sorunlar ele alındı ve bu fikri büyük bir çoşkuyla karşılayan işçi kitlelerin canlılığı içinde tartışmalar düzenlendi. ... İlk adımı demiryolu işçileri attı. ... Bölgenin demiryolu ağını düzenlemekten sorumlu olan bir komite oluşturdular. ... Bu noktadan sonra, Alexandrovsk proletaryası sistematli bir şekilde özyönetim organlarının yaratılması sorunuyla uğraştı" (Op.Cit., s. 149).

Makhnocular şunları savunuyorlardı; "işçilerin ve köylülerin özgürlüğü kendi ellerindedir, ve hiçbir kısıtlamaya tabi değildir. Uygun gördükleri ve arzuladıkları şekilde faaliyet göstermek, kendilerini örgütlemek, yaşamlarının tüm yönlerine ilişkin kendi aralarında anlaşmalar yapmak; işçi ve köylülerin kendilerine kalmıştır. ... Makhnocular, yardım etmek ve tavsiyede bulunmaktan fazlasını yapamazlar ... Hiçbir durumda yönetmeyi ne yapabilirler ne de bunu arzu ederler" (Peter Arshinov, Guerin'in alıntısı, Op.Cit., s. 141). Alexandrovsk'da, Bolşevikler Makhnoculara bir eylem alanı önerisi getirdiler --onların [Bolşeviklerin] Revkom'u (Devrimci Komitesi) siyasal, Makhnocular ise askeri işlerle ilgilenecekti. Makhno ise onlara "kendi iradelerini işçilere dayatmayı amaçlamak yerine, gidip kendilerine dürüst bir iş bulmaları"nı tavsiyesinde bulundu (Anarşist Okumalar'da Peter Arshinov, s. 141).

[Makhnocular] özgür tarım komünleri de örgütlediler; bunlar, "herkesçe kabul edildiği üzere ... sayıca fazla değillerdi ve nüfusun ancak azınlığını içermekteydiler. ... Ancak daha değerli olan şey ise bunların yoksul işçilerin kendileri tarafından kurulmuş olmasıydı. Makhnocular, kendilerini özgür komünler düşüncesinin propagandası ile sınırlayarak, asla köylüler üstünde herhangi bir baskı kurmadılar" (Arshinov, Makhnocu Hareketin Tarihi, s. 87). Küçük derebeylerinin [landed gentry] mülkiyetlerinin kaldırılmasında, Makhno'nun bizzat kendisi önemli bir rol oynadı. Yerel sovyetler ile onların ilçe ve bölge kongreleri, toprağın bütün köylü topluluğu kesimleri arasında kullanımını eşitledi (Op.Cit., s. 53-4).

Üstelik, devrimin gelişimi, ordu ve toplumsal politika faaliyetleri ile ilgili tartışmalara bütün nüfusun katılımını sağlamak üzere Makhnocular oldukça zaman ve enerji harcadılar. Özgür sovyetler, sendikalar ve komünleri olduğu gibi siyasal ve toplumsal meseleleri de tartışmak üzere, çok sayıda işçi, asker ve köylü delegeleri konferansları düzenlediler. Alexandrovsk'u kurtardıklarında, bölgesel bir köylü ve işçi kongresi düzenlediler. Makhnocular, Nisan 1919'da üçüncü köylü, işçi ve devrimci kongresini, Haziran'da da birçok bölgenin olağanüstü kongresini yapmaya çalışırlarken, Bolşevikler bunları karşı-devrimci olarak görüyor, yasaklamaya ve düzenleyicileri ile delegelerini kanundışı ilan etmeye çalışıyordu.

Makhnocular konferanslarını gerçekleştirerek ve "kendilerini devrimciler olarak niteleyenler tarafından yapılan ve kendilerinden daha devrimci olan halkı kanun-dışı ilan etmeye izin veren bir yasa olabilir mi?", "devrim kimin çıkarlarını savunacaktır: Parti'ninkileri mi, yoksa kanlarıyla devrimi harekete geçiren halkınkileri mi?" diye sorarak buna cevap verdiler. Makno'nun kendisi, "kendi meselelerini tartışmak için kendi başlarına konferanslar düzenleme talebinde bulunmak, işçi ve köylülerin devrimle kazandığı dokunulmaz haklar olarak değerlendirmeli" diyordu (Op.Cit., s. 103 ve s. 129).

Bunun yanı sıra, Makhnocular "ifade, düşünme, basın ve siyasal örgütlenme özgürlüklerini kapsayan devrimci ilkeleri tam anlamıyla uyguladılar. Makhnocular tarafından işgal edilen tüm şehir ve kasabalarda, işe şu veya bu güç tarafından basına ve siyasal örgütlere getirilen bütün yasak ve kısıtlamaların kaldırmasıyla başlandı". Aslında, "Makhnocuların, Bolşevikler, sol Sosyalist-Devrimciler ve diğer devletçilere uygulanmasını gerekli gördükleri yegâne kısıtlama, halk üzerinde bir diktatörlük dayatmayı amaçlayan 'devrimci komiteler' oluşumunu yasaklamaktı" (Op.Cit., s. 153 ve s. 154).

Makhnocular, Bolşeviklerin sovyetleri yozlaştırmasını kabullenmediler, bunun yerine "otoriteler ve onların rastgele yasaları olmaksızın, çalışan insanların özgür ve tam bağımsız sovyet sistemi"ni önerdiler. Beyanatlarında şu belirtiliyordu: "emekçi insanların irade ve arzularını yansıtacak sovyetleri emekçi insanların kendileri özgürce seçmelidir, bunun anlamı şudur: yöneten değil, YÖNETSEL sovyetler". Ekonomik olarak, kapitalizm devletle birlikte yıkılacaktır --toprak ve işyerleri "emekçi insanların kendilerine, orada çalışanlara ait olmalıdır; yani, toplumsallaştırılmalıdırlar" (Op.Cit., s. 271 ve s. 273).

Kızıl Ordu ile keskin bir zıtlık içindeki ordu esas olarak demokratikti (her ne kadar İç Savaş'ın korkunç doğası bu idealden bazı sapmalara neden olmuş olsa da --ancak Troçki tarafından Kızıl Ordu'ya dayatılan rejimle karşılaştırıldığında, Makhnocular çok daha demokratik bir hareketti).

Anarşistlerin Ukrayna'daki özyönetim deneyimi, Bolşeviklerin artık onlara ihtiyacı kalmamasıyla ("Beyazlar"a veya Çar yanlılarına karşı eski müttefikleri olan) Makhnocuları hedef alması sonucunda kanlı bir sonla noktalandı. Bu önemli hareket SSS'ın "Makhnocu hareket Bolşevizm'in alternatifinin olduğunu nasıl göstermiştir?" başlıklı ek kısmında tam olarak tartışılmaktadır. Ancak, Makhnocu hareketin en açık derslerinden birini burada vurgulamalıyız; yani Bolşeviklerce izlenen diktatörce politikaların onlara objektif koşullar tarafından dayatılmamış olduğu [dersini]. Aksine, Bolşevizmin siyasal düşüncelerinin aldıkları kararlar üzerinde açık bir etkisi olmuştur. Herşeyden öte, Makhnocular da aynı İç Savaş'ın içinde bulunuyorlardı, ancak Bolşeviklerin izlediği parti iktidarı politikalarını takip etmediler. Aksine, oldukça güç koşullar altında (ve Bolşevikler bu politikalara güçlü bir şekilde karşı çıkarken) dahi, işçi sınıfı özgürlüğünü, demokrasisini ve gücünü teşvik ettiler. Sol'un kabul ettiğe genel görüşe göre, Bolşeviklerin önünde başka bir alternatif yoktu. Makhnocuların deneyimi bunun geçersizliğini ispat ediyor. Kitlelerin ve iktidardakilerin siyasal olarak yaptıkları ve düşündükleri şeyler, seçenekleri kısıtlayan nesnel engeller kadar tarihin sonucunu belirleyen sürecin de bir parçasıdır. Açıktır ki, düşünceler önemlidir ve dolayısıyla Makhnocular Bolşevizme karşı pratik bir alternatifin --anarşizmin-- geçmişte (ve bugün) varolduğunu göstermişlerdir.

1987 yılına gelene değin, Moskova'da düzenlenen son anarşist yürüyüş 10.000 kişinin tabutunun ardından yürüdüğü Kropotkin'in 1921'deki cenaze töreni oldu. "Otoritenin olduğu yerde özgürlük yoktur" ve "İşçilerin kurtuluşu işçilerin kendi görevidir" sloganları yazılı kara pankartlar taşıyorlardı. Yürüyüş kolu Butyrki hapishanesini geçerken, mahkûmlar anarşist şarkılar söyleyerek ve hücrelerinin demir parmaklıklarına vurarak onlara katıldılar.

Anarşistlerin Rusya'daki Bolşevik rejime muhalefetleri 1918'de başladı. "Devrimci" rejim tarafından bastırılan ilk sol-kanat grup onlar oldular. Rusya'nın dışındaki anarşistler, Bolşevik rejimin baskıcı doğası hakkında anarşist kaynaklardan haberler gelene kadar Bolşevikleri desteklemeye devam ettiler (o zamana kadar, çoğu olumsuz raporları kapitalist-yanlı kaynaklar olarak dikkate almamışlardı). Güvenilir raporlar gelmeye başlayınca, dünya genelindeki anarşistler Bolşevizmi, onun parti iktidarı ve baskı sistemini reddettiler. Bolşevizm deneyimi Bakunin'in Marksizmin anlamına dair şu tahminini haklı çıkardı: "[Marksizm], halkın, gerçek veya öyleymiş gibi davranan aydınların [oluşturduğu] yeni ve çok küçük bir aristokrasi tarafından, oldukça despotça bir şekilde yönetilmesi [demektir]. İnsanlar bilgili değillerdir, dolayısıyla hükümet eliyle özgürleştirilecek ve bütünüyle yönetilenler sürüsüne dahil edileceklerdir" (Devletçilik ve Anarşi, s. 178-9).

1921'den itibaren, Rusya dışındaki anarşistler, bireysel patronlar ortadan kaldırılmış olsa da, Sovyet devlet bürokrasisinin Batı'daki bireysel patronların rolünü üstlendiğini belirtmek üzere SSCB'yi "devlet-kapitalist" bir ulus olarak tanımlamaya başladılar (Rusya içindeki anarşistler zaten 1918'den beri böyle adlandırıyorlardı). Anarşistlere göre, "Rus devrimi ... iktisadi eşitliğe ... ulaşmaya çalışıyor; ... bu çaba Rusya'da son derece merkezileşmiş bir parti diktatörlüğü altında yapılıyor ... parti diktatörlüğünün demirden yasası altında, son derece merkezileşmiş bir devlet komünizmi temelinde Rusya'da komünist bir cumhuriyet kurma çabası başarısız olmaya mahkûmdur. Rusya'dan komünizmin nasıl uygulanmayacağını öğreniyoruz" (Anarşizm, s. 254).

Rus Devrimi ve anarşistlerin oynadığı rol hakkında daha fazlası için, SSS'ın "Rus Devrimi" başlıkla ek kısmına bakınız. Bu ek, Kronştad ayaklanması ve Makhnocuları ele almasının yanı sıra, devrimin neden başarız olduğunu, Bolşevik ideolojinin bu başarısızlıktaki rolünü ve o dönemde Bolşevizmin alternafinin bulunup bulunmadığını tartışmaktadır.

Şu kitapların okunması da tavsiye edilir: Voline'dan Bilinmeyen Devrim; G.P. Maksimov'dan İşleyen Giyotin; Alexander Berkman'dan Bolşevik Efsane ve Rus Trajedisi; M. Brinton'dan Bolşevikler ve İşçi Kontrolü; Ida Mett'den Kronştad Ayaklanması; Peter Arshinov'dan Makhnocu Hareketin Tarihi; Emma Goldman'dan Rusya'daki Hayal Kırıklığım ve Hayatımı Yaşarken; Alexandre Skirda'dan Nestor Makhno - Anarşinin Kazak'ı: Ukrayna'da özgür sovyetler mücadelesi, 1917-1921.

Bu kitapların çoğu devrim sırasında aktif olan, Bolşevikler tarafından hapsedilen, Bolşeviklerin Leninizm'e kazanmaya çalıştığı Moskova'ya gelen anarko-sendikalist delegelerin yarattığı uluslararası baskı sayesinde Batı'ya sınırdışı edilen anarşistler tarafından yazılmıştır. Bu delegelerin çoğunluğu liberter politikalarına bağlı kalmış ve [üyesi oldukları] sendikaların Bolşevizmi reddederek Moskova ile bağlarını koparmalarını sağlamışlardır. 1920'nin başlarına gelindiğinde, bütün anarko-sendikalist sendika konfederasyonları, bir devlet kapitalizmi ve parti diktatörlüğü olması yüzünden Rusya'daki "sosyalizm"in reddedilmesi konusunda anarşistlere katılmıştı.

A.5.5 İtalyan Fabrika İşgallerinde Anarşistler

Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından, tüm Avrupa'da ve dünyada kitlesel bir radikalleşme başlamıştı. Sendika üye sayıları patlamış; grevler, gösteriler ve çalkantılar muazzam seviyelere ulaşmıştı. Bu kısmen savaş yüzünden, kısmen ise Rus Devrimi'nin görünüşteki başarısı yüzündendi. Rus Devrimi'nin çoşkusu Joseph Labadie gibi bireyci anarşistlere bile bulaşmıştı; [o da] diğer pek çok anti-kapitalist gibi, "doğu'daki kızıllığın daha parlak bir günün umudunu {müjdelediğini}", ve Bolşeviklerin "endüstriyel kölelik cehenneminden çıkmak için en azından övgüye değer çabalar gösterdiği"ni söylüyordu (Carlotte R. Anderson'un alıntısı, Önde Gelen Amerikalı Anarşistler, s. 225 ve s. 241).

Avrupa çapında, anarşist düşünceler daha da popülerleşiyor ve anarko-sendikalist sendikalar büyüklük olarak gelişiyorlardı. Örneğin, bu mayalanma Britanya'da işçi temsilcileri hareketini ve Clydeside grevlerini ortaya ıkardı; Almanya, IWW'dan esinlenen endüstriyel sendikacılığın ve "Konsey Komünizmi" [Council Communism] olarak adlandırılan Marksizmin liberter bir biçiminin yükselişine tanıklık etti; İspanya'da anarko-sendikalist CNT'nin muazzam büyümesi yaşandı. Bunların yanı sıra, bu dönem ne yazık ki hem sosyal demokrat hem de komünist partilerin yükselişine de tanıklık etti. İtalya bir istisna değildi.

Turin'de, yeni bir alttan [üyelerden] yükselen [rank-and-file] bir hareket gelişiyordu. Bu hareket (özellikle ad hoc [sadece bu amaca yönelik olarak oluşturulmuş] şikayet komiteleri olarak seçilen) "dahili komisyonlar" etrafında temellenmişti. Bu yeni örgütlenmeler doğrudan doğruya belirli bir işyerinde birlikte çalışan, 15-20 civarında işçi arasından --belirli sorumluklara sahip ve geri &cceddil;ağırılabilir olarak-- seçilen işçi temsilcisi gruplarına dayanıyordu. Ardından belli bir tesisteki bütün işçi temsilcilerinin [oluşturduğu] meclis, bu amaçlar doğrultusunda "fabrika konseyi" olarak adlandırılan işçi temsilcileri organına karşı doğrudan ve sürekli sorumlu olan bir "dahili komisyon" seçiyordu.

Kasım 1918 ile Mart 1919 arasında, dahili komisyonlar sendika hareketi içinde ulusal bir mesele haline geldi. 20 Şubat 1919'da İtalyan Metal İşçileri Federasyonu (FIOM), fabrikalarda "dahili komisyonlar" seçilmesini sağlayan bir sözleşme yapma hakkını kazandı. Hemen ardından işçiler, bu işçi temsilciliği organlarını yönetsel fonksiyonları olan fabrika konseylerine dönüştürmeye giriştiler. Mayıs 1919'a gelindiğinde, dahili komisyonlar "metal işleri endüstrisindeki hâkim güç haline geliyorlardı ve sendikalar marjinal idari birimler haline dönüşme tehlikesi altındaydılar. Reformistlerin gözünde, endişe verici bu gelişmelerinden arkasında liberterler bulunuyordu" (Carl Levy, Gramsci ve Anarşistler, s. 135). Kasım 1919'a gelindiğinde, Turin dahili komisyonları fabrika konseylerine dönüştürülmüştü.

Turin'deki hareket genellikle, ilk sayısı 1 Mayıs 1919'da yayınlanan haftalık L'Ordine Nuovo (Yeni Düzen) dergisiyle ilişkilendirilir. Daniel Guerin'in özetlediği üzere, [bu dergi] "Carlo Petri takma adıyla yazan anarşist fikirlere sahip Turin Üniversitesi'nden bir felsefe profesörünün ve keza Turin liberterlerinin bütün çekirdek kadrosunun katkılarıyla, sol sosyalist Antonio Gramsci'nin editörlüğü altında [yayınlanıyordu]. Ordine Nuovo grubu, fabrikalarda belli bir kesim tarafından, özellikle de metal sanayisindeki anarko-sendikalist militanlar Pietro Ferrero ve Maurizo Glarino tarafından destekleniyordu. Ordine Nuovo manifestosu, fabrika konseylerini 'hem ayrı ayrı fabrikaların hem de bütün bir toplumun gelecekteki komünist yönetimine uygun organlar' olarak kabul etmek noktasında anlaşmaya varan sosyalistler ve anarşistler tarafından ortaklaşa imzalandı" (Anarchism, s. 109).

Turin'deki gelişmeler soyutlanmış bir halde değerlendirilmemeli. Bütün İtalya genelinde işçiler ve köylüler eyleme geçiyorlardı. Şubat 1920'nin sonlarına doğru, Liguria, Piedmont ve Napoli'de fabrika işgalleri dalgası başlamıştı. Liguria'da ücret görüşmelerinin kesilmesinin ardından, işçiler Sestri Ponente, Cornigliano ve Campi'deki metal ve gemi yapımı fabrikalarını işgal ettiler. Dört gün boyunca, sendikalist önderlik altında, fabrika konseyleri aracılığıyla fabrikaları çalıştırdılar.

Bu dönemde İtalyan Sendikalist Birliği (USI) 800.000 üye sayısına ulaşmıştı; 20.000 üyeli İtalyan Anarşist Birliği (UAI) ile günlük gazetesinin (Umanita Nova) etkisi de paralel bir şekilde büyümüştü. Gallerli Marksist tarihçi Gwyn A. Williams'ın belirttiği üzere, "Anarşistler ve devrimci sendikalistler, soldaki en tutarlı ve bütüncül devrimci gruptu ... sendikalizm ile anarşizm tarihinin 1919-20'deki en belirgin özelliği [şuydu]: hızlı ve neredeyse sürekli bir büyüme. ... Sendikalistler herşey öte sosyalist hareketin yakalamakta tamamen başarısız olduğu militan işçi-sınıfı görüşünü yakalamıştı" (Proletar Düzen, s. 194-195). Turin'de, liberterler "FIOM ile beraber çalışıyorlardı" ve "Ordine Nuovo kampanyasına da başlangıcından itibaren yoğun bir şekilde katılmışlardı" (Op. Cit., s. 195). Ordine Nuovo'nun diğer sosyalistler tarafından "sendikalist" olarak suçlanmasına şaşmamak gerek.

İşyerlerini işgal etme fikrini ilk ortaya atanlar anarşistler ve sendikalistlerdi. Malatesta, Umanita Nova'nın Mart 1920 tarihli sayısında bu fikri tartışıyordu. Kendi sözleriyle, "Genel grev protestoları artık kimseyi rahatsız etmiyor. ... Artık başka bir şeye yönelmeli. Biz bir öneri getiriyoruz: fabrikalara el koyun ... kesinlikle geleceği olan bir yöntem, çünkü bu işçi hareketinin nihai hedeflerine denk düşmekte ve nihai mülksüzleştirme eylemi için hazırlık işlevi gören bir uygulamayı meydana getirmekte" (Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s. 134). Aynı ay içinde, "Milan'da konseyler kurmak üzere yürütülen güçlü sendikalist kampanya [sırasında], {USI'nın anarşist başkan yardımcısı} Armando Borghi kitlesel fabrika işgalleri çağrısı yapıyordu. Turin'de işyeri komiserlerinin yeniden seçilmesi, iki haftadır süren ateşli tartışma düşkünlüğünü yeni sonlandırmıştı ve işçiler hararetlenmişti. {Fabrika Konseyi} Komiserleri fabrika işgalleri çağrısında bulunmaya başladılar". Aslında, "Turin dışındaki konsey hareketi temel olarak anarko-sendikalistti". Hiç de şaşırtıcı olmayacak biçimde, sendikalist metal-işçileri sekreteryası "Turin konseylerine destek sağlanması için uğraşıyordu, çünkü onlar fabrikaların kontrol altına alınmasını amaçlayan ve sendikalist endüstriyel birliklerin ilk hücreleri olabilecek, anti-bürokratik doğrudan eylemi temsil etmekteydiler. ... Sendikalist kongresi oylama sonucunda konseylerin desteklenmesine karar verdi. ... Malatesta, ... onları isyankârlık üretmeyi garanti altına alan bir doğrudan eylem biçimi olarak destekledi. ... Umanita Nova ve {USI'nın gazetesi} Guerra di Classe, neredeyse L'Ordine Nuovo ve Avanti'nin Turin baskısı kadar kendilerini konseylere adamışlardı" (Williams, Op. Cit., s. 200, s. 193 ve s. 196).

Militanlıktaki bu patlama kısa süre içinde patronların karşı saldırısını harekete geçirdi. Patronların örgütü fabrika konseylerini suçlayarak onlara karşı harekete geçme çağrısında bulundu. İşçiler ayaklanıyor ve patronların emirlerine uymayı reddediyorlardı --fabrikalarda "disiplinsizlik" artıyordu. [Patronlar], mevcut endüstriyel düzenlemelerin uygulanması için hükümetin desteğini kazandılar. FIOM tarafından 1919'da kazanılan sözleşme, dahili komisyonların üretim bölümlerinde yasaklanmasını ve [faaliyetlerinin] çalışma saatleri dışıyla sınırlandırılmasını sağlıyordu. Bu, Turin'deki işçi temsilcileri hareketinin yürüttüğü --işçi temsilcilerini seçmek üzere çalışmanın durdurulması gibi-- faaliyetlerin, sözleşmenin ihlali anlamına gelmesi demekti. Hareket esasen kitlesel bir itaatsizlik sayesinde sürüyordu. Patronlar yapılmış sözleşmenin ihlal edilmesini, Turin'deki fabrika konseyleri ile mücadele etmenin bir aracı olarak kullandılar.

İşverenlerle nihai hesaplaşma, Fiat'daki işçi temsilcileri genel meclisinin, birçok işçi temsilcisinin işten çıkarılmasını protesto etmek üzere oturma eylemine başlamasıyla Nisan'da gerçekleşti. Bunun üzerine işverenler genel bir lokavt ilan ettiler. Hükümet, büyük bir kuvvet gösterisi, fabrikalar işgal eden birlikleri ve doğrultulmuş makinalı tüfekleriyle lokavt kararını destekledi. İki haftalık grevin ardından işçi temsilcileri hareketi anlaşmazlık konusu olan acil konularda feragat etmeye karar verdiğinde, işverenler işçi temsilcileri konseyinin [faaliyetlerinin] FIOM'la yapılan sözleşmeye uygun olarak çalışma saatleri dışıyla sınırlı olması ve idari kontrolün tekrar uygulanması taleplerini dayattılar.

Bu talepler fabrika konseyleri sistemini hedef alıyordu ve Turin işçi hareketi bunu savunmak üzere kitlesel bir genel grevle cevap verdi. Turin'de greve katılım tamdı, [grev] kısa zaman içinde Piedmont bölgesinin geneline yayıldı ve en yüksek döneminde 500.000 işçiyi kapsamaktaydı. Turin grevcileri grevin tüm ülkeye yayılması çağrısı yaptılar; genelde sosyalistlerin önderliğinde oldukları için de CGL sendikasına ve Sosyalist Parti liderlerine yöneldiler, [onlar ise] bu çağrıyı reddeddiler.

Turin genel grevine tek destek, bağımsız demiryolu ve deniz işletmeleri işçileri sendikaları gibi anarko-sendikalist etki altında olan sendikalardan geldi ("Bir tek sendikalistler harekete geçtiler". Pisa ve Floransa'daki demiryolu işçileri, Turin'e gönderilecek olan askeri birlikleri taşımayı reddettiler. Cenova genelinde, USI'nın oldukça etkili olduğu liman işçileri arasında ve işyerlerinde grevler vardı. Williams'ın belirttiği üzere, "sosyalist hareketin tamamı tarafından ihanet edilmiş ve terk edilmiş ol"masına karşın Nisan hareketi, "anarko-sendikalistlerin doğrudan yaptığı ve dolaylı olarak esinlendirdiği ... eylemler" ile "hala popüler destek bulmaktaydı". Bizzat Turin'de, anarşistler ve sendikalistler, "konsey hareketini (Gramsci'nin ve Ordine Nuovo'nun etkisinden) koparmakla tehdit ediyorlardı" (Williams, Op. Cit., s. 207, s. 193 ve s. 194).

En sonunda, CGL liderliği, işverenlerin ana talebi olan işçi temsilcileri konseylerinin faaliyetlerinin çalışma saatleri dışıyla sınırlandırılmasını kabul ederek grevleri sona erdirdi. Konseyler artık faaliyetleri ve üretim bölümlerindeki varlıkları açısından oldukça kısıtlanmış olsalar da, Eylül'deki fabrika işgalleri sırasında bu konumlarını tekrar kazanacaklardı.

Anarşistler "sosyalistleri ihanetle suçladılar. Sosyalistleri kendi korkak liderliklerine bağımlı kılan, yanlış olduğuna inandıkları disiplin anlayışları [nedeniyle] eleştirdiler. Her hareketi 'hesapların, korkuların, hataların ve liderlerinin olası ihanetlerine' mahkum eden bu disiplinle; Turin'le dayanışma içinde mücadele eden Sestri Ponente işçilerinin disiplinini, güvenlik güçlerini Turin'e taşımayı reddeden demiryolu işçilerinin, parti ve grup hesaplarını unutarak kendilerini Torinesi'nin emrine adayan anarşistlerin ve Unione Sindicale üyelerinin disiplinini karşılaştırdılar" (Carl Levy, Op. Cit., s. 161). Ne üzücüdür ki, sosyalistlerin bu yukarıdan-aşağı "disiplini", fabrika işgalleri sırasında korkunç sonuçlarıyla birlikte kendini tekrar edecekti.

Eylül 1920'de, ücret kesintileri ve lokavtlara karşı İtalya genelinde oturma eylemleri düzenlendi. "Kriz ortamının merkezinde, sendikalistlerin yükselişi vardı". Ağustos ortasında, USI metal işçileri "her iki sendikanın da fabrikaları işgal etmesi çağrısında bulundu" ve lokavtlara karşı "önleyici işgaller" çağrısı yaptı. USI, ("gerekli tüm tedbirlerle" savunulması gereken) bunu "fabrikalara metal işçileri tarafından el konulması" olarak değerlendirdi ve "diğer sanayilerdeki işçilerin de mücadeleye çağrılmasının" gerektiğini gördü (Williams, Op. Cit., s. 236 ve s. 238-9). Aslında, "eğer FIOM işverenlerin lokavtına karşı fabrikaların işgal edilmesi şeklindeki sendikalist düşünceyi kucaklamamış olsaydı, USI pekala Turin'deki siyasal açıdan aktif olan işçi sınıfı arasında büyük bir destek kazanabilirdi" (Carl Levy, Op. Cit., s. 129). Bu grevler motor fabrikalarında başladı ve kısa sürede demiryollarına, yol taşımacılığına ve diğer endüstrilere sıçradı --köylüler de topraklara el koyuyordu. Ancak, grevlerciler yalnızca işyerlerini işgal etmekle yetinmediler; [işyerlerini] işçilerin özyönetimine bıraktılar. Çok geçmeden 500.000'den fazla "grevci", kendileri adına üretmek üzere işbaşı yapmıştı. Bu olaylara katılan Errico Malatesta şöyle yazıyor:

"Metal işçileri ücretler meselesiyle hareketi başlattılar. Bu yeni tür bir grevdi. Fabrikaları terk etmek yerine, çalışmadan içerde kalmak fikri vardı. ... İtalya çapında işçiler arasında devrimci bir coşku vardı ve kısa zaman içinde taleplerin nitelikleri değişti. İşçiler, ilk ve son defa olmak üzere, tüm üretim araçlarının sahipliğini ele geçirmek için anın uygun olduğunu düşündüler. Savunma için silahlandılar ... ve üretimi kendi başlarına düzenlemeye başladılar. ... Ortadan kaldırılan aslında mülkiyet hakkıydı ... ; çoşkuyla doğan şey, yeni bir rejim, yeni bir toplumsal yaşam biçimiydi. Ve hükümet arka çıktı, çünkü muhalefet etmekten aciz olduğunu hissetti" (Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s. 134)

Daniel Guerin hareketin boyutları hakkında iyi bir özet sunuyor:

"Fabrikaların yönetimi ... teknik ve idari işçi komiteleri tarafından yürütülüyordu. Özyönetim oldukça yol katetmişti: ilk zamanlarda bankalardan destek sağlandı, ancak bu [destek] geri çekilince, özyönetim sistemi işçilerin ücretlerini ödemek üzere kendi parasını bastı. Çok katı bir özdisiplin gerekiyordu; alkollü içeceklerin kullanılması yasaklandı ve savunma amacıyla silahlı devriyeler örgütlendi. Özyönetim altındaki fabrikalar arasında çok yakın bir dayanışma kuruldu. Madenler ve kömür ortak bir havuza konarak adaletli bir şekilde paylaştırıldı" (Anarşizm, s. 109).

İtalya, "yarım milyon işçinin [çalıştıkları] fabrikaları işgal ederek kızıl ve kara bayrakları göndere çekmesiyle felç olmuştu". Hareket yanlızca Milan, Turin ve Cenova etrafındaki endüstriyel merkezleriyle sınırlı kalmayarak, Roma, Floransa, Napoli ve Palermo'ya sıçramış, bütün İtalya'ya yayılmıştı. Umanita Nova "hareket oldukça ciddidir ve bizler onun hızlı bir şekilde yayılması için gereken herşeyi yapmalıyız" derken, "USI'lı militanlar kesinlikle hareketin en ön saflarında yer alıyorlardı". USI'nın ısrarlı çağrıları, "'el koyma[yla sonuçlanacak] genel grevleri' yerleştirmek için hareketi tüm sanayiye yaymak" amacını güdüyordu (Williams, Op. Cit., s. 236 ve s. 243-4). Liberterlerin etkisi altındaki demiryolu işçileri askeri birliklerin taşımayı reddetti, işçiler reformist sendikaların aksi yöndeki kararlarına rağmen greve katıldılar ve köylüler de toprakları işgal ettiler. Anarşistler, "fabrikaların ve toprakların işgal edilmesi bizim eylem programımıza tam manasıyla uymaktadır" diyerek hareketi olarak bütün kalpleri ile desteklediler (Malatesta, Op. Cit., s. 135). Luigi Fabri, işgalleri "proletaryanın o güne değin farkında olmadığı gücünü ortaya çıkar"mıştı diye anlatıyor (Paolo Spriano'nun alıntısı, Fabrikaların İşgali, s. 134).

Ancak, dört haftalık işgalin ardından işçiler fabrikaları terk etmeye karar verdiler. Bunun sebebi, Sosyalist Parti ve reformist sendikaların eylemleriydi. Onlar harekete karşı çıkıyor ve patronlarla işbirliği içinde, işçilerin kontrolünü yasal olarak genişletme vaadi karşılığında "normal"e dönüş için devletle pazarlık yapıyorlardı. Devrim sorunu, Sosyalist Parti'nin herhangi bir karar almayı reddetmesinin ardından --sendikalist sendikalara danışılmaksızın-- CGL'nin 10-11 Nisan'da Milan'da topladığı ulusal konsey tarafından oylamayla karara bağlandı.

Söylemek gereksiz, bu "işçi kontrolü" sözü tabii ki tutulmadı. Fabrikalar arasında bağımsız örgütlerin yokluğu, diğer şehirlerde neler olup bittiğini öğrenmek konusunda işçilerin sendika bürokratlarına bağımlı kalmasına yol açtı; onlar da bu gücü fabrikaları, şehirleri ve fabrikaları birbirlerinden ayırmak için kullandılar. Bu ise, "fabrikalara dağılmış bulunan bireysel anarşistlerin muhalefetine rağmen" işbaşı yapılmasıyla sonuçlandı (Malatesta, Op.Cit., s. 136). Reformist sendikaların işbirliği yapmayı reddetmesi yüzünden yerel sendikalist sendika konfederasyonları tam anlamıyla uyumlu bir işgal hareketini gerçekleştirmek için gerekli yapıyı oluşturamadılar; anarşistler de büyük bir azınlık olmalarına rağmen yine de azınlıktılar:

"Sendikalist birlik, 12 Eylül'de düzenlenen (Unione Anarchia'nın, demiryolu işçileri ve deniz işletmeleri sendikalarının katıldığı) 'proletarlar-arası' kongrede, sosyalist parti ve CGL olmadan 'kendi başımıza bunu yapamayız' kararı aldı; azınlıkçı, keyfi ve hükümsüz olduğunu ilan ettiği Milan'daki 'karşı-devrimci oylama'yı protesto etti; yeni ve belirsiz, ancak ateşli eylem çağrıları yaparak sonuçlandı" (Paolo Spriano, Op.Cit., s. 94).

Malatesta Milan'daki fabrikalardan birisinde işçilere hitap etti. Şöyle diyordu, "{Confederazione ile kapitalistler arasında} Roma'da imzalanan anlaşmayı büyük bir zafer olarak kutlayanlar sizi kandırıyorlar. Zafer gerçekte eşiğine geldikleri uçurumun kenarından kurtarılan Giolitti'ye, hükümete ve burjuvaziye aittir". İşgaller sırasında, "burjuvazi sarsılıyordu, hükümet ise durumu göğüsleyecek güce sahip değildi". Bu nedenle:

"Roma anlaşması, kurtulmanın eşiğine geldiğiniz burjuvazinin sömürüsüne sizi tekrar maruz bırakırken, zaferden söz etmek bir yalandır. Eğer fabrikalardan vazgeçecekseniz, bunu büyük bir savaşı kaybetttiğinize inanarak, ilk fırsatta mücadeyi yeniden canlandırmak ve sonuna kadar götürmek niyetiyle yapın. ... Zaferin aldatıcı niteliği hakkında hayallere kapılmıyorsanız, kaybedilmiş bir şey yoktur. Fabrikaların kontrolü hakkındaki ünlü kararname bir maskaralıktır... çünkü bu [kararname] sizin çıkarınızla burjuvazininkini, kurtla kuzunun çıkarlarını uyumlu kılmak gibi uyumlu hale getirmek eğilimindedir. Her gün devrimi başka bir güne erteleyerek sizi aptal yerine koyan liderlerinize inanmayınız. Zamanı geldiğinde, asla gelmeyecek veya geldiğinde de size eyleminizden vazgeçmenizi söylemek için gelecek olan emirleri beklemeksizin devrimi kendiniz gerçekleştirmelisiniz. Kendinize güvenin, geleceğe inançla bakın, kazanacaksınız" (Max Nettlau'nun alıntısı, Errico Malatesta: Bir Anarşistin Otobiyografisi).

Malatesta'nın haklı olduğu kanıtlandı. İşgallerin sona ermesiyle zafer kazananlar yanlızca burjuvazi ve hükümet olmuştu. Çok geçmeden işçiler Faşizm ile karşılaşacaklardı; ancak bundan önce Ekim 1920'de, "fabrikaların boşaltılmasının ardından" (gerçek tehditin kimden geldiğini açıkça bilen) hükümet, "USI ve UAL'ın bütün lider kadrolarını tutukladı. Sosyalistler buna yanıt vermediler" ve "artık yaşlanmış olan Malatesta'nın ve diğer tutuklu anarşistlerin Milan'daki hücrelerinde açlık grevine başladığı 1921 baharına gelinceye kadar da liberterlerin yargılanmalarını az çok görmezden geldiler" (Carl Levy, Op.Cit., s. 221-2). Dört günlük bir yargılamanın ardından hepsi beraat etti.

1920 olayları dört şeyi gösterdi. Birincisi, işçiler patronları olmaksızın kendi işyerlerini başarılı bir şekilde idare edebilirler. İkincisi, anarşistlerin emek hareketiyle ilgilenmeleri gerektiğiyle ilgilidir. USI'nin desteği olmadan, Turin hareketi belki daha da fazla yalıtılmış olacaktı. Üçüncüsü, sınıf mücadelesini etkileyebilmeleri için anarşistlerin örgütlenmeleri gereklidir. UAI ve ISI'nın hem etki hem de boyut olarak büyümesi bunun önemini gösteriyor. Anarşistler ve sendikalistler fabrikaların işgal edilmesi fikrini ortaya getirmemiş ve hareketi desteklememiş olsaydılar, [hareketin] bu kadar başarılı olacağı ve yayılacağı şüpheli bir hale gelirdi. Son olarak, hiyerarşik tarzda örgütlenen sosyalist örgütler devrimci bir üyelik üretmemekteriler. Devamlı olarak liderlere bakan, hareket sakat kalmış ve tam potansiyeline ulaşamamıştır.

İtalyan tarihinin bu dönemi Faşizmin İtalya'daki büyümesini açıklar. Tobia Abse'nin belirttiği üzere, "faşizmin yükselişi, öncesindeki 1919 ve 1920'nin kızıl yıllarındaki (biennio rosso) olaylardan ayrı tutulamaz. Faşizm, başarısız olan devrimin sonucunda başlatılan ... bir önleyici karşı-devrimdi" ("Bir Sanayi Kentinde Faşizmin Yükselişi", s. 54, İtalyan Faşizmini Yeniden Düşünmek içinde, David Forgas (ed.), s. 52-81). "Önleyici karşı-devrim" terimi aslen önde gelen anarşistlerden Luigi Fabbri tarafından geliştirilmişti.

Malatesta'nın fabrika işgalleri döneminde söylediği üzere, "{e}ğer sonuna kadar gitmezsek, şu anda burjuvazinin içine saldığımız korkunun bedelini kanlı gözyaşlarıyla ödeyeceğiz" (Tobias Abse'nin alıntısı, Op.Cit., s. 66). Daha sonra, işçi sınıfına yerini öğretmek üzere kapitalistler ve zengin toprak sahipleri faşistleri desteklediklerinde, olaylar [Malatesta'yı] doğrulamıştır. Tobias Abse'nin sözleriyle:

"1921-22'de Faşistlerin ve sanayicilerle tarımcılar arasında onları destekleyenlerin amacı basitti: örgütlü işçilerin ve köylülerin gücünü mümkün olduğunca parçalamak; kurşun ve sopalarla, sadece biennio rosso'nun kazanımlarını değil, yüzyılın başıyla Birinci Dünya Savaşı'nın patlaması arasındaki dönem zarfında ... alt sınıfların kazandığı herşeyi ortadan kaldırmak" (Op.Cit., s. 54).

Faşist ekipler anarşist ve sosyalist toplantı yerlerine, toplumsal merkezlere, radikal basına ve Camera del Lavaro'lara (yerel sendika konseylerine) saldırdılar ve tahrip ettiler. Ancak, faşist terörün bu karanlık günlerinde bile anarşistler totaliterliğin kuvvetlerine karşı direndiler. "Faşizme karşı en güçlü işçi-sınıfı direnişinin ... oldukça güçlü anarşist, sendikalist veya anarko-sendikalist geleneklere sahip şehirlerde ve kasabalarda olması bir rastlantı değildi" (Tobias Abse, Op.Cit., s. 56).

Anarşistler, işçilerin çıkarlarının savunulmasına adanmış bir işçi-sınıfı örgütü olan Arditi del Popolo'ya katıldılar ve sıklıkla da onun şubelerini örgütlediler. Arditi del Popolo, işçi-sınıfını örgütlüyor ve onları faşist birliklere direniş göstermeye teşvik ediyordu; sıklıkla daha büyük olan faşist kuvvetleri bozguna uğratılıyordu (örneğin, anarşistlerin merkezi olan Parma'da Ağustos 1922'de "binlerce [kişilik] Italo Balbo ekiplerinin, işçi sınıfı semtlerinde oturanların desteğini arkalarına alan birkaç yüz [kişilik] Arditi del Pobolo [üyesi] tarafından rezil edilmesi alınması" gibi (Tobias Abse, Op.Cit., s. 56).

Arditi del Popolo, Malatesta ve UAI'nin belirttikleri gibi, İtalya'da faşizm karşısında birleşik bir devrimci işçi-sınıfı cephesi fikrine en yakın fikirdi. Bu hareket, "burjuvazi karşıtı ve anti-faşist çizgilerde gelişmiş, yerel şubelerinin bağımsızlığıyla öne çıkmıştı" (Kızıl Yıllar, Kara Yıllar: İtalya'da Faşizme Karşı Anarşist Direniş, s. 2). Arditi "anti-faşist" bir örgüt olmanın ötesinde, "soyut bir 'demokrasi'yi savunan bir hareket de değildi; esasen sanayi işçilerinin, liman işçilerinin ve büyük sayıdaki zanaatkâr ve el emekçisinin çıkarlarını savunmaya adanmış bir işçi-sınıfı örgütüydü" (Tobias Abse, Op.Cit., s. 75). Arditi del Popolo'nun "en güçlü ve başarılı olduğu yerlerin, Bari, Livorno, Parma ve Roma gibi geleneksel işçi sınıfı siyasal kültürünün yalnızca komünist gelenekle sınırlı olmayıp, güçlü anarşist veya sendikalist geleneklerin etkisinde olduğu bölgeler olduğu gözleniyor" (Antonio Sonnessa, "İşçi Sınıfı Savunma Örgütlenmesi, Anti-Faşist Direnişler ve Turin'de Arditi del Popolo, 1919-22", s. 183-218, European History Quarterly, cilt 33, sayı 2).

Ancak, hem sosyalist hem de komünist partiler bu örgütten çekildiler. Sosyalistler, Ağustos 1921'de Faşistlerle "Uzlaşma Anlaşması" imzaladılar. Komünistler ise "üyelerinin anarşistlerle çalışmasına izin vermektense, onları Arditi del Popolo'dan uzaklaştırmayı tercih ettiler" (Kızıl Yıllar, Kara Yıllar, s. 17). Aslında, "anlaşmanın imzalandığı gün, Ordine Nuovo PCd'I'nın (İtalya Komünist Partisi) komünistleri" Arditi del Popolo "ile ilgilenmemeleri konusunda uyaran bir bildirisini yayımladı". Dört gün sonra Komünist liderlik "hareketle ilişkisini resmen kesti." Örgütle "ilişki içinde olmayı sürdüren komünistlere karşı ciddi disiplin tedbirleri tehditi getirildi". Böylece, "1921 Ağustos ayının ilk haftasına gelindiğinde, PSI, CGL ve PCd'I resmen" örgütü "mahkum etmişlerdi". "(Arditi del Popolo)nun programına her zaman sempatiyle yaklaşmamalarına karşın hareketi terk etmeyen bir tek anarşist liderler oldu". Aslında, Umanita Nova, "anti-faşist direnişin popüler bir ifadesini temsil etmesi ve örgütlenme özgürlüğünü savunması temellerinde (hareketi kuvvetle destekledi" (Antonio Sonnessa, Op.Cit., s. 195 ve s. 194).

Ancak, liderlerinin aldığı karara rağmen alt kademelerdeki birçok sosyalist ve komünist hareketin içinde yer almıştır. Komünistler, "PCd'I liderliğinin (hareketten) giderek uzaklaşmasına açıkça isyan ederek" katılmışlardı. Örneğin, Turin'de, Arditi del Popolo'da yer alan komünistler "bunu komünist olmalarından daha çok daha geniş, işçi sınıfı öz-kimlikleriyle" yapıyorlardı. Oradaki "önemli sosyalist ve anarşist varlığı da bu dinamiği bir kat daha güçlendiriyordu". Komünist liderliğin hareketi desteklemekteki başarısızlığı, halk hareketinin gereksinimlerine karşı tepkisiz kalan Bolşevik örgütlenme biçimlerinin iflâsını göstermektedir. Aslında, bu olaylar, "liberter otoriteden özerk olma ve otoriteye direnme âdetinin aynı zamanda işçi hareketi liderleri karşısında da geçerli olduğunu --özellikle de halk tabanındaki durumu yanlış anlamakta ısrar ettiklerinde--" göstermektedir (Sonnessa, Op.Cit., s. 198 ve s. 193).

Böylece, Komünist Parti faşizme karşı popüler direnişini desteklemekte başarısız oldu. Komünist lider Antonio Gramsci, "Arditi del Popolo meselesinde parti liderliğinin tavrının, ... parti üyelerinin, partinin liderliği olmayan bir liderlik tarafından kontrol edilmesini engellemek gereksinimine tekabül ettiğini" söylerken [bunun] nedenini açıklıyordu. Gramsci, bu politikanın "tabandan yükselen ve bizim tarafımızdan siyasal olarak istifade edilebilecek olan bir kitle hareketinin diskalifiye edilmesine hizmet ettiğini" ekliyordu. (Siyasal Yazılardan Seçmeler: 1921-1926, s. 333). Diğer Komünist liderlere göre Arditi del Popolo'ya karşı daha az tutucu olmasına karşın, "Gramsci de komünist liderlerle birlikte PCd'I öncülüğündeki askeri ekiplerin kurulmasını bekliyordu" (Sonnessa, Op.Cit., s. 196). Diğer bir deyişle, faşizme karşı mücadele sorunu Komünistler tarafından daha çok üye kazanma aracı olarak görülüyordu; bunun aksi olası olduğu zaman, yenilgiyi ve faşizmi takipçilerinin anarşizmin etkisi altında kalmasına tercih ettiler.

Abse'nin belirttiği gibi, Arditi'yi "ulusal çapta sakat bırakan şey, Sosyalist ve Komünist partilerin desteklerini geri çekmesi oldu." (Op.Cit., s. 74). Böylece, "sosyal reformist bozgunculuk ve komünist sekterlik, yaygın ve dolayısıyla etkin olan bir silahlı muhalefetin oluşmasını imkânsız hale getirdi; yalıtılmış haldeki halk direnişleri başarılı bir strateji etrafında birleştirilemedi". Faşizm yenilebilirdi: "Temmuz 1921'de Sarzanna'da ve Ağustos 1922'de Parma'da yaşanan ayaklanmalar, anarşistlerin eylemde ve propagandada savundukları politikaların doğru olduğunun birer örneğidir" (Kızıl Yıllar, Kara Yıllar, s. 3 ve s. 2). Tarihçi Tobias Abse de bu çözümlemeyi onaylar: "Eğer Sosyalist ve Komünist Partiler, Malatesta'nın Faşizme karşı birleşik bir devrimci cephe çağrısına ağırlıklarını koyarak desteklemiş olsaydılar, Ağustos 1922'de Parma'da yaşananlar başka yerlerde de yaşanabilirdi" (Op.Cit., s. 56).

Sonunda, faşist şiddet başarılı oldu ve kapitalist iktidar yerini korudu:

"Anarşistlerin arzu ve cesaretleri, devletin baskıcı organları tarafından arka çıkılan, malzeme ve silah açısından fazlasıyla desteklenen faşist çetelere karşı koymaya yeterli değildi. Anarşistler ve anarko-sedikalistler bazı yerlerde ve bazı endüstrilerde belirleyiciydiler, ancak Sosyalist Parti ve {reformist işçi sendikası} Genel Emek Konfederasyonu'nun benzeri bir doğrudan eylem tercihinde bulunması faşizmi durdurabilirdi ancak" (Kızıl Yıllar, Kara Yıllar, s. 1-2).

Devrimin yenilmesine yardım etmelerinin ardından Marksistler faşizmin zaferini garanti altına almasına yardım ettiler.

Anarşistler, faşist devletin kurulmasından sonra bile gerek İtalya'da gerekse dışarıda direnişe devam ettiler. Anarşist olan olmayan, pek çok İtalyan, 1936'da Franko'ya direnmek üzere İspanya'ya gitti (Ayrıntılar için Umberto Marzochhi'nin İspanya'yı Hatırlarken: İspanya İç Savaşında İtalyan Anarşist Gönüllüler adlı eserine bakınız). İkinci Dünya Savaşı sırasında, anarşistler İtalyan Partizan hareketinin önemli bir kesimini meydana getiriyorlardı. ABD ve İngiltere'nin "kurtardıkları" yerlerde (özellikle de Partizanlar tarafından zaten ele geçirilmiş şehirlerde; [yani] Müttefikler aslında şehirleri kendi sakinlerinden "kurtarıyordu"!) hükümet mevkilerine tanınan faşistleri yerleştirmelerinin ardındaki gerçek, anti-faşist harekete anti-kapitalist unsurların hâkim olmasıydı.

İtalya'da faşizme karş direnişin tarihi ortadayken, bazılarının İtalyan faşizminin sendikalizmin bir ürünü veya biçimi olduğunu iddia etmeleri şaşırtıcıdır. Hatta bu bazı anarşistler tarafından da iddia edilmiştir. Bob Black'e göre "İtalyan sendikalist hareketi büyük ölçüde Faşizmin tarafına geçmişti", ve bu iddiasını desteklemek için David A. Roberts'in 1979 tarihli Sendikalist Gelenek ve İtalyan Faşizmi adlı çalışmasına referans verir (Solculuğun Ardından Anarşizm, s. 64). Social Anarchism'deki yazısında sendikalizmin "en büyük başarısızlığının, faşizmin bir aracına dönüşmesi" olduğunu söyleyen Peter Sabatini de benzer bir açıklama yapmaktadır (Social Anarchism, Sayı 23, s. 99). Bu iddiaların arkasındaki gerçek nedir peki?

Black'in referansına bakınca, eğer sendikalistler diyerek USI'nin (İtalyan Sendikalist Birliği) üyelerini kastediyorsak, İtalyan sendikalistlerinin çoğunluğunun faşizmin tarafna geçmediği gerçeğini keşfediyoruz. Roberts şunu söylüyor:

"Örgütlü işçilerin büyük bir çoğunluğu sendikalistlerin çağrılarını yanıtlamakta başarısız oldu ve nafile bir kapitalist savaş olarak gördükleri {İtalya'nın Birinci Dünya Savaşına} katılmasına karşı çıkmaya devam etti. Sendikalistler USI içindeki çoğunluğu bile ikna etmeyi başaramadılar, ... çoğunluk USI içindeki anarşistlerin lideri Armando Borghi'nin tarafsızlığını tercih etti. De Ambris'in [savaşa] katılma taraftarı azınlığını konfederasyondan çekmesiyle de hizipleşme ortaya çıktı" (Sendikalist Gelenek ve İtalyan Faşizmi, s. 113).

Ancak, eğer "sendikalist" kelimesinden savaş öncesi hareketin bazı entelektüelleri ile "liderler"ini anlıyorsak, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından "önde gelen anarşistlerin çabucak ve neredeyse toptan [savaşa] katılınmasını savundukları" bir durum ortaya çıkar (Roberts, Op.Cit., s. 106). Savaş-yanlısı olan bu "önde gelen sendikalistler"in çoğu sonradan faşist olmuşlardır. Ancak, (çoğunluğun peşlerinden dahi gitmediği!) bir elin parmakları kadar sayıdaki "liderlere" yoğunlaşarak, bunun "İtalyan sendikalistlerinin çoğunlukla Faşizmin tarafına geçmiş" olduğunu göstediğini söylemek akla zararlıdır. Daha da kötüsü, yukarıda gördüğümüz üzere, İtalyan anarşist ve sendikalistlerinin faşizme karşı en azimli ve başarılı savaşçılar olmasıdır. Sonuçta, Black ve Sabatini bütün bir harekete iftira atmışlardır.

Bir başka ilginç olan şey ise, bu "önde gelen sendikalistlerin" anarşist ve dolayısıyla anarko-sendikalist olmadıklarıdır. Roberts'in belirttiği üzere, "İtalya'da, sendikalist doktrin açıkçası Sosyalist parti içinde faaliyet gösteren ve reformizme karşı bir alternatif arayan bir grup entelektüelin ürünüydü". "Anarşizmi açıkça suçluyor" ve "Marksist ortodoksinin bir çeşidinde ısrar ediyorlardı". "Sendikalistler Marksist geleneğin içinde çalışmayı samimiyetle arzuladılar --ve denediler" (Op.Cit., s. 66, s. 72, s. 57 ve s. 79). İtalyan anarşizmine ilişkin değerlendirmesinde Carl Levy'e göre, "diğer sendikalist hareketlerin aksine, İtalyan [sendikalizminin aldığı] biçim İkinci Enternasyonal tarafıyla birleşmişti. Taraftarları kısmen sosyalist uzlaşmazcılardan [intransigents, taviz vermeyen] gelmişti; ... güneyli sendikalist entelektüeller cumhuriyetçiliklerini ifade ediyorlardı. ... Bir başka kesim ise, ... Partito Operaio'nun artıklarından oluşmuştu" ("İtalyan Anarşizmi: 1870-1926", Anarşizm İçin: Tarih, Teori ve Pratik içinde, David Goodway (editör), s.51).

Diğer bir deyişle, birincisi faşizme yönelen İtalyan sendikalistleri sendikalist birlikler içindeki çoğunluğu dahi ikna edememiş olan entelektüel bir azınlıktı; ikincisi, bunlar, anarşist, anarko-sendikalist ve hatta devrimci sendikalist olmaktan ziyade Marksist ve cumhuriyetçiydi.

Carl Levy'e göre, Roberts'in kitabı "sendikalist aydınlar üzerine" ve "güneyli sendikalist entelektüellerin popülist ve cumhuriyetçi söylemleriyle benzerlikler taşıyan, ... yeni Milliyetçi hareketin oluşmasına yardımcı olan veya sempatik bir şekilde yaklaşan ... bazı sendikalist entelektüeller üzerine yoğunlaşıyor". Kitapta, "sendikalist entelektüellere ve milliyetçi örgütçülere olduğundan [gerçekte olduğundan] çok fazla vurgu yapıldığı" ve [aslında] sendikalizmin "uzun-dönemli canlılığı için ulusal liderliğe çok az dayandığı" belirtiliyor (Op.Cit., s. 77, s. 53 ve s. 51). "Çoğunlukla faşizme katılan" bir grup bulmak yerine USI'nın üyelik yapısına bakacak olursak eğer, ölesiye faşizme karşı savaşmış ve fazlasıyla faşist şiddete maruz kalmış bir grup insanı keşfederiz.

Özetlemek gerekirse, İtalyan Faşizminin sendikalizmle hiçbir ilgisi yoktur; yukarıda görüldüğü üzere, USI faşizme karşı savaşmıştır ve UAI, Sosyalist Parti ve diğer radikallerle birlikte [faşizm] tarafından yok edilmiştir. Bir elin parmakları kadar sayıdaki savaş-öncesi Marksist-sendikalistin sonradan Faşist olması ve "Milliyetçi-Sendikalizm" talepleri, sendikalizmle faşizmin ilişkili olduğu anlamına gelmez (sonradan Marksist olmuş bazı anarşistlerin, anarşizmi Marksizm'in bir aracı haline getirmesinden daha fazla olmayacak bir şekilde!).

Anarşistlerin, Faşizmin en tutarlı ve başarılı hasmı olması hiç de şaşırtıcı değildir. Birisi kapitalizmin hizmetindeki tam bir devletçiliğe, diğeri ise özgür, kapitalist olmayan bir topluma aday olan iki hareket birbirlerinden daha uzak duramazlar. Ne de ayrıcalıkları ve iktidarları tehlike altında olduklarında, kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin kendilerini kurtarmak için yüzlerini faşizme çevirmeleri şaşırtıcıdır. Bu süreç tarihte yaygın bir özelliktir (sadece birkaç örnek verirsek İtalya, Almanya, İspanya ve Şili).

A.5.6 Anarşizm ve İspanyol Devrimi

Noam Chomsky'nin belirttiği üzere, "büyük ölçekli gerçekten anarşist bir devrimin iyi bir örneği --aslında bildiğim kadarıyla en iyi örneği, Cumhuriyetçi İspanya'nın büyük bir kısmında gerek endüstriyi gerekse tarımı kapsayan oldukça esinlendirici bir anarşist devrimin yaşandığı 1936 İspanya Devrimi'dir ... İnsani ölçütlere, aslında herhangi bir kimsenin iktisadî ölçütlerine göre oldukça başarılıydı. Yani üretim etkin biçimde devam ettirildi; çiftlik ve fabrikalardaki işçiler, çoğu sosyalistin, komünistin, liberalin ve başkalarının inanmak istediğinin aksine yukarıdan bir zorlama olmaksızın işlerini kendi başına yürütme becerisine fazlasıyla sahip olduklarını gösterdiler". 1936 Devrimi, "anarşist fikirleri nüfusun oldukça büyük kesimlerine yayan üç kuşaklık bir deneyime, düşünceye ve çalışmaya dayanıyordu" (Radikal Öncelikler, s. 212).

Bu anarşist örgütlenme ve ajitasyon sayesinde İspanya 1930'larda dünyadaki en büyük anarşist harekete sahipti. İspanyol "İç Savaş"ının başlangıcında, bir buçuk milyondan fazla işçi ve köylü anarko-sendikalist sendikalar federasyonu olan CNT'nin (Ulusal Emek Konfederasyonu); 30.000 kişi ise FAI'nin (İberya Anarşist Federasyonu) üyesiydi. İspanya'nın o zamanki nüfusu ise 24 milyondu.

18 Temmuz 1936'da Faşist darbeye maruz kalan toplumsal devrim, liberter sosyalizmin bugüne kadarki en büyük deneyimidir. Son kitlesel sendikalist birlik olan CNT burada yanlızca faşist yükselişi geciktirmekle kalmadı, aynı zamanda yaygın bir şekilde toprağa ve fabrikalara el konulmasını cesaretlendirdi. İki milyona yakın CNT üyesi dahil olmak üzere yaklaşık yedi milyon insan, en güç koşullar altında dahi özyönetimi uygulamaya geçirdi ve fiilen hem çalışma koşullarının hem de üretimin gelişmesini sağladı.

19 Temmuz'un ardından gelen karmaşık günlerde, inisiyatif ve iktidar gerçekte CNT ve FAI'nin sıradan üyelerinin elindeydi. Bunlar, hiç kuşkusuz ki Faistas (FAI üyelerinin) ve CNT militanlarının etkisi altında olan sıradan insanlardı. Faşist ayaklanmayı yendikten sonra, üretimi, dağıtımı ve tüketimi tekrar başlattıkları gibi (tabii ki daha eşitlikçi düzenlemelerle); İspanya'nın Franco'nun işgali altında bulunan kesimlerini kurtarmak üzere gönderilecek milisleri de örgütlediler ve gönüllü olarak (on binleri bulan sayılarda) [milislere] katıldılar. İspanya işçi sınıfı, kendi toplumsal adalet ve özgürlük düşüncelerine --doğal olarak anarşizm ve anarko-sendikalizm fikirlerinden esinlenen düşüncelere-- dayanacak yeni bir dünyayı mümkün olan her yolla yaratmak için kendi hareketlerini yaratıyordu.

George Orwell'in 1936 Aralık sonundaki devrimci Barselona'ya ilişkin tanıklığı, başlayan toplumsal dönüşümün canlı bir resmini çiziyor:

"Anarşistler Katalonya'da hala fiili denetimi ellerinde tutuyorlardı ve devrim henüz en canlı safhasını yaşıyordu. Başından beri orada bulunan birisine, Aralık'ta ve Ocak'ta bile, devrimci dönem sona eriyormuş gibi görünebilirdi; ama, dosdoğru İngiltere'den gelen biri için Barselona'nın görünümü şaşırtıcı ve çok kuvvetliydi. İşçi sınıfının denetlediği bir şehirde ilk defa bulunuyordum. Küçüklü büyüklü bütün binalar fiilen işçiler tarafından ele geçirilmiş ve kızıl bayraklarla ya da Anarşistlerin kızıl-kara bayrağı ile donatılmıştı; tüm duvarlara orak ve çekiç ve devrimci partilerin başharfleri çiziktirilmişti. Hemen hemen bütün kiliseler yakılmış ve tasvirler de yakılmıştı. Şuradaki buradaki kiliseler işçi çeteleri tarafından sistemli olarak tahrip ediliyordu. Her dükkan ya da kafede, kolektifleştirildiğini bildiren yazılar asılmıştı; hatta ayakkabı boyacıları bile kolektifleştirilmiş ve sandıkları kızıl-kara renge boyanmıştı. Garsonlar ve dükkan çalışanları dosdoğru yüzüne bakıyor ve size eşitiniz olarak davranıyordu. Hizmetkarlık ve hatta şatafatlı hitap şekilleri bile geçici olarak ortadan kalkmıştı. Hiçkimse 'Señor', 'Don' ve hatta 'Usted' [Siz] bile demiyor; herkes birbirine 'Comrade' [Yoldaş] veya Thou' [Sen] diye sesleniyor, ve 'Buenos Dias' [İyi Günler] yerine 'Salud' [Selam] kullanıyordu ... Herşey bir yana, devrime ve geleceğe yönelik inanç, birdenbire bir eşitlik ve özgürlük çağı açılmış gibi bir his vardı. İnsanoğulları, kapitalist makinanın dişlileri gibi değil de, insan gibi davranmaya çalışıyorlardı" (Katalonya'ya Selam, s. 2-3; [bu kısmın çevirisinde Jülide Ergüder'in çevirisinden yararlanılmıştır; Alan Yayıncılık, 1985, İstanbul]).

Bu tarihi devrimin bütün boyutları burada ele alınamaz. Ayrıntılı olarak bu SSS'ın Kısım I.8'inde tartışılacaktır. Burada tüm yapabileceğimiz, bu olayların önemine dair bazı deliller sunacağı ve insanları bu konuda daha fazla okumaya teşvik edeceği ümidiyle birkaç ilginç noktayı aydınlatmak olacaktır.

Katalonya'daki bütün sanayi ya işçilerin özyönetimi ya da işçi kontrolü altına girmişti (yani, ya ilk durumda idarenin bütün yönlerini ele geçiriyorlardı; ya da ikinci durumda eski idareyi denetliyorlardı). Bazı durumlarda, bütün bir şehir veya bölge ekonomisi bir kolektifler federasyonuna dönüştürülmüştü. (Katalonya, Aragon ve Valencia'daki demiryolu hatlarını idare etmek üzere oluşturulan) Demiryolları Federasyonu bunun tipik bir örneğidir. Federasyonun temeli yerel meclislerdi:

"Her yerellikteki tüm işçiler, yapılması gereken bütün işlerle ilgili incelemeleri yapmak amacıyla haftada iki kere toplanıyorlardı ... Yerel genel meclis, her istasyon ve bağlantı yerindeki genel işleri yönetmek üzere bir komite belirliyordu. Bu toplantılarda, üyeleri (eski işlerinde) çalışmaya devam eden bu komitenin [aldığı] tüm kararlar (direccion), raporların sunulup soruların cevaplanmasının ardından, [bu kararların] işçilerce onaylanmasına ya da onaylanmamasına tabiydi".

Komite delegeleri istendiği zaman meclis tarafından görevden alınabiliyordu; Demiryolları Federasyonu'nun en yüksek düzenleme organı ise üyeleri çeşitli bölümlerdeki birlik meclislerince seçilen "Devrimci Komite" idi. Gaston Leval'e göre, demiryolu hatları üstündeki denetim "devletçi ve merkezi bir sistemde olduğu gibi yukarıdan aşağıya doğru işlememekteydi. Devrimci Komite'nin böyle bir gücü yoktu ... Komite ... üyeleri[nin görevi], genel faaliyetlere denetlemek ve [demiryolu] ağı[nı] meydana getiren farklı güzergâhları düzenlemekle sınırlıydı" (Gaston Leval, İspanyol Devrimi'nde Kolektifler, s. 255).

Toprakta, onbinlerce köylü ve günlük tarım işçisi gönüllü, özyönetime sahip kolektifler meydana getirdi. İşbirliğinin sağlık hizmetlerinin, eğitimin, makinaların ve toplumsal altyapıya yatırımının başlatılmasını mümkün hale getirmesiyle beraber yaşam kalitesinde iyileşme oldu. Bir üyenin ifade ettiği üzere, "bir kimsenin düşündüğünü söyleyebildiği, eğer köy komitesi yetersiz gözüküyorsa bunu ifade edebileceği özgür bir toplumda, bir kolektifte yaşamak ... harikulade bir şeydi. Komite, bütün köyü genel meclis toplantısına çağırmadan hiçbir önemli kararı almazdı. Bütün bunlar harikaydı" (Ronald Fraser, İspanya'nın Kanı, s. 360).

Devrimi ayrıntılı olarak Kısım I.8'de tartışacağız. Endüstriyel kolektiflerin nasıl işlediği ayrıntılarıyla Kısım I.8.3 ve Kısım I.8.4'de tartışılmaktadır. Kırsal kolektifler Kısım I.8.5 ve Kısım I.8.6'da tartışılmaktadır. Bu kısımların devasa bir toplumsal hareketin birer özeti olduğunu ve daha fazla bilgiye Gaston Leval'in İspanyol Devrimi'nde Kolektifler, Sam Dolgoff'un Anarşist Kolektifler, Jose Peirats'ın İspanyol Devrimi'nde CNT ve devrimin diğer anarşist tanıklıklarından ulaşılabileceğini vurgulamalıyız.

Toplumsal cephede, anarşist örgütler rasyonel okullar, liberter sağlık hizmetleri, toplumsal merkezler ve benzeri şeyler oluşturdular. Mujeres Libres (Özgür Kadınlar) kadının İspanyol toplumundaki geleneksel konumuyla mücadele ederek, anarşist hareketin içinde ve dışında yer alan binlerce [kadına] güç kazandırdı (Bu çok önemli örgüt hakkında Martha A. Ackelsberg'in yazdığı İspanya'nın Özgür Kadınları kitabına bakınız). Toplumsal cephedeki bu faaliyet savaşın patlamasından çok önce başlamış olan çalışmalar sayesinde kurulmuştur; örneğin sendikalar sık sık rasyonel okulları, işçi merkezlerini vb. mali açıdan finanse ediyorlardı.

İspanya'nın geri kalanını Franco'dan kurtarmayı amaçlayan gönüllü milisler anarşist ilkeler temelinde örgütlenmişlerdi ve hem erkekleri hem de kadınları içinde barındırıyordu. Hiçbir rütbe, selamlama ve subay tabakası yoktu. Herkes eşitti. POUM milislerinin (POUM, Komünistlerin iddia ettiğinin aksine Troçkistlerden değil de Leninizm'in etkisi altında olan, muhalif bir Marksist partiydi) üyesi olan George Orwell bunu açık hale getiriyor:

"{Milis} sisteminin temel noktası, subay ve erler arasındaki toplumsal eşitlikti. Genarelden ere kadar herkes aynı parayı alıyor, aynı yemeği yiyiyor, aynı elbiseleri giyiyordu ve herkes tam bir eşitlikle kaynaşmıştı. Tümen komutanın ensesine vurup bir sigara almak isterseniz, bunu yapabiliyordunuz ve hiçkimse bunun tuhaf olduğunu düşünmüyordu. Kuramsal olarak, her milis birliği hiyerarşi değil, bir demokrasiydi. Emirlere itaat edilmesi gerektiği anlaşılmıştı; ancak bunun yanı sıra bir emir verdiğinizde bunun bir üstten bir asta değil, bir yoldaştan diğer bir yoldaşa verildiği de anlaşılmıştı. Subaylar ve N.C.O.'lar {erler} vardı, ancak bilinen anlamında askeri rütbe yoktu; ne ünvan, ne nişan, ne topuk çarpma ve ne selam verme. Milis güçleri içinde, geçici olarak işleyecek bir sınıfsız toplum modeli oluşturmaya kalkışmışlardı. Tabiatıyla tam bir eşitlik söz konusu değildi, ancak şimdiye kadar gördüğümden veya savaş zamanında olabileceğini düşündüğümden çok daha fazla eşitlik vardı" (age, s. 26).

Ancak, başka pek çok yerde olduğu üzere, İspanya'da da anarşist hareket Stalinizm (Komünist Parti) ile Kapitalizm (Franco) arasında ezildi. Ne yazıktır ki anarşistler anti-faşist birliği devrimin önüne geçirdiler, böylece de düşmanlarının hem kendilerini hem de devrimi yenmesine yardım etmiş oldular. Bu hale koşulların zorlamasıyla gelip gelmedikleri ve bundan kaçınıp kaçınamayacakları hâlâ tartışılmaktadır (CNT-FAI'nin neden işbirliğine gittiği hakkındaki tartışma için Kısım I.8.10'a ve neden bu kararın anarşist kuramın bir ürünü olmadığı konusunda Kısım I.8.11'e bakınız).

Orwell'in milis birliklerindeki deneyimlerine ilişkin tanıklığı, İspanyol Devrimi'nin anarşistler açısından neden çok önemli olduğunu ortaya koyuyor:

"Kapitalizme inanmazlığın ve siyasal bilincin aksi yöndeki görüşlerden daha normal olduğu, Batı Avrupa'daki bu biricik topluluğa, biraz şans eseri düşmüştüm. Burada, Aragon'da, aynı seviyede yaşayan ve birbirleriyle eşitlik içinde kaynaşan, hepsi değilse bile çoğu işçi sınıfı kökenli olan onbinlerce insanın arasındaydım. Kuramsal olarak bu mutlak bir eşitlikti ve uygulama bile bundan çok uzak değildi. Bir anlamda Sosyalizmin gelecekte hazzı şimdiden yaşanıyordu demek doğru olur sanırım --bunu söyleyerek, hakim olan manevi atmosferin Sosyalizminki olduğunu anlatmak istiyorum. Uygar yaşamın birçok normal güdüleri --züppelik, paragözlük, patron korkusu, vb.-- düpedüz ortadan kalkmıştı. Toplumun olağan sınıf-ayrımı, İngiltere'nin para kokan havasında neredeyse düşünülemeyecek bir boyutta ortadan kaybolmuştu; bizlerden ve köylülerden başka hiç kimse yoktu ve kimse kimsenin efendisi değildi ... Umudun, uyuşukluk ya da herşeyde köütülük görmekten daha normal olduğu; 'yoldaş' sözünün çoğu ülkelerdeki gibi zıpırlık için değil, gerçekten yoldaşlık anlamında kullanıldığı bir toplulukta bulunulmuştu. Eşitliğin havası solunmuştu. Şu aralar, Sosyalizm ile eşitliğin hiçbir ilişkisinin olmadığının moda olduğunun farkındayım. Dünyanın her ülkesinde, kiralık parti kalemleri ve besili küçük profesörler güruhu, Sosyalizmin gasp etme güdüsü dokunulmadan bırakılmış, bir planlı devlet-kapitalizminden başka bir şey olmadığını harıl harıl 'kanıtlamakla' uğraşıyorlar. Neyse ki, bundan oldukça farklı bir başka Sosyalizm görüşü de yaşıyor. Sıradan insanları sosyalizme çeken ve hayatlarını bu yolda riske atmaya istekli kılan, Sosyalizmin 'üstün yanı' [hikmeti] bu eşitlik fikridir; halkın büyük bir kesimi için Sosyalizm sınıfsız bir toplum demektir, aksi takdirde hiçbir anlamı olmaz ... Hiç kimsenin ne yapıp edip zengin olmaya çalışmadığı, her şeyin kıt olmasına rağmen dalkavukluğun olmadığı bu toplumda, belki de insan, Sosyalizmin başlangıç aşamalarının nasıl bir şey olacağına dair ham bir ön fikir ediniyordu. Ve, her şey bir yana, bu beni hayal kırıklığına uğratacak yerde çok derinden etkilemişti ..." (Op.Cit., s. 83-84).

İspanyol Devrimi hakkında daha fazla bilgi için, şu kitaplar önerilir: Vernon Richards'ın İspanyol Devrimi'nin Öğrettikleri; Jose Pairats'ın İspanyol Devrimi'nde Anarşistler ve İspanyol Devrimi'nde CNT; Martha A. Ackelsberg'in İspanya'nın Özgür Kadınları; Sam Dolgoff'un editörlüğünü yaptığı Anarşist Kolektifler; Noam Chomsky'nin (Chomsky Okuma Kitabı'ndaki) "Nesnellik ve Liberal Eğitim"; Jerome R. Mintz'in Casas Viejas'ın Anarşistleri; ve George Orwell'in Katalonya'ya Selam.

A.5.7 Fransa'da 1968 Mayıs-Haziran İsyanı

Fransa'daki Mayıs-Haziran olayları, pekçok kişinin anarşizmin artık ölü bir hareket olduğunu yazmasının ardından anarşizmi yeniden radikal manzaranın içine yerleştirdi. On milyonlarca insanın bu isyanı, mütevazi bir başlangıçtan serpilip genişledi. Vietnam Savaşı karşıtı eylemler nedeniyle Paris'teki Nanterre üniversitesi yetkililerince okuldan atılan (Daniel Cohn-Bendit'in de aralarında bulunduğu) bir grup anarşist derhal bir protesto gösterisi düzenlenmesi çağrısında bulundular. 80 kadar polisin gelmesi, çatışmaya katılmak ve polisi üniversite dışına çıkarmak maksadıyla dersleri terk eden öğrencileri öfkelendirdi.

Bu destekle canlanan anarşistler idare binasını ele geçirdiler ve büyük bir açık oturum düzenlediler. İşgal yayıldı, Nanterre polis tarafından ablukaya alındı ve üniversiteyi yetkililerce kapatıldı. Ertesi gün Nanterre öğrencileri, Paris'in merkezindeki Sorbonne Üniversitesinde toplandılar. Sürekli polis baskısı ve 500'den fazla kişinin tutuklanması, insanların kızgınlığının beş saat süren bir sokak çatışmasına dönüşmesine neden oldu. Polisler, yoldan geçenlere bile jop ve göz yaşartıcı bombalarla saldırdılar.

Gösterilerin tamamen yasaklanması ve Sorbonne'un kapatılması binlerce öğrenciyi sokaklara döktü. Artan polis şiddeti ilk barikatların kurulmasına yol açtı. Gazeteci Jean Jacques Lebel, gece [saat] 1'de şunları bildiriyordu; "aslında binlerce insan barikatların oluşturulmasına yardım etti ... kadınlar, işçiler, yoldan geçenler, pijamaları içindeki insanlar, taş, odun ve demir taşımak üzere bir insan zinciri oluşturmuştular". Bütün bir gece boyunca süren çatışmalarda 350 polis yaralandı. 7 Mayıs'ta polise karşı [düzenlenen] 50.000 kişilik protesto yürüyüşü, Latin Quarter'in dar caddelerinde gün boyunca süren çatışmalara dönüştü. Polisin göz yaşartıcı bombalarına molotof kokteylleri ve "Yaşasın Paris Komünü!" sloganları ile cevap verildi.

10 Mayıs'a gelindiğinde, devam eden kitlesel gösteriler Eğitim Bakanını göstericilerle müzarekerelere başlamaya zorladı. Ama sokaklarda 60 barikat kurulmuştu ve genç işçiler öğrencilere katılıyordu. Sendikalar polis şiddetini kınadılar. 13 Mayıs'ta, bir milyon kişi Paris sokaklarında olmak üzere, bütün Fransa'da büyük gösteriler düzenlendi.

Bu kitlesel protestolarla karşılaşan polis Latin Quarter'ı boşalttı. Öğrenciler Sorbonne'ı ele geçirdiler ve mücadeleyi yaymak amacıyla kitlesel bir oturum [mass assembly] düzenlediler. İşgaller, kısa sürede tüm Fransız üniversitelerine yayıldı. Sorbonne'dan adeta bir propaganda, broşür, bildiri, telgraf ve poster seli akıyordu. Tüm duvarlara "Herşey mümkün", "Gerçekçi Ol, İmkansızı İste", "Ölü Zamanları Olmayan Bir Yaşam" ve "Yasaklamak Yasaktır" gibi sloganlar yazılmıştı. "Tüm İktidar Hayal Gücüne" gibi sloganlar herkesin ağzında dolaşıyordu. Murray Bookchin'in dikkat çektiği üzere, "bugün devrimin itici güçleri ... artık basitçe kıtlık ve maddi gereksinimler değildir, aynı zamanda da günlük yaşamın kalitesi, .... [insanların] kendi kaderlerini kendilerinin kontrol etmeye girişmeleri [gibi şeylerdir]" (Kıtlık Ötesi Anarşizm, s. 166).

O günlerin en ünlü sloganların çoğu Durumcu [Situationist] kökenliydi. Durumcu Enternasyonal, 1957'de küçük bir grup muhalif radikal ve sanatçı tarafından kurulmuştu. (Eğer kendine özgü dili çözülürse) modern kapitalist toplumun oldukça ayrıntılı ve tutarlı bir analizini; bunun yerine yeni, daha özgür bir [toplumun] nasıl geçirileceği hakkında [düşünceler] geliştirmişlerdi. Onlara göre, herkesin, her şeyin, her duygu ve ilişkinin bir meta haline geldiği tüketim ekonomisinin hâkimiyeti altındaki modern yaşam, yaşamaktan ziyade varlığını sürdürmekten ibaretti. İnsanlar artık basitçe yabancılaştırılmış üreticiler değil, aynı zamanda yabancılaştırılmış tüketicilerdi. Bu tip bir toplumu "Gösteri" [Spectacle] olarak tanımlıyorlardı. Yaşamın bizzat kendisi çalınmıştı, bu nedenle devrim yaşamın yeniden yaratılması anlamına geliyordu. Devrimci değişimin alanı artık sadece işyerleri değildi, günlük varoluştu [yaşamdı]:

"Açık bir şekilde gündelik yaşama değinmeksizin, aşkın nasıl yıkıcı ve sınırlamaları reddetmenin nasıl olumlu olduğunu anlamaksızın, devrimden ve sınıf mücadelesinden bahsedenler, ağızlarında cesetler taşıyan insanlardır" (Clifford Harper'ın alıntısı, Anarşi: Tasvir Edici Bir Rehber, s. 153).

Politikaları Paris olaylarını etkileyen diğer pek çok grup gibi, durumcular da şunu söylüyordu: "işçi konseyleri tek çözümdür. Diğer bütün devrimci mücadele biçimleri, başlangıçta hedeflediklerinin tam zıttıyla sonuçlanmıştır" (Clifford Harper'ın alıntısı, Op.Cit., s. 149). Bu konseyler, özyönetimli olacak ve "devrimci" bir partinin iktidarı ele geçirmesinin araçları olmayacaklardır. Anarşist Noire et Rouge ve liberter sosyalist Socialisme ou Barbarie gibi [Durumcuların] tabandan yükselen özyönetimli bir devrime verdikleri desteğin de Mayıs olayları ile onun esinlendirdiği düşüncelere büyük etkisi vardı.

14 Mayıs'ta Sud-Aviation işçileri, yöneticileri bürolarına kitleyerek fabrikayı işgal ettiler. Ertesi gün onları Cleon-Renault, Lockhead-Beauvais ve Mucel-Orleans fabrikaları takip ettiler. Aynı gece Paris'teki Ulusal Tiyatro kitlesel oturumlar için daimi meclis haline getirilmek amacıyla ele geçirildi. Sonra, Fransa'nın en büyük fabrikası olan Renault-Billancourt işgal edildi. Süresiz grev kararları, genellikle sendika görevlilerine danışılmadan işçiler tarafından alındı. 17 Mayıs'a gelindiğinde, Paris'teki yüzlerce fabrika işçilerinin eline geçmişti. 19 Mayıs'ı takip eden hafta sonu 122 fabrika işgaline tanıklık etti. 20 Mayıs'a gelindiğinde grev genelleşmişti ve altı milyon insanı kapsamaktaydı. Basın işçileri medya [haber] takibinin TV ve radyo tekellerine bırakılmasını arzulamadıklarını bildirerek, basın "görevi olduğu üzere nesnel bilgi sağlama rolünü yerine getirdiği" sürece günlük gazeteleri çıkarmaya karar verdiler. Bazı durumlarda, basın sektörü işçileri, gazetenin basılmasından önce başlıkların veya makalelerin değiştirilmesinde ısrar ettiler. Bu özellikle sağ eğilimli 'Le Figaro' ve 'La Nation' gibi gazetelerde yaşandı.

Renault'un işgali ile beraber, Sorbonne işgalcileri hemen Renault grevcileriyle buluşmak için hazırlık yaptılar; anarşist siyah ve kırmızı bayrakların ardında 4.000 öğrenci işgal edilmiş fabrikaya doğru ilerledi. Devlet, patronlar, sendikalar ve Komünist Parti işte şimdi en kötü karabasanları ile karşı karşıyaydı: işçi-öğrenci ittifakı. Onbinlerce yedek polis harekete geçirildi ve çılgına dönen sendika temsilcileri fabrikanın kapılarını kilitlediler. Komünist Parti üyelerini ayaklanmayı bastırmaya çağırdı. Hükümet ve patronlarla biraraya gelerek bir dizi reform hazırladılar, ancak fabrikalara yöneldiklerinde işçilerce alaya alındılar [yuhalandılar].

Mücadele ve mücadeleyi yayma çabası, özyönetimli kitle meclislerince örgütlendi ve eşgüdümü eylem komiteleri sağladı. Yine grevler de sıklıkla meclisler tarafından başlatılıyordu. Murray Bookchin'in bahsettiği üzere, "{isyan} umudu, --genel meclisler ve onların idari biçimleri olan eylem komiteleri, fabrika grev komiteleri [gibi]-- bütün biçimleriyle özyönetimin ekonominin tamamına, aslında bizzat yaşamın bütün alanlarına yayılmasında yatıyordu". Meclisler içinde, "hayatın ateşi [yakıcılığı], insanların asla [daha önce] sahip olduklarını düşünmedikleri hisleri uyandırarak, milyonları yakalamıştı" (Op.Cit., s. 168 ve s. 167). Bu, bir işçi grevi veya öğrenci grevi değildi. Hemen hemen tüm sınıf çizgilerini kesen, halkın greviydi.

24 Mayıs'ta anarşistler bir gösteri düzenlediler. 30.000 kişi Bastille Sarayı'na doğru yürüyüşe geçti. Polis olağan göz yaşartıcı bomba ve jop gibi araçlarını kullanarak Bakanlıkları koruyordu, ancak Borsa savunmasız kalmıştı ve göstericilerin bazılarınca ateşe verildi.

İşte tam bu aşamada, bazı sol-eğilimli gruplar soğukkanlıklarını kaybettiler. Troçkist JCR, yandaşlarını Latin Quarter'a geri götürdü. UNEF ve Parti Socialiste Unife (Birleşik Sosyalist Parti) Maliye ve Adalet Bakanlıklarının ele geçirilmesine engel oldular. Cohn-Bendit'in bu olaya ilişkin dediği üzere, "Bize gelince, tüm bunların ne kadar kolay bir şekilde silip süpürülebileceğinin farkına varamadık ... Şimdi gayet açık ki, eğer 25 Mayıs'ta Paris uyanıp en önemli Bakanlıkların işgal edilmiş olduğunu görseydi, Gaullecilik hemen çöküverecekti ...". Cohn-Bendit, aynı gece ilerleyen saatlerde sürgüne gitmek zorunda kaldı.

Sokak gösterileri ve işgaller yayıldıkça, devlet de ayaklanmayı durdurmak için aşırı araçlar kullanmaya hazırlanmaya başladı. Üst rütbeli generaller, Paris'te kullanılmak üzere 20.000 kişilik sadık bir kuvveti gizlice hazırlamışlardı. Polis, TV stüdyoları ve Posta Ofisleri gibi iletişim merkezlerini işgal etti. 27 Mayıs Pazartesi, Hükümet endüstriyel asgari ücretite % 35'lik ve genel ücretlerde ise % 10'luk bir artış olacağını garanti etti. İki gün sonra, CGT liderleri 500.000 işçinin Paris sokakları boyunca yürüdüğü bir gösteri düzenlediler. Paris, "Halk Hükümeti" çağrısı yapan posterlerle donatıldı. Ne yazık ki, çoğunluk hâlâ kontrolü kendileri adına ele geçirmektense, yöneticilerin değiştirilmesini düşünüyordu.

5 Haziran itibariyle grevlerin büyük bir kısmı sona ermiş, kapitalizmin normal günlerinin havası tüm Fransa'ya geri dönmüştü. O günden sonra devam eden bütün grevler zırhlı araçlar ve silahların kullanıldığı askeri tarzdaki operasyonlarla ezildi. 7 Haziran'da dört gün sürecek ve geride ölü bir işçi bırakacak olan Flins çelik fabrikası saldırısı başladı. Üç gün sonra ise Renault grevcilerine ateş açıldı, ikisi öldürüldü. Yalıtılmış haldeki bu militanlık yuvalarının hiç şansı yoktu. 12 Haziran'da gösteriler yasaklandı, radikal gruplar yasadışı ilan edildi, ve üyeleri tutuklandı. Bütün yönlerden saldırı altında kalan, yükselen devlet şiddeti ve sendikaların satıcılığı karşısında, Genel Grev ve işgaller parçalanarak [çöktüler].

Peki bu ayaklanma neden başarısız oldu? "Öncü" Bolşevik partilerinin olmaması nedeniyle değil tabii ki. Aksine onlar tarafından [adeta] istila edilmişti. Neyse ki, geleneksel otoriter sol fraksiyonlar yalıtılmış ve bozguna uğratılmışlardı. Ayaklanmaya katılanların ne yapacaklarını söyleyecek öncülere ihtiyaçları yoktu; "işçilerin öncüleri" harekete yetişip, onu kontrol etmek için çılgınca çabalıyorlardı.

Hayır, işgallerin birbirinden kopuk olmasına yol açan [şey], mücadelenin eşgüdümünü sağlayacak bağımsız, özyönetimsel konfederal örgütlerin yokluğuydu. Bu kadar bölünmüşlükle başarısız oldular. Bunun yanı sıra, Murray Bookchin'in dediği gibi, "işçiler arasında, fabrikaların işgal edilmesi ve greve gidilmesinin ötesinde, [fabrikaların] çalıştırılması gerektiği bilinci" eksikti (Op.Cit., s. 182).

Bu bilinç, ayaklanma öncesinde güçlü bir anarşist hareketin varlığı tarafından cesaretlendirilebilirdi. Anti-otoriter sol, oldukça aktif olmasına karşın, grevci işçiler arasında çok zayıftı; bu yüzden de özyönetimsel örgütler ve işçilerin özyönetimi fikirleri pek yaygın değildi. Ancak, Mayıs-Haziran ayaklanması, [bize] olayların [yönünün] oldukça hızlı bir şekilde değişebileceğini gösteriyor. Tanınmış liberter sosyalist Maurice Brinton şöyle diyor: "Öğrencinin etkisiyle ... binler hiyerarşi ilkesini sorgulamaya başlamıştı. ... Birkaç gün gibi kısa bir süre içinde insanların yaratıcı gizilgüçleri ortalığa çıkmıştı. En cesur ve en gerçekçi fikirler --bunlar genellikle aynıydılar-- savunuluyor, tartışılıyor, uygulanıyordu. Aptalca bürokratik ritüellerin on yıllardır süren etkisiyle bayatlamış olan, onu reklam maksadıyla kullananların içini boşalttığı dil yeni ve taze bir şey olarak yeniden ortaya çıkmıştı. İnsanlar dili dolu dolu yeniden benimsediler. İsimsiz kalabalıklardan karşıt ve şiirsel sloganlar ihtişamlı yükseliyordu" ("Paris: Mayıs 1968", İşçi İktidarı İçin, s. 253). Öğrencilerin enerji ve cüretkarlığıyla kaynaşan işçi sınıfı, mevcut sistemin sınırları içinde karşılanamayacak talepleri öne çıkardı. Genel Grev, bütün güzel berraklığıyla işçilerin elindeki potansiyel gücü sergiler. Kısa ömürlü olsalar da, kitle meclisleri ve işgaller, eylemde anarşinin ve anarşist fikirlerin nasıl çabucak yayıldığının, pratiğe geçirildiğinin mükemmel örneklerini ortaya koydular.

Olaylar hakkında daha fazla ayrıntı için Daniel ve Gabriel Cohn-Bendit'in Demode Komünizm: Sol-Kanat Alternatif veya Maurice Brinton'un gördüklerini anlattığı "Paris: Mayıs 1968" (İşçi İktidarı İçin'in içinde) adlı çalışmalarına bakılabilir. Dark Star'ın derlediği Kaldırım Taşlarının Altında başlıklı çalışma Paris 68 ile ilgili durumcu çalışmalara yer veren iyi bir antolojidir (Brinton'un makalesi de yer alır).

Kısım B: Anarşistler Neden Mevcut Sisteme Karşıdırlar?

SSS'ın bu kısmı, modern toplumun temel toplumsal ilişkilerin ve onları yaratan yapıların --özellikle de anarşistlerin toplumun değiştirmek istedikleri yanların-- bir analizini sunmaktadır.

Anarşizm esasen kapitalizme karşı bir isyandır. Kapitalizmin doğuşuyla beraber ortaya çıkmış, ve kapitalizm toplumun giderek daha fazla parçalarını kolonileştirdikçe de etkisini artırmıştır. Bu, anarşist düşüncelerin toplum içinde var olmadığı, kapitalizmin doğuşuyla ortaya çıktığı anlamına gelmez. Tam aksine. Fikirleri anarşist olarak sınıflandırılabilecek düşünürler binlerce yıl eskiye gider, ve Batı uygarlıklarında olduğu kadar Doğu [uygarlıklarında] da rastlanılabilir. Anarşizmin devlet ve özel mülkiyetin yaratıldığı anda doğduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır.

Ancak, politik bir hareket olarak anarşizm, modern (ulus-) devletin ve kapitalin yaratılmasına eşlik eden toplumun dönüşümünün bir ürünüdür. Bu nedenle, SSS'ın bu kısmında ortaya konulan analizler ve eleştiriler modern, kapitalist toplum üstüne yoğunlaşacaktır.

Anarşistler, hükümetlerin gücünün ve diğer hiyerarşi biçimlerinin yönetilenlerin muvafakatına dayandığının farkındadırlar. Korku cevabın tümü değildir, [sebebi] daha derindedir, "çünkü onlar [ezilenler] yöneticilerinin sahip oldukları değerlerin aynılarına sahiptirler. Yöneticiler ve yönetilenler otorite, hiyerarşi, iktidar ilkelerine aynı şekilde inanırlar." (Colin Ward, Anarchy in Action, s. 15) Bunu aklımızda bulundurarak, SSS'ın bu kısmında bu "fikir birliğine" meydan okumak için, neden anarşist olmamız gerektiğini, neden otoriter toplumsal ilişkilerin ve örgütlerin çıkarımıza olmadığını sergilemek için görüşlerimizi ortaya koymaktayız.

Bu tartışmadan, neden anarşistlerin modern kitle toplumunda var olan oldukça kısıtlı miktardaki özgürlükle tatmin olmadıkları ve neden gerçekten de özgür bir toplum yaratmayı arzuladıkları belirgin hale gelecektir. Noam Chomsky'nin sözleriyle, modern toplumun anarşist eleştirisi şu demektir:

"hayatın her alanındaki otorite, hiyerarşi ve tahakküm yapılarını aramak ve tanımlamak ve onlara meydan okumak; [bunlar] hakllıkları gösterilmediği sürece meşru değildirler, ve insan özgürlüğünün alanını arttırmak için parçalanmaları gereklidir. Bu, politik gücü, mülkiyeti ve yönetimi, erkek ve kadınlar arasındaki ilişkileri, aileler ve çocuklarını, gelecek kuşakların kaderi üstündeki kontrolümüzü (çevre hareketinin ardındaki temel ahlaki dürtü ...) ve pekçok diğer şeyi içerir." ("Anarşizm, Marksizm ve Gelecek Umudu", Red and Black Revolution, sayı 2)

SSS Kısım J'de, anarşistlerin bu meşrulaştırma sürecini, otorite ve tahakkümün bu eleştirel değerlendirmesini, sorgulamaya başlayıncaya değin önceden "doğal" veya "sağduyu" olarak nitelendirilenin bu zayıflatılmasını nasıl cesaretlendirmeye çalıştıklarını tartışmaktadır. Bu sürecin bir parçası da, herhangi bir hiyerarşik toplumsal sistemde var olan anarşistçe eğilimleri ve farkındalığı cesaretlendirmek olduğu kadar, ezilenlerin ezenlere karşı doğrudan eylemliğini (bakınız Kısım J.2) cesaretlendirmektir.

Ancak, SSS'ın bu kısmı doğrudan doğruya anarşizmin eleştirel veya "negatif" yanıyla, [yani] tüm otoritelerde içkin olarak var olan --ister devletten ister mülkiyetten, her neden olursa olsun-- şeytanı teşhir etmekle uğraşacaktır. Daha sonraki kısımlar, dünyanın analiz edilmesinin ardından, anarşistlerin bunu yapıcı bir şekilde nasıl değiştirmeyi planladıklarını göstermektedir; ancak anarşizmin yapıcı özünün bir kısmı bu kısımda bile gözlenebilir. Mevcut sistemin ayrıntılı eleştirisinin ardından, daha özel alanlara gireceğiz. Kısım C, kapitalizmin ekonomisine ilişkin anarşist eleştiriyi açıklayacaktır, ve Kısım D bu kısımda tanımlanan toplumsal ilişki ve kurumların bir bütün olarak toplumu nasıl etkilediğini tartışacaktır.

B.1 Anarşistler Neden Otorite ve Hiyerarşiye Karşıdırlar?

Öncelikle, anarşizmin meydan okuduğu otoritenin ne çeşit bir otorite olduğu göstermek gerekir. Erich Fromm'un To Have or To Be'de belirttiği üzere, "otorite, tamamen farklı iki anlamı olan geniş bir terimdir: bu, 'rasyonel' veya 'irrasyonel' otorite olabilir. Rasyonel otorite yeterliliğe [ing. competence] dayanır, ve ona yaslanan kişinin gelişmesine yardım eder. İrrasyonel otorite güce dayanır ve ona tabi olan insanın sömürülmesine hizmet eder." (s. 44-45) Aynı nokta, otorite ve etki arasındaki farka işaret ederken, 100 yıl önce Bakunin tarafından dile getirilmişti (örneğin bakınız God and the State).

Bu önemli nokta, otoriteye sahip olmak ile otorite olmak arasındaki ayrımda ifade edilir. Otorite olmak, belli bir kişinin bireysel yetenekleri ve bilgisine bağlı olarak, belli bir işi yapmakta yeterli olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Diğer bir şekilde ifade edilirse, bu [otorite olmak] toplumsal olarak kabul edilmiş bir uzmandır. Bunun aksine, otoriteye sahip olmak ise bireysel yetilere bağlı olmaksızın hiyerarşik konumdan kaynaklanan statü ve güce dayanan toplumsal bir ilişkidir. Tabii ki bu yeterli olmanın hiyerarşik bir konum edinmenin bir unsuru olmadığı anlamına gelmez; yanlızca gerçek ya da iddia edilen başlangıçtaki yeterli olmanın otorite ünvanı veya konumuna aktarılması anlamına gelir, ve böylece bireylerden bağımsız hale gelir --yani kurumsallaşır.

Bu fark önemlidir, çünkü insanların hareket tarzı herhangi bir içsel doğadan ziyade içinde yetiştirildiğimiz kurumların bir ürünüdür. Diğer bir deyişle, toplumsal ilişkiler dahil olan bireyleri şekillendirir. Bu, çeşitli gruplar içindeki bireylerin, bunlar içindeki [izole haldeki] bireylere indirgenerek anlaşılamayacak özelliklere, davranışlara ve sonuçlara sahip olacağı anlamına gelir. Örneğin "bazılarının iktidarı kullanması diğer bazılarını iktidarsız [iktidardan mahrum] bırakır" ve böylece de "fiziksel yıldırma, ekonomik tahakküm ve bağımlılık, ve psikolojik sınırlamalar kombinasyonu [sayesinde], toplumsal kurum ve pratikler herkesin dünyayı ve bu dünyadaki kendi yerini algılayış tarzını etkiler." (Martha A. Ackelsberg, Free Women of Spain, s. 20)

Otoriter toplumsal ilişkiler, toplumun (az sayıdaki) emir vericiler ve (çok sayıdaki) emir alıcılar şeklinde bölünmesi, içindeki bireylerin ve bir bütün olarak toplumun (zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak) yoksullaşması demektir. Hayatın tüm parçalarında, insan ilişkileri özgürlükle değil, otorite tarafından damgalanmıştır. Ve özgürlük ancak özgürlükle yaratılabileceği için, otoriter toplumsal ilişkiler (ve gerektirdiği itaatkarlık) bireyi özgürce eğitmemektedir ve eğitemez --ancak hayatın tüm yönlerinde katılım (kendinden yönetim) bunu gerçekleştirebilir.

Tabii ki, herhangi bir kolektif işte işbirliği ve koordinasyon gerekeceğine belirtilecektir, ve bireyi grup etkinliklerine "tabi" kılmak gereksinimi bir otorite biçimidir. Evet, ancak grup içinde bireylerin etkinliklerini koordine etmenin iki farklı şekli --ya otoriter araçlarla ya da liberter araçlarla-- vardır. İşyerleri [atölyeler] bağlamında, Proudhon bu farkı şöyle belirginleştiriyor:

"işçi ya ... mülk sahibinin-kapitalistin-girişimcinin çalışanı olacaktır; veya konseye katılacak [ve] orada söz sahibi olacaktır, kısacası bir ortak [ing. associate, üye] olacaktır.

İlk durumda işçi tabi kılınmıştır, sömürülmektedir: onun kalıcı durumu itaat etme durumudur ... İkinci durumda, bir insan ve vatandaş olarak itibarını geri kazanır ... daha önce de içinde yer aldığı, ancak bir köle olarak [yer aldığı] üretim örgütlenmesinin bir parçasını oluşturur; şehirlerde, daha önce tabi olduğu egemen iktidarın bir parçasını meydana getirdiğinde... tereddüt etmemeliyiz, çünkü başka seçeneğimiz yok ... işçiler arasında bir BİRLİK kurmak gereklidir ... çünkü bu olmaksızın [işçiler ve işverenler] tabi olanlar ve üstün olanlar olarak ilişkili olmaya devam edeceklerdir; ve özgür ve demokratik bir toplum için karşıt olacak iki kastın, efendiler ve ücretli-işçiler kastlarının ortaya çıkmasına neden olacaktır." (Pierre-Joseph Proudhon, General Idea of Revolution, s. 215-216)

Diğer bir deyişle, birlikler rasyonel bir otorite biçime dayanabilirler, doğal bir etkiye dayanabilirler, ve böylece de [birlikler] bireylerin kendi zaman ve faaliyetlerini planlamaları, gerçekleştirmeleri ve idare etmeleri için sahip oldukları özgürlüğü, kabiliyeti yansıtırlar. Aksi takdirde, diğerleriyle olan ilişkilerimizde kölelik unsurlarını da, bütünü zehileyen ve bizi olumsuz şekilde şekillendiren unsurları da kapsamış oluruz (bakınız Kısım B.1.1). Yanlızca toplumun liberter bir şekilde yeniden örgütlenmesi (ve böylesi bir değişimin gerektirdiği ve yaratacağı zihinsel dönüşümü de ekleyebiliriz), bireyin "gelişmeye devam ederken, az ya da çok tam bir gelişimine" ve "suni bir şekilde ona dayatılan o itaat ruhunu" kovmasına imkan verir (Nestor Makhno,The Struggle Against the State and Other Essays, s. 62).

Yani, anarşistler "diğerlerinin bizim üstümüzdeki doğal ve meşru olan, özgür bir şekilde kabul edilen ve asla dayatılmayan etkilerinin .. farkına varmamızdan başka bir şey istememektedirler ... Biz bütün doğal otoriteleri ve gerçeğin bütün etkilerini kabul ediyoruz, ancak yasal olanların [etkilerinin] hiçbirini [kabul etmiyoruz] ..." (The Political Philosophy of Bakunin, s. 255) Doğrudan demokratik gruplar içindeki özgür birliklere anarşistlerin destek vermesinin sebebi, bu tip örgütsel biçimlerin yaşamlarımızdaki rasyonel olmayan otoriteyi azaltması ve etkiyi [gerçeğin etkisini] arttırmasıdır. Bu tip örgütlerin üyeleri kendi düşüncelerini ve önerilerini oluşturabilir ve ortaya koyabilirler, arkadaşlarından gelen öneri ve teklifleri eleştirel bir şekilde değerlendirebilirler, aynı görüşü paylaştıklarını ve ikna olduklarını kabul edebilirler, veya yöneliminden mutlu değillerse birlikden ayrılma seçeneğine sahiptirler. Böylece bireylerin etkileri ve onların özgür etkileşimi varılan kararların doğasını belirler, ve hiç kimsenin kendi düşüncelerini başkalarına dayatma hakkı yoktur. Bakunin'in belirttiği üzere, bu tip örgütlerde "hiçbir işlev sabit kalmaz; ve kalıcı ve değiştirilemez bir şekilde bir kişiye bağlı olmayacaktır. Hiyerarşik düzen ve terfi yoktur ... Böylesi bir sistemde, iktidar tam anlamıyla ifade etmek gerekirse, artık var olmaz. Erk kolektiviteye dağılmıştır ve herkesin özgürlüğünün gerçek ifadesi haline gelir." (Bakunin on Anarchism, s. 415)

Bu nedenle, anarşistler rasyonel olmayan (yani meşru olmayan) otoriteye, diğer bir deyişle hiyerarşiye --toplum içindeki otoritenin kurumsallaşmış hali olan hiyerarşiye-- karşı çıkarlar. Hiyerarşik toplumsal kurumlar devleti (bakınız Kısım B.2), özel mülkiyeti (bakınız Kısım B.3) ve, bu nedenle de kapitalizmi (bakınız Kısım B.4) içerir. Hiyerarşik doğaları nedeniyle, anarşistler bu kurumlara tutkuyla karşı çıkarlar. Ancak hiyerarşi bu kurumların ötesinde de var olur. Örneğin hiyerarşik toplumsal ilişkiler cinsiyetçiliği, ırkçılığı ve homofobiyi (bakınız Kısım B.1.4) de içerir, anarşistler bunların hepsine karşı çıkar ve hepsiyle mücadele ederler.

Daha önce (Kısım A.2.8) belirtildiği üzere, anarşistler tüm hiyerarşilerin yanlızca zararlı olmadığını, aynı zamanda da gereksiz olduğunu, ve toplumsal yaşamı örgütlemek için alternatif, daha eşitlikçi yollar olduğunu düşünürler. Aslında, hiyerarşik otoritenin savaşmak üzere tasarlanmış gibi gözüktüğü koşulları kendisinin yarattığı ve bu nedenle kendi kendini sürdürme eğilimi gösterdiği öne sürülür. Böylece, görünüşte yoksullukla mücadele etmek için oluşturulmuş olan bürokrasiler onu sürekli hale getirir, çünkü yoksulluk olmaksızın yüksek ücretli tepedeki yöneticiler işsiz kalacaklardır. Aynısı ilaç kullanımını ortadan kaldırmaya, suçla mücadele etmeye, vb. niyetlenen birimler için de geçerlidir. Diğer bir deyişle, yüksek hiyerarşik konumlardan kaynaklanan güç ve ayrıcalıklar, o konumda bulunanların çözmekle yükümlü olduğu oldukları meseleleri çözmemeleri için güçlü bir itki oluşturur. (Daha fazla tartışma için bakınız Marilyn French, Beyond Power: On Women, Men, and Morals, Summit Books, 1985.)

B.1.1 Otoriter Toplumsal İilişkilerin Etkileri Nelerdir?

Hiyerarşik otorite, kaçınılmaz bir şekilde otoriteye sahip olmayanların marjinalleşmesi ve kuvvetsizlenmesiyle ilintilidir. Bunun otoritenin uygulandığı kimseler üzerinde olumsuz etkileri vardır, çünkü "bu otorite sembollerine sahip olanlar ve bunlardan faydalananlar, tebaları [kendilerine tabi olan] olan insanların gerçekçi, yani eleştirel düşünmesini körleştirmek, ve [onları rasyonel olmayan otoritenin rasyonel ve gerekli olduğu] masalına inandırmak zorundadırlar, ... [böylece] akıl klişelerle boyun eğmek üzere uyuşturulur ... [ve] insanlar aptallaştırılır, çünkü bağımlı hale gelirler ve kendi gözlerine ve yargılarına güvenme yetilerini kaybederler." (Erich Fromm, Op. Cit., s. 47)

Veya Bakunin'in sözleriyle, "insanların çoğunluğu karşısında baskın olan veya onları elde eden insanlara uygulanan otorite ilkesi, bir canavarlık, bir kölelik, entelektüel ve ahlaki bozulma kaynağı haline gelir." (God and the State, s. 41)

Bu, otoriter örgütlerin doğasını ve onlarla ilgili olanlar üzerindeki etkilerini gösteren bir klasik olan Madencilerin Bir Sonraki Adımı'nı [The Miners' Next Step] yazan sendikalist madenciler tarafından da tekrar edilir. Liderlik (yani hiyerarşik otorite), "erkin lider tarafından sahiplenilmesini ifade eder. Erk olmaksızın liderin bir hüneri yoktur. Erke sahip olma kaçınılmaz olarak bozulmaya yol açar, ... iyi niyete ... rağmen. (Liderlik), inisiyatif gücünün, bu sorumluluk duygusunun, ifade edilmiş insanlıktan (sic!) kaynaklanan kendine saygının insanlardan alınarak liderde toplanması (anlamına gelir). Onların inisiyatiflerinin, sorumluluklarının, onların kendisine saygısının toplamı onun olur ... (ve liderin) onun devam ettirdiği düzen ve sistem, bağımsız düşünen [kişilerden] 'insanlar'a indirgenen insanların bastırılmasına dayanır. ... Kısacası, o otokrat [diktatör] ve demokrasi düşmanı olmak zorundadır." Gerçekte "lider" açısından, böyle bir marjinalleşme faydalı olabilir, çünkü lider "sıradan üyeler arasında herhangi bir yüksek zeka düzeyine gereksinim duymaz --onun eylemlerini alkışlamaları haricinde. Aslında onun bakış açısından böylesi bir zekilik, eleştirelliği ve muhalefeti beslemesi açısından bir engeldir ve karışıklığa [düzensizliğe] neden olur." (The Miners' Next Step, s. 16-17, s. 15)

Anarşistler, hiyerarşik toplumsal ilişkilerin artık kendi eleştirel, yaratıcı ve zihinsel melekelerini özgürce yerine getiremeyecek, tabii konumdaki kimseler için olumsuz etkisi olacağını belirtirler. Colin Ward'ın öne sürdüğü gibi, insanlar "beşikten mezara kadar insani potansiyellerinin farkına varmıyorlar, tam da inisiyatifte bulunma, keşfetme, seçme, yargılama ve karar vermeye katılma gücü en yukarıdakilere ayrıldığı için" (ve bunlar genellikle erkeklerdir!) (Anarchy in Action, s. 42). Anarşizm, kurumların otorite yapıları ile bireylerin psikolojik nitelik ve davranışları arasında karşılıklı bir ilişki olduğu anlayışına dayanır. Bütün gün emirlere uymakla bağımsız, kuvvetlenen, yaratıcı bir kişilik yaratmak oldukça zordur. Emma Goldman'ın açık hale getirdiği üzere, eğer bir kimsenin "yönelimi ve yargısı efendinin iradesine tabi ise" (kapitalizmde pekçok insan emeğini satmak zorunda olduğundan örneğin patronların), o zaman otoriter ilişkilerin "milyonlarca kişiyi hiçliğe mahkum etmesine" şaşmamak gerekir. (Red Emma Speaks, s. 36).

İnsan beyni bedensel bir organken, en iyi şekilde olması için düzenli olarak kullanılması gerekir. Otorite karar-almayı en yukarıdakilerin elinde yoğunlaştırır; pekçok insanı diğerlerinin emirlerini takip eden icracılara indirger. Eğer kas kullanılmazsa yağlanır; eğer beyin kullanılmazsa, yaratıcılık, eleştirel düşünce ve zihinsel yetiler körelir, spor ve moda gibi marjinal konulara yönelir.

Bu nedenle, "[h]iyerarşik kurumlar katılımcıları arasındaki yabancılaştırıcı ve sömürücü ilişkileri besler, insanları kuvvetsizlendirir ve onları kendi gerçekliklerinden uzaklaştırır. Hiyerarşiler bazı insanları diğerlerine bağımlı kılar, kendi bağımlılıkları için diğer bağımlıları suçlamalarına ve ardından da bu bağımlılığı daha fazla otorite uygulanmasını gerekçelendirmek için kullanmalarına [yol açar] ... Göreceli bir hakimiyet durumunda olanlar her zaman bunlara tabi olanların bizzat niteliklerini belirleme eğilimindedirler. ... Anarşistler, daima kendi üstünden eyleme geçilen ve asla kendi başına eylemesine izin verilmemenin bağımlılık durumuyla ve kabuğuna çekilmeyle sonuçlanacağını söylerler. Devamlı olarak emir alan ve kendileri adına düşünmekten alıkonanlar sonunda kendi yetilerinden şüpheye dşecektir ... [ve] toplumsal normlara, standartlara ve beklentilere zıt olan kendi anlayışlarıyla davranmakta zorlukla karşılaşırlar." (Martha Ackelsberg, Free Women of Spain, s. 19-20)

Yani Colin Wards'ın sözleriyle, "sistem kendi moronlarını yaratır, sonra da kabiliyetsizlikleri yüzünden [onları kendilerinden] nefret ettirir ve nadirlikleri yüzünden de 'hünerli bir azınlığı' ödüllendirtir." (Op.Cit., s. 43)

Özgürlüğün reddedilmesinden kaynaklanan bu olmusuz psikolojik etkilerin yanısıra, otoriter toplumsal ilişkiler aynı zamanda da toplumsal eşitziliğe neden olur. Bunun nedeni bir başkasının otoritesine boyun eğen bir bireyin, toplumsal hiyerarşide kendisinden yukarıda yer alanların emirlerine itaat etme zorunluluğudur. Kapitalizmde bunun anlamı işçilerin patronun emirlerine uymak zorunda olmalarıdır (bakınız bir sonraki kısım); ki bunlar patronları zengin yapan emirlerdir (örneğin 1994 ile 1995 arasında yanlızca, ABD'deki Baş Yönetici Görevlilerinin (CEO) geliri yüzde 16 artmıştı --işçilerinki ise enflasyonun hızına bile yetişemeyen yüzde 2.8 oranında artmıştır, ve duraksayan ücretlerden sağlıklı bir şekilde yüzde 14.8 artan şirket karlarının 'düşük'lüğü sorumlu tutulamaz). Böylesi bir toplumsal eşitsizliğin etkileri oldukça geniştir.

Örneğin, yoksul insanlar, zenginlere göre genellikle daha sık hasta olur ve daha erken ölürler. Üstelik eşitsizlik derecesi de önemlidir (yani zenginle yoksul arasındaki uçurumun büyüklüğü). British Medical Journal'ın editörüne göre, "toplumdaki ölüm oranını ve sağlığı belirleyen şey toplumun genel refahından ziyade refahın ne kadar eşit bir şekilde dağıldığıdır. Refah daha eşit dağıldığı ölçüde toplumun sağlığı da iyileşir." (Cilt 312, 20 Nisan 1996, s. 985)

ABD'nde yapılan araştırmalar ağırlıklı olarak bunu gösteriyor. George Kaplan ve çalışma arkadaşları 50 ABD eyaletinde eşitsizliği ölçtüler ve [bunu] tüm ölüm sebepleri için yaşa göre düzeltilmiş ölüm oranları ile karşılaştırdılar, ve ortaya bir kalıp çıktı: gelir dağılımı eşitsiz olduğu ölçüde, ölüm oranı da artmakta. Bir başka deyişle, her eyaletteki ölüm oranını en iyi tahmin eden şey her devletteki ortalama gelir değil, zenginle yoksul arasındaki uçurumdur. ("ABD'de Gelirdeki ve Ölüm Oranındaki Eşitsizlikler: Ölüm Oranlarının ve Potansiyel Patikaların Analizi," British Medical Journal, Cilt 312, 20 Nisan 1996, s. 999-1003)

Bu gelir eşitsizliği ölçüsü, sağlığın yanısıra diğer toplumsal koşullar için de test edilmiştir. Gelir bölüşümünde daha yüksek bir eşitsizliğin olduğu eyaletler, aynı zamanda daha yüksek işsizlik oranına, daha yüksek kanser hastalığı oranına sahip olan, yüzde olarak daha fazla sayıda insanın gelir ve gıda yardımı aldığı, yüzde olarak daha fazla insanın sağlık sigortasının olmadığı, doğan bebeklerin daha büyük bir kısmının düşük doğum kilosuna sahip olduğu, daha yüksek şiddetli suçun [işlendiği], tıbbi bakım için kişi başına daha yüksek maliyete, ve polis korumasını için kişi başına daha yüksek maliyete sahip [eyaletlerdir].

Dahası gelir bölümünde daha yüksek bir eşitsizliğin olduğu eyaletlerde, kişi başına daha az eğitim harcaması yapılmaktadır, okullarda kişi başına daha az kitap bulunmaktadır, ve daha kötü bir eğitim performansına sahiptirler --daha kötü okuma yetileri, daha kötü matematik yetileri, ve daha düşük bir lise bitirme oranı.

Zenginle yoksul arasındaki uçurum büyüdükçe (ki bu işyerleri içi ve dışındaki toplumsal hiyerarşide bir artışa işaret etmektedir), halkın sağlığı kötüleşmekte ve toplumsal doku çözülmektedir. Toplumsal sıralamada düşük basamaklarda yer almanın psikolojik güçlüğü, kötü evler, beslenme, hava kalitesi, eğlence fırsatları ve yoksulların faydalandığı tıbbi bakımın neden olduğu etkilerin çok daha ötesinde olan bir zararlı etkiye sahiptir. (bakınız George Davey Smith, "Gelir Eşitsizliği ve Ölüm Oranları: Neden İlişkililer?", British Medical Journal, Cilt 312, 20 Nisan 1996, s. 987-988).

Zenginle yoksul arasında büyüyen uçurum bir tanrının, doğa veya bir başka insanüstü kuvvetin takdir ettiği bir şey değildir. Bu belirli bir toplumsal sistemce --bizi hem fiziksel hem de zihinsel olarak etkileyen otoriter ilişkilere dayanan bir sistem, onun kurum ve işleyişiyle yaratılmıştır.

Bu söylenenler, hiyerarşilerin dibinde yer alanların kurbanlar olduğu ve hiyerarşilerin zirvesinde bulunanlarınsa yanlızca kazanç sağladıkları anlamına gelmez. Dipte yer alanlar hiyerarşinin olumsuz etkilerine karşı devamlı surette direnç gösterirler ve hiyerarşik olmayan yaşama ve mücadele tarzlarını yaratırlar. Bu devamlı kendinden eylemlilik ve kendini özgürleştirme süreci işçi, kadın ve diğer hareketlerden görülebilir --bu [hareketlerde], belli bir ölçüde, halk hayal ve umutlarına dayanan kendi alternatiflerini yaratmaktadır. Anarşizm bu direniş, umut ve doğrudan eylem sürecine dayanmaktadır ve bu sayede büyümektedir.

Eğer sistemin zirvesindekilere bakacak olursak, evet gerçekten de maddi metalara ve eğitime, boş zamana, sağlığa vesaireye erişimde oldukça iyidirler, ama insanlıklarını ve bireyselliklerini kaybedebilirler. Bakunin'in belirttiği üzere, "iktidar ve otirite, onlara boyun eğmeye mahkum olanlar kadar onları kullananları da çürütür." (The Political Philosophy of Bakunin, s. 249) İktidar tahrip edici bir şekilde işler --hatta ona sahip olanlar üstünde bile; "esasen en iyi yeteneklere sahip olsalar bile, onları aptal ve hayvani yaparak" onların bireyselliğini azaltır. "Herşeyi devamlı olarak mekanik bir düzene bağlamaya zorlayan bir kimse, en sonunda bir makina haline gelir ve tüm insani duygularını kaybeder." (Rudolf Rocker, Anarcho-Syndicalism, s. 22)

Özünü inilince, hiyerarşi kendiliğinde yıkıcıdır, çünkü "zenginlik diğer insanlar demekse eğer", o zaman diğerlerine kendinizden daha düşük kimseler olarak davranarak, bu bireylerin sahip olduğu potansiyel anlayış ve yeteneklerden mahrum kalırsınız; böylece de kendi yaşantınızını fakirleştirir ve kendi büyümenizi sınırlarsınız. Ne yazık ki bu günlerde (özellikle dar olan bir "kişisel çıkar" biçimi olan) maddi zenginlik, bir bütün olarak insanın gelişmesine, tatmin olmasına ve yaratıcı bir yaşam sürmesine (bireyi toplumun içine yerleştiren, bir kimsenin diğerleriyle olan ilişkilerinin bireyleri biçimlendirdiğini ve geliştirdiğini kabul eden daha geniş bir kişisel çıkar) olan ilginin yerini almakta. Hiyerarşik, sınıf temelli toplumlarda, herkes belli bir ölçüde kaybeder, hatta "en yukardakiler" bile.

B.1.2 Kapitalizm Hiyerarşik midir?

Evet. Kapitalizmde işçiler emeklerinin ürünlerini değiştirmezler, para için bizzat emeklerini değiştirirler. Onlar belli bir zaman için ve ücret karşılığında kendilerini satarlar, [ücret] ödeyen efendilerine itaat etmeye söz verirler. Parayı ödeyen ve emirleri verenler --sahipler ve yöneticiler-- hiyerarşinin en yukarısındadırlar, itaat edenler ise en altında. Bunun anlamı kapitalizmin doğası itibariyle hiyerarşik olmasıdır.

Carole Pateman'ın söylediği gibi, "emek gücünün yetileri, işçinin iradesini, anlayışını ve deneyimini kullanmaksızın, onları uygulamaya geçirmeksizin kullanılamaz. Emek gücünün kullanımı 'sahibi'nin varlığını gerektirir, ve [işçi] bunu kullanıma sokmanın gereklerine uygun davranana, yapmayı kabul edene veya bunu yapmaya zorlanana kadar yanlızca bir potansiyel olarak kalmaya devam eder; yani işçi çalışmalıdır [emek sarfetmelidir]. Emek gücünün kullanımı için sözleşme yapmak, yeni sahibinin ihtiyaç duyduğu şekilde kullanılamadıkça kaynak israfıdır. Hayali 'emek gücü' kullanılamaz; gerekli olan şey talep edilen şekildeki işçi emeğidir. İş sözleşmesi [akdi], bu nedenle işveren ile işçi arasında bir emir ve komuta ilişkisi yaratır... Kısacası, işçinin sözde emek gücünü sattığı sözleşme, [işçi] yetilerinden ayrılamadığı için bedeninin ve kendisinin kullanımı üstündeki hakimiyetini sattığı bir sözleşmedir. Bir başkasını kullanma hakkını edinmek (uygar) bir efendi olmak demektir" (The Sexual Contract, s. 150-1 --Proudhon'un yukarıdaki alıntısıyla karşılaştırınız).

Ücretli emeğin bu hiyerarşik denetimi işçileri kendi emeklerinden ve böylece de bizzat kendilerinden yabancılaştırma etkisini içerir. İşçiler artık çalışma saatleri boyunca kendilerini yönetmezler ve artık özgür de değildirler. Emeği bütün diğer metalarla eş şekilde ele alan kapitalizm, emekle diğer "kaynaklar" arasındaki temel ayrımı reddeder --yani hamilinden [sahibinden] ayrılmazlığıı--; emek, diğer "mülkler"den farklı olarak irade ve eylem araçlarıyla donanmıştır. Böylece emeğin satılmasından bahsederken, bunun için iradenin boyun eğdirilmesi (hiyerarşi) gerekir. Karl Polanyi'nin yazdığı gibi:

"Emek, yaşamın kendisiyle uyumlu olan insan etkinliğinin başka bir adıdır; [insan etkinliği] satış amacıyla değil tamamen farklı nedenlerle üretilir; stoklanmış [biriktirilmiş] veya harekete geçirilmiş halde, ne de o etkinlik yaşamın geri kalanından koparılabilir." (The Great Transformation, s. 72)

Diğer bir deyişle, emek kapitalizmin onu indirgemeye çalıştığı bir metadan daha fazlasıdır. Yaratıcı, öz-yönetimli iş bir onur ve eğlence kaynağıdır, ve tam bir insan olmanın bir parçasıdır. İşin kontrolünü, işçilerin ellerinden çekip koparmak onun zihinsel ve fiziki sağlığına oldukça zarar verir. Aslında Proudhon, kapitalist şirketlerin "ücretli-işçilerin bedenlerini ve ruhlarını yağma ettiklerini" ve "insan onuru ve kişiliğine bir tecavüz" olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti. (a.y., s. 219)

Emeği yaşamın diğer faaliyetlerinden ayırmak ve onu piyasanın yasalarına tabi kılmak demek, onun --paylaşım ve karşılıklı yardımlaşmaya dayanan işbirlikçi ekonomik etkinliklerin onbinlerce yıl boyunca varolmasıyla insan ırkıyla birlikte gelişen bir biçim olan-- doğal ve organik varoluş biçimini yok etmek ve [bunun yerine] sözleşme ve rekabete dayanan atomistik ve bireyci olanı geçirmek demektir.

Oldukça yeni bir gelişme olan ücretli emeğin toplumsal ilişkisi gerçekte gönülsüz bir hizmetkarlık biçimiyken, kapitalistler tarafından [bunun] "özgürlük"ün kaynağı olduğu iddia edilir (bakınız Kısım B.4 ve Kısım A.2.14). Bu nedenle ekonomik özgürlüğü (yani sanayide kendinden yönetimi, sosyalizmi) desteklemeyen bir liberter kesinlikle liberter olmayacak, ve özgürlüğe de inanmıyor olacaktır.

Bu nedenle kapitalizm hiyerarşi ve özgürlüğün reddedilmesine dayanır. Onu başka bir şekilde ortaya koymak ücretli emeğin doğasını reddeder. Ancak --Karl Polanyi'nin vurguladığı üzere-- kapitalizmin destekçilerinin ücretli emeği bir çeşit "doğal" özgürlüğe dayanan bir düşünceyle ifade etmeye çalışmaları yanlıştır:

"Bu ilkeyi (ücretli emeği), ekonomik liberallerin yapmaya alışkın olduğu şekilde (özgürlükle) çatışmayan bir şey olarak ortaya sürmek, belli bir tür müdehale --yani bireyler arasındaki sözleşmesel olmayan ilişkileri tahrip edecek ve onların kendiliğinden olan [spontan] yeniden reformasyonunu engelleyen [bir tür müdehale]-- lehine olan kökleşmiş önyargıların ifadesidir." (a.y., s. 163)

İnsani ilişkilerin yerini ekonomik olanların alması, nihayetinde insanların ne kadar kazandıklarıyla değerlendirildikleri muhasebe defterlerini bize "etik" olarak ardında bırakarak, insani değerlerin yerini ekonomik olanların almasıyla sonuçlanır. Murray Bookchin'in ifade ettiği gibi bu insani değerlerin alçaltılmasına yol açar:

"Piyasa ekonomisi zihinlerimizde o kadar derinlemesine kök salmıştır ki onun kirli dili kutsanmış ahlaki ve tinsel ifadelerimizin yerini almıştır. Artık bugün çocuklarımıza, evliliklere ve kişisel ilişkilere 'yatırım yapıyoruz'; öyle bir terim ki 'aşk' ve 'ihtimam' gibi kelimelerle eş tutuluyor. Bir "değiş-tokuşlar" dünyasında yaşıyoruz ve herhangi bir duygusal "işlem"in en alt çizgisine [muhasebecilikte bilançonun gelir-gider kalemlerinin net sonucunu gösteren kısmına] bakıyoruz. Sadakat ve tinsel [manevi] ilgilerden ziyade sözleşmeler terminolojisini kullanıyoruz." (The Modern Crisis, s. 79)

İnsani değerlerin yerini hesaplama etiğinin alması, ve insanların yanlızca piyasanın ve devletin yasalarınca birarada "tutulması" ile birlikte toplumsal bir parçalanma da kaçınılmaz hale geliyor. Karl Polanyi'nin bahsettiği üzere, "(piyasa) sistemi, insanın emek gücünü elden çıkarırken, aynı zamanda insanın bu etikete yapışık olduğu fiziki, psikolojik ve ahlaki varlığını da elden çıkarır." (a.y., s. 73)

Modern kapitalizmin Thatcher, Reagan ve onların uluslarüstü şirket efendileri gibi "muhafazakar" hükümetler tarafından kurulan daha serbest piyasalarında, suç ve barbarlığın muazzam bir şekilde artmasına şaşmamak gerek. Bugün artık insanların kendilerinin inşaa ettikleri kalelerin içinde, onların duvarları ve (hem duygusal hem de fiziki olarak) savunma sistemleri arkasında "özgür" olarak yaşadıkları bir toplumda yaşıyoruz.

Tabii ki bazı insanlar matematiğin etiğinden hoşlanmaktadırlar. Ancak bunun temel sebebi, --aynen tüm tanrılarda olduğu gibi-- onların tapıcılarına takip edilecek kolay bir kurallar kitabı sunmalarıdır. "Beş dörtten büyüktür, o halde beş daha iyidir"in anlaşılması oldukça kolaydır. Şunları yazarken John Steinbeck buna dikkat çekmişti:

"Onların bazıları (sahipler), (çiftçileri topraklarından kapı) dışarı eden matematikten nefret ediyordu, ve bazıları ise korkuyorlardı; bazıları da matematiğe tapıyorlardı, çünkü bu onları düşünmekten ve hissetmekten kurtarıyordu" (The Grapes of Wrath, s. 34)

B.1.3 Kapitalizm Ne Çeşit Bir Değerler Hiyerarşisi Yaratır?

Kapitalizm sapkın --insanlığı mülkiyetin aşağısına yerleştiren-- bir değerler hiyerarşisi üretir. Erich Fromm'un belirttiği üzere, "insanın insan tarafından kullanılması (yani sömürülmesi), kapitalist sistemin temelini oluşturan bir değerler sisteminin ifadesidir. Ölü geçmiş [biriktirilmiş emek demek olan] sermaye, --bugünün yaşayan canlılığı ve gücü [olan]-- emeği istihdam eder. Kapitalist değerler hiyerarşi içinde, sermaye emeğin üstünde yer alır, biriktirilmiş şeyler yaşamın ifade edilmesinden [ing. manifestation] daha yüksektedir. Sermaye emeği istihdam eder, emek sermayeyi [istihdam] etmez. Sermayeye sahip olan insan yanlızca 'kendi'' yaşamına, insani yeteneklere, canlılığa ve yaratıcı üretkenliğe sahip olan kişiyi komuta eder. 'Nesneler' insanlardan önce gelirler. Sermaye ve emek arasındaki çatışma, iki sınıf arasındaki çatışmadan, onların toplumsal üründen daha fazla bir parça almak için yaptıkları kavgadan daha fazlasıdır. Bu, değerin iki ilkesi arasında: yani nesnelerin dünyası ile onların yığınlaşması, ve yaşamın dünyası ile onun üretkenliği arasında olan [bir çatışmadır]." (The Sane Society, s. 94-95)

Kapitalizm, bir kimseyi yanlızca "emek gücü" olarak, belli bir meta miktarını temsil ettiği ölçüde, diğer bir deyişle bir nesne olarak değerlendirir. Bir birey --kişisel ahlaki ve ruhani değeriyle biricik [ing. unique] olan bir insanoğlu-- olarak değerlendirilmek yerine, yanlızca fiyat etiketiyle değerlendirilir.

Çok fazla zamanın harcandığı işyerinde bireyin aşağılanması ister istemez kişinin kendisini algılamasını etkiler, bu da onun yaşamın diğer alanlarında eyleme tarzını etkileyecektir. Eğer bir kimse işte bir meta olarak sayılıyorsa, o zaman bir kimse kendini ve diğerlerini de bu şekilde görmeye başlar. Yani tüm toplumsal ilişkiler --ve böylece de en nihayetinde tüm bbireyler-- metalaştırılır. Kapitalizmde hiçbir şey kutsal değildir ("her şeyin bir fiyatı vardır") --bu ister şeref, isterse kişisel değerlendirme veya onur olsun, tümü kapışılacak metalar haline gelir.

Bu gibi aşağılanmalar bir takım toplumsal patolojiler [hastalıklar] üretir. "Tüketicilik", kapitalizmde bireyin metalaşmasına ilişkin doğrudan bir örnektir. Yine Fromm'dan alıntılarsak, "Nesnelerin şahsiyeti [kişiliği] yoktur, ve nesneler haline gelen insanların (yani emek piyasasındaki metaların) şahsiyeti yoktur." (The Sane Society, s. 143)

Ancak insanların yine de kişiliğe gereksinimi vardır, ve bu nedenle de bu boşluğu tüketerek doldurmayı denerler. Mutluluk aldanması, yani yeni bir meta edinince bir kimsenin yaşamının tamam olacağı şeklindeki aldanma, insanları tüketime yönlendirir. Ne yazık ki, metalar da yanlızca daha fazla nesne demek olduğu için kişiliğin yerine geçecek bir şey sunmazlar, ve böylece tüketim yeniden başlamalıdır. Bu süreç ihtiyacımız olmayan ama bizi daha fazla popüler/seksi/mutlu/özgür/vb. (uygun olduğu şekilde siliniz!) yapacağı için onları almaya ikna etmeye uğraşan reklam sanayisi tarafından tabii ki cesaretlendirilir. Ancak tüketmek, metaların tatmin etmek üzere satın alındığı ihtiyaçları aslında tatmin edemez. Bu ihtiyaçlar ancak gerçekten de insani değerlere dayanan toplumsal etkileşimle, yaratıcı, kendinin yönettiği çalışmayla tatmin edilebilir.

Bu tabii ki anarşistlerin yüksek yaşam standartlarına veya maddi mallara karşı olduğu anlamına gelmez. Aksine onlar özgürlük ve iyi bir yaşam ancak bir kimse yeterince gıda, iyi bir barınım vesaire hakkında endişelenmek zorunda olmadığında mümkün olacağının farkındadırlar. Ne özgürlükle günde 16 saat çalışmak, ne de eşitlikle yoksulluk veya dayanışmayla açlık birarada gider. Ancak anarşistler tüketimciliği, kapitalizmin bireyi ve onun kişilik duygusunu, şeref ve kişiliğini ezen, yabancılaştırıcı ve insani olmayan "muhasebe defteri" etiğinin sebep olduğu bir tüketim çarpıtması olarak değerlendirirler.

B.1.4 Irkçılık, Cinsiyetçilik ve Homofobi Neden Vardır?

Irkçılık, cinsiyetçilik ve homofobi (homoseksüellerden nefret etme veya korkma) tüm toplumda kurumsallaştırılmış olduğu için, cinsel, ırkçı ve eşcinsellere yönelik baskılar yaygındır. Bu üç şeytani davranışın temel nedeni, ideolojilerin, hiyerarşide içkin olarak bulunan tahakküm ve sömürüyü haklı çıkarmaya --diğer bir deyişle, baskı ve adaletsizliği "haklı çıkaran" ve "açıklayan" "kuramlara"-- duydukları gereksinimdir. Tacitus'un dediği gibi, "Bizler yaraladıklarımızdan nefret ederiz." Diğerlerini ezen kimseler, daima kurbanlarını "aşağılık" olarak nitelendirecek, ve bu nedenle kaderlerini hak ettiklerini gösterecek nedenler bulurlar. Seçkinlerin kendi üstün toplumsal ve ekonomik konumlarını haklı çıkaracak yollara gereksinimleri vardır. Toplumsal sistem bariz bir şekilde eşitsiz ve seçkinci olduğu için, dikkatin diğer, daha az zorlu olan "gerçeklere", örneğin varsayılan biyolojiye veya "tabiata" bağlı üstünlüklere çekilmesi gerekir. Bu nedenle hiyerarşik, sınıf-katmanlı toplumlarda cinsel, ırkçı ve etnik üstünlük doktrinlerinin var olması kaçınılmazdır.

Sırasıyla her ırkçı tahammülsüzlük biçimini ele alacağız.

Ekonomik bakımdan ırkçılık, dışarda emperyalizm ve içerde ucuz emeğin sömürülmesiyle ilgilidir. Aslında hem Amerika'daki hem de Avrupa'daki ilk kapitalist gelişim, insanların özellikle de Afrika kökenli olanlarının köleliğiyle kuvvetlendirilmiştir. Amerika, Avusturalya ve dünyanın diğer kesimlerinde, esas sahiplerinin boğazlanması ve topraklarına el konulması da keza kapitalizmin gelişiminde anahtar bir unsurdu. Yabancı uluslara boyun eğdirilmesi zor kullanımı ile olduğu için, bu, hakim olan ulusa kendi özel doğal niteliklerindeki uzmanlığı, diğer bir deyişle "ırksal" nitelikleri yüzündenmiş gibi gözükür. Bu nedenle emperyalistler, ırkçılıklarını "doğa"da temellendirmek için sıklıkla Darwinci "En İyinin Yaşaması" doktrinine başvururlar.

Avrupa'da, ilk ırksal üstünlük kuramlarından birisi aristokrasiye Fransa'yı yönetmek için doğal haklar kazandıracak olan Gobineau tarafından 1850'lerde öne sürülmüştür. [Gobineau], "kitleler" Gal ya da Kelt kökenine sahipken, Fransız aristokrasinin ise esasen Alman kökenli olduğunu; ve Alman ırkı "daha üstün" olduğu için de aristokrasinin yönetmek için doğal hakkı olduğunu öne sürmüştü. Her ne kadar Fransız "kitleler" bu kuramı pek ikna edici bulmasalar da, bu sonraları Alman genişlemesinin taraftarları tarafından ele alınmış ve Alman ırk kuramının kaynağını oluşturmuş, Nazilerin Yahudileri ve diğer "Aryan olmayan"ları ezmesinin gerekçelendirilmesinde kullanılmıştı. "Beyaz adamın sorumluluğu" ve "Manifest Destiny" kavramları da aynı zamanda İngiltere'de ve daha az ölçüde de Amerika'da gelişmiş, ve Anglo-Sakson fethi ve "insancıl" temellerde dünyaya hakimiyeti rasyonalize etmek için kullanılmıştı.

Irksal üstünlük fikrinin büyük içsel faydaları olduğu da keşfedilmişti. Paul Sweezy'nin dikkat çektiği üzere, "gelişmiş kapitalist ülkelerdeki toplumsal mücadelelerin yoğunlaşması ... mümkün olduğunca zararsız --yani kapitalist sınıf idaresinin görüş açısından zararsız olan mecralara yönlendirilmeliydi. Irksal çizgilerdeki zıtlıkların kaşınması dikkatleri sınıf çatışmasından uzaklaştırmanın uygun bir yöntemiydi," --doğaldır ki [sınıf çatışması] yönetici-sıınıfın çıkarları için tehlikeliydi (Theory of Capitalist Development, s. 311). Aslında işverenler, "böl ve yönet" stratejilerinin bir parçası olarak, işçiler arasındaki ırksal çizgilerde var olan ayrımları sıkça ve açık bir şekilde beslerler.

Diğer bir deyişle, ırkçılık (diğer ırksal tahammülsüzlük biçimleri gibi) insanların, aynı sınıftaki tüm insanların acısını çektiği koşullar için diğer insanları suçlamalarını sağlayarak, işçi sınıfını içinden parçalamak ve bölmek için kullanılabilir. Böylece, örneğin beyaz işçiler işsizlik yüzünden kapitalizm yerine siyahları, yoksulluk yerine İspanyol kökenlileri suçlamaya kurnazca cesaretlendirilirler. Ek olarak, ırksal azınlıklara ve kadınlara karşı ayrımcılık kapitalist ekonominin tam bir onayına mahzardır, "çünkü bu sayede işler ve yatırım imkanları dezavantajlı olan gruplara verilmez, onların ücret ve karları mevcut düzeylerin altına düşürülebilir, ve nüfusun kayrılan kesimleri önemli maddi ödüller edinebilirler." (a.y.)

Böylece kapitalizm, ırkçı mirasından faydalanmaya devam etmektedir. Irkçılık, kapitalistlerin emebilecekleri ucuz emek havuzları sağlar (siyahlar genellikle aynı iş için beyazlardan daha az ücret almaktalar hala) ve nüfusun belli bir kesiminin daha kötü bir muameleye maruz kalmasına olanak tanır, böylece de çalışma koşullarını ve ücret-dışı maliyetleri düşürerek karları yükseltir.

Tüm bunların anlamı, siyahların "hem ırk hem sınıf temelli bir ikili zeminde baskı ve sömürüye maruz kaldıklarıdır, ve böylece fazladan ırkçılık ve ayrımcılığa karşı savaşımlara girmeleri gerekir." (Lorenzo Kom'boa Ervin, Anarcho-syndicalism of the world unite)

Cinsiyetçilik, ancak kadınlar kendileri için eylemeye ve eşit haklar istemeye başladıkları zaman "bir gerekçelendirme" [haklı çıkarma] gerektirdi. Bunun öncesinde cinsiyetçi baskının "gerekçelendirilmesi" gerekli değildi --çünkü "doğal"dı (bunu söylerken cinsler arasındaki eşitlik, bir devlet dini olarak Hristiyanlığın ve kapitalizmin yükselişinden önce çok daha güçlü olduğu; yani kadınların toplum içindeki "yeri"nin kadın hareketi sayesinde tekrar yükselmesinden önce, son birkaç yüzyıldır devamlı düşmekte olduğu [belirtilmelidir].

Cinsiyetçi baskının doğası evlilikten gözlemlenebilir. Emma Goldman, [kadının] kocasının "kapris ve emirlerine tam itaatı"yle, evliliğin "erkeğin kadınlar üzerindeki tam egemenliğini sağladığı"na işaret eder. (Red Emma Speaks, s. 139) Carole Pateman'ın belirttiği gibi, "ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar eşin konumu ve yasal durumu bir köleninkine benzemektedir. ... Efendisinden ayrı hiçbir bağımsız yasal varlığı olmayan bir köle; ve koca ile eş 'bir kişi' haline gelirlerdi, kocanın kişiliği." (The Sexual Contract, s. 119) Aslında yasa "kadının (adeta) bir mülk olduğu varsayımına dayanıyordu" ve evlilik sözleşmesi yanlızca "itaat etmeye yönelik açık taahhütü içmekteydi." (a.y., s. 122, s. 181)

Ancak kadınlar erkelerin hakim olduğu varsayımlarını sorgulamaya başladıklarında, kadınların erkekler tarafından ezilmesi ve hakimiyet altına alınmasının neden "doğal" olduğunu açıklayan sayısız kuram geliştirildi. Erkekler kadınlar üstündeki yönetimlerini zorla dayattıkları için, erkeklerin "üstünlüğü"nün onların toplumsal cinsiyetlerin --daha fazla fiziksel güçle ilişkili olarak ("güçlü olmanın haklı yaptığı" önermesi temelinde)-- "doğal" bir ürünü olduğu öne sürüldü. 17nci yüzyılda, kadınların insanlardan çok hayvanlara benzediği öne sürüldü, böylece kadınların erkekler karşısında ancak bir koyun kadar eşitlik hakları olduğu "ispatlanmış" oluyordu. Daha yenilerde ise, seçkinler büyüyen kadın hareketi karşısında sosyo-biyoloji'yi bağırlarına bastılar. Kadınların ezilmesini biyolojik temellerde açıklayarak, erkekler tarafından ve erkekler için yönetilen toplumsal sistem göz ardı edilebilirdi.

Kadınların hizmetkarlık rollerinin kapitalizm açısından ekonomik bir değeri de vardır (Goldman'ın kapitalizmi evliliğe benzeyen başka bir "ataerkil düzenleme" olarak tanımladığına dikkat etmeliyiz; bunların her ikisi de insanların "doğumdan gelen haklarını" gasp eder, onların gelişimini "engeller", onların bedenlerini "zehirler" ve insanları "ihmalkarlık, yoksulluk ve bağımlılık" durumunda tutar. (a.y., s. 164) Kadınlar sıklıkla erkek işçilerin iyi konumda olmasını sağlayan zorunlu (ve ücretsiz) emeği sağlarlar; ve kapitalist sahiplerin sömürecekleri bir sonraki ücretli köleler kuşağını (yine ücretsiz olarak) yetiştirenler esasen kadınlardır. Dahası, kadınların ikincil konumda olması işçi sınıfından erkeklerin hor görebilecekleri birileri olmasını, ve bazen de asabiyetlerini [hayal kırıklıklarının acısını] (işteki sıkıntılarıyla uğraşacakları yerde) çıkartabilecekleri uygun bir hedef sağlar. Lucy Parsons'un belirttiği üzere, işçi sınıfından bir kadın "bir kölenin kölesidir."

Lezbiyenlerin, eşcinsellerin ve biseksüellerin ezilmesi de ayrılmaz bir şekilde cinsiyetçilikle ilgilidir. Ataerkil, kapitalist bir toplum homoseksüel pratikleri normal insani çeşitlilikler olarak göremez, çünkü bunlar toplumdaki katı toplumsal cinsiyet [ing. gender] rolleri ve cinsiyetçi kalıpları bulanıklaştırır. Genç eşcinsellerin çoğu cinselliklerini evden kovulma korkusuyla kendilerine saklarlar ve tüm eşcinseller eğer cinselliklerini özgürce ifade ederlerse, birtakım "harbiler"in cinselliklerini onlardan koparmaktan zevk almayı deneyeceği korkusuna sahiptirler.

Eşcinseller bir kapris [saçma arzu] yüzünden değil, kapitalizmin çekirdek aileye olan belirgin gereksinimi yüzünden ezilirler. İtaatkar insanların asli --ve ucuz-- yaratıcısı (otoriter aileler içinde büyümek, çocukların hiyerarşi ve itaat etmeye karşı "saygı"lı olmasına ve alışmalarına yol açar --bakınız Kısım B.1.5) ve keza işgücünün sağlayıcısı ve bakıcısı olarak çekirdek aile, kapitalizmin önemli bir gereksinimini karşılarlar. Alternatif cinsellik aile modeline karşı bir tehditi temsil eder, çünkü bunlar insanlara farklı bir rol modeli sunarlar. Bunun anlamı ise kapitalizmin "aile değerleri"ni (örn. otoriteye itaat, "gelenek", "ahlak" vs.) kuvvetlendirmek istediği zaman ilk saldırılacağının eşcinseller olacağıdır. Britanya'da (kanundaki) Bent 38'in yürürlüğe girmesi bunun iyi bir örneğidir; [bu bentle] hükümet eşcinsel cinselliği savunan (yani onu cinsel sapıklıktan başka bir şekilde sunan her şeyi) kamusal organları yasadışı ilan etmektedir. Bu nedenle cinsellikleri nedeniyle insanların ezilmesi cinsiyetçilik ortadan kalkana değin sona ermeyecektir.

Anarşistlerin bu baskı biçimlerinden nasıl kurtulunabileceğini düşündüklerini tartışmadan önce, bunların ezilenler için olduğu kadar onları uygulayanlar için de neden zararlı olduğunu (ve bir şekilde onlardan faydalandığını) aydınlatmak yararlı olacaktır.

Cinsiyetçilik, ırkçılık ve homofobi işçi sınıfını böler; bunun anlamı ise düşük-ücretli rekabet eden bir emek havuzu oluşturarak, beyazlar, erkekler ve heteroseksüeller kendi eşlerinin, kızlarının, annelerinin, akrabalarının ve arkadaşlarının düşük ücret almasını sağlamış olurlar. Böylesi bölünmeler tümümüz için daha kötü [çalışma] koşulları ve ücretler ortaya çıkarır, çünkü kapitalistler bu ucuz emek havuzunu kullanmanın rekabetçi avantajından yararlanırlar, piyasada var olabilmek için tüm kapitalistleri koşullar ve ücretleri kırpmaya zorlarlar (bunun yanısıra devlete ve işte işverene karşı dayanışmayı zayıflatarak, bu gibi toplumsal hiyerarşiler grevler sırasında grev kırıcı olabilecek dışlanmış bir işçiler grubu ortaya çıkarırlar). Keza işçi sınıfının "ayrıcalıklı" kesimleri kaybetmektedirler, çünkü ücret ve [çalışma] koşulları birlik halinde kazanabileceklerinden daha düşük olur. Gerçekte yanlızca patronlar kazanır.

Bu, bu konuda yapılan araştırmalarda görülebilir. Araştırmacı Al Szymanski'nin beyaz işçilerin ırkçılıktan kazançlı çıktığı önermesini sistematik ve bilimsel bir şekilde sınamayı amaçlamıştı ("Racial Discrimination and White Gain", American Sociological Review'de, cilt 41, sayı 3, Haziran 1976, s. 403-414). Amerika Birleşik Devletleri'ndeki "beyaz" ve "beyaz olmayan" (örn. siyah, Yerli Amerikalılar, Asyalılar ve İspanyol kökenliler) işçilerin durumlarını karşılaştırmış ve pekçok önemli şey bulmuştu:

(1) Bir Amerikan eyaletinde beyazlarla siyahlar arasındaki açık daraldıkça, oradaki beyazların kazançları diğer yerlerdekilere nispetle daha yüksek oluyor. Bunun anlamı, "beyazlar ekonomik ayrımcılıktan ekonomik olarak faydalanmaktadırlar. Beyaz işçiler özellikle de ekonomik ayrımcılığın yokluğundan faydalanıyor gözükmekteler, ... hem kazançlarının mutlak düzeyi anlamında hem de beyazlar arasındaki göreceli eşitlik anlamında." (s. 413) Diğer bir deyişle, siyah işçilere karşı daha az bir ücret eşitsizliği olduğunda, beyaz işçilerin aldıı ücretler daha iyi olmaktadır.

(2) Belirli bir Amerikan eyaletinde nüfusta daha fazla "beyaz-olmayan" kişi olduğunda, orada beyazlar arasında daha fazla eşitsizlik olmaktadır. Diğer bir deyişle, yoksul, baskı altında olan işçiler grubunun varlığı, her ne kadar beyaz-olmayan işçilerin ücretlerini pek fazla etkilemese de, beyaz işçilerin de ücretlerini düşürmektedir --"(beyaz-olmayan) işçilere karşı daha fazla ayrımcılık olduğunda, beyazlar arasında da daha fazla eşitsizlik olmaktadır" (s. 410). Yani beyaz işçiler bu ayrımcılıktan ekonomik olarak açık bir şekilde zarar görmektedirler.

(3) Yine, "ırksal ayrımcılık yoğunlaştıkça, (bunun) işçi-sınıfı birliğine olan etkisi ... yüzünden beyazların kazançları da düşmektedir." (s. 412) Diğer bir deyişle, ırkçılık ekonomik olarak beyaz işçilerin dezavantajınadır, çünkü siyah ve beyaz işçiler arasındaki dayanışmayı yıpratmakta ve sendika örgütünü zayıflatmaktadır.

Yani bütünsel olarak, bu beyaz işçiler ırkçılıktan bazı belirgin imtiyazlar edinmekte, ancak aslında ezilmektedirler. Irkçılık ve diğer hiyerarşi biçimleri aslında onu uygulayan işçi sınıfı kesiminin çıkarlarına karşı işlemektedir --işyeri ve toplumsal birliği zayıflatarak, yönetici sınıfa fayda sağlar.

Bunun yanısıra, alternatif görüşlerin, anlayışların, deneyimlerin, kültürlerin, düşüncelerin vb. zenginliği, ırkçı, cinsiyetçi ve homofobistler tarafından reddedilmektedir. Onların zihinleri bir kafesin içine hapsedilmiştir, mono-kültürün içinde durağanlaşmıştır --ve durağanlaşma kişisellik için ölüm demeektir. Bu gibi tahakküm biçimleri onları uygulayanları, bir kişi olarak değil de bir rol olarak yaşayan tahakkümcüyü insansızlaşmaktadır; onun tarafından kısıtlanmıştır ve kendi bireyselliklerini özgürce ifade (yaparlarsa da oldukça sınırlı bir şekilde) edemezler. Bu tahakkümcünün kişiliğini yamultur, kendi yaşamlarını ve kişiliklerini yoksullaştırır. Homofobi ve cinsiyetçilik aynı zamanda tüm insanların, gay ya da düz [heteroseksüel] olsun, kendileri için doğru olan cinsel ifade ve ilişkileri seçmekteki esnekliğini kısıtlar. Cinsiyetçi ve homofobist cinsel baskının, onların zihinsel sağlığı, ilişkileri ve genel gelişmesi için iyi olması imkansızdır.

Anarşist görüşe göre ırka, cinsiyete veya cinsiyetçiliğe bağlı tahakküm kapitalizmde, veya gerçekte tahakküm ve sömürüye dayanan her türlü ekonomik sistemde, başa çıkılamaz bir şey olarak kalmaya devam edecektir. "Azınlıkların" bireysel üyeleri başarılı olabilirken, eşitsizliğin haklı çıkarılması için [kullanılan] ırkçılık, seçkinler için ıskartaya çıkarılamayacak kadar kullanışlı bir araçtır. Irkçılığın sonuçlarını (örn. yoksulluk) ırkçı ideolojinin gerekçelendirilmesi için kullanarak, statükonun eleştirisinin yerini bu sefer de "doğa" ve "biyoloji" gibi saçmalıklar alır. Aynı şey cinsiyetçilik veya gaylere karşı ayrımcılık için de doğrudur.

Uzun vadeli çözüm açıktır: kapitalizmi, bağlı olduğu hiyerarşik ve ekonomik olarak sınıf-bölünmeli toplumu dağıtın. Kapitalist tahakküm ile sömürüden, ve onun sonucu emperyalizm ve yoksulluktan kurtularak, aynı zamanda işçi sınıfını bölmek ve zayıflatmak veya bir grubun bir diğerine uyguladığı baskıyı haklı çıkarmak için kullanılan, ırkçı ve cinsiyetçi üstünlük ideolojilerin gerekliliğini de ortadan kaldırmış olacağız.

Bu sürecin bir parçası olarak anarşistler, ırkçı, cinsiyetçi ve gay-karşıtı aktivitelere direnerek ve bu gibi görüşlere günlük hayatlarında, her yerde meydan okuyarak, nüfusun tüm kesimlerinin kendi insanlıkları ve bireysellikleri adına ayağa kalkmasını cesaretlendirirler (Carole Pateman'ın ifade ettiği üzere, "cinsel tahakküm işyerini olduğu kadar evlilikle ilgili evi de şekillendirebilir" (Op.Cit., s. 142). Bunun anlamı karşılaştığımız içsel ve dışsal tiranlıklara karşı işçi sınıfından olan insanların mücadelesidir --ortak düşmanlarımıza karşı olan mücadeleleri desteklerken, kendi önyargılarımıza, ister cinsiyet isterse deri rengi veya cinsellik olsun hiç fark etmez, karşı da savaşmalıyız. Lorenzo Kom'boa Ervin'in ırkçılıkla savaşım için söyledikleri tüm baskı biçimlerine uygulanabilir:

"Irkçılıkla her karşılaşıldığı yerde, kendi saflarımız içinde ve hatta bir kimsenin kendi içinde olsa bile, yoğun bir şekilde savaşılmalıdır. Bu nedenle, bizler patronların sınıfı bölmek için kullandıkları ve ırksal olarak baskı altında kalan işçileri süper-sömürüye maruz bırakan beyaz derililerin imtiyazlılığı sistemini sona erdirmeliyiz. Beyaz işçiler, özellikle de Batı dünyasındakiler, ırka veya ulusallığa dayalı olarak [işçi sınıfının] başka bir kesiminin kazanımlarını zapt ederken, kendilerinin ilerlemesine yardım etmek için işçi sınıfının bir kesiminin kullanılması girişimine karşı çıkmalıdırlar. Beyaz emekçiler tarafındaki bu tip bir sınıf oportünizmi ve teslimiyetçiliğine doğrudan meydan okunmalı ve bozguna uğratılmalıdır. Süper-sömürü ve dünya Beyaz Üstünlüğü sistemi sona erdilene kadar, işçilerin birliği sağlanamaz." [Op.Cit.].

Eşitliğe doğru ilerleme sağlanabilir ve sağlanmıştır. (Emma Goldman'ın sözleriyle), "her yerde kadınlara işlerindeki hünerlerine göre değil, aksine bir cins olarak davranılmakta" [Op.Cit., s. 145] olduğu ve eğitimin hala ataerkil --genç kadınların hala geleneksel olarak "eril" (toplumda kadınlarla erkeklere farklı roller biçildiğinin çocuklara öğretildiği) öğrenim ve çalışma yöntemleriyle yönlendirildiği-- olduğu doğru olmakla beraber, kadınların konumunun, aynen siyahlar ve gayler gibi geliştiği de doğrudur. Bu, tarih boyunca sürekli bir şekilde gelişen çeşitli kendinden örgütlü, kendini özgürleştirici hareketler sayesinde olmuştur, ve bunlar kısa vadede baskıya karşı savaşmakta (ve kapitalizm ile devletin dağıtılmasına uzun vadeli bir çözüm potansiyeli yaratmakta) anahtardırlar.

Emma Goldman, kurtuluşun "kadının ruhunda" başladığını söylemişti. Ancak ezilenlerin kendi değerlerinin farkına varmalarını, kendilerine ve kendi kültürlerine saygı duymalarını sağlayan içsel kurtuluş süreciyle, ezilenlerin dışsal zulüm ve davranışlara karşı etkin bir şekilde savaşacak (ve üstesinden gelecek) konumda olabilecektir. Ancak kendinize saygınız olursa başkalarının da size saygı göstermesini sağlayacak bir konumda olabilirsiniz. Irksal tahammülsüzlüğe [ing. bigotry], eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı çıkan insanlar, beyazlar ve heteroseksüeller, ezilen grupları desteklemeli, ve başkaları veya bizzat kendimiz tarafından yapılan ırkçı, cinsiyetçi veya homofobist davranış ve eylemleri göz ardı etmeyi reddetmeliyiz. Anarşistler için, "Emek hareketinin tek bir üyesi dahi ayrımcılıktan, baskı altına alınmaktan veya ihmal edilmekten muaf tutulamaz. ... Emek (ve diğer) örgütlenmeler tüm üyelerinin eşit özgürlüğü ilkesi üzerinde kurulmalıdır. Bu eşitlik, eğer her bir işçi özgür ve bağımsız bir birimse, kendisinin karşılıklı çıkarları doğrultusunda diğerleriyle işbirliği içindeyse ancak, bütün bir emek örgütlenmesi de başarılı bir şekilde çalışabilir ve güçlü olabilir." [Lorenzo Kom'boa Ervin, Op. Cit.].

Bizler tüm insanlara eşit davranmalıyız, aynı zamanda da onların farklılıklarına saygı göstermeliyiz. Çeşitlilik kuvvettir ve bir neşe kaynağıdır, ve anarşistler eşitliğin benzeyiş anlamına geldiği fikrini kabul etmezler. Bu yöntemlerle, dısal tahakküme karşı içsel kendinden özgürleşme ve dayanışmayla ırksal tahammülsüzlüğe karşı savaşabiliriz. Irkçılık, cinsiyetçilik ve homofobi toplumsal bir devrim gerçekleşmeden böylece azaltılabilir, belki de tamamen ortadan kaldırılabilir --kendi kendilerini örgütlemeleri, özerkk bir şekilde çarpışarak ve ırkçı, cinsiyetçi ve gay karşıtı kötü davranışların bir parçası olmanın veya diğerlerinin bunları yapmasına öz yummanın reddedilmesi koşullarıyla (ki bu diğerlerini kendi tavır ve eylemlerinin, hatta görmezden bile gelemeyecekleri tavırlarının farkında olmalarını sağlamakta) önemli rol oynar. Bu sürecin önemli bir parçası özerk grupların, mücadele eden (hakim ırk/cinsiyet/cinsellik üyeleri de dahil olmak üzere) diğer grupları aktif bir şekilde desteklemesidir. Böylesi bir pratik dayanışma ve iletişim, mücadelenin ona müdahil olanları radikalleştirmesi etkisiyle de birleşince, hepimizi baskı altında tutan toplumsal hiyerarşileri zayıflatarak önyargıları ve ırksal tahammülsüzlüğü yıkmaya yardımcı olacaktır. Örneğin, 1984/5 İngiltere madenciler grevine gay ve lezbiyen grupların destek vermesi, pekçok madenci gösterisinde bu gibi gruplara saygın bir yer verilmesiyle sonuçlanmıştı.

Beyazlar, erkekler ve heteroseksüeller açısından, tek anarşist yaklaşım (kendinden kurtuluş mücadelelerine karşı eleştirel olmamayı reddederken --dayanışma beyninizi kullanım dışı bırakmanız demek değildir!) mücadele eden diğerlerini desteklemek, diğerlerinin ırksal tahammülsüzlüğüne müsamaha göstermeyi reddetmek ve kendi korku ve önyargılarını kökünden kazımaktır. Bu, açıktır ki toplumsal tahakküm meselesinin tüm işçi sınıfı örgütlenmelerine --ezilen hiçbir grubun [işçi sınıfı örgütlenmeleri] içinde marjinalleşmemesini sağlayarak-- ve eylemliliğine taşınmasını içerir.

Ancak bu şekilde toplumsal hastalıkların dayanak noktalarını zayıflatılabilir; daha iyi ve hiyerarşik olmayan bir sistem yaratılabilir. Birimize verilen zarar hepimize zarar vermektedir.

1930'ların İspanyol Devrimi sırasında yaşanan Mujeres Libres [Özgür Kadınlar] örneği nelerin mümkün olduğunu göstermektedir. CNT ve FAI içindeki anarşist kadınlar, daha geniş olan liberter hareket içindeki cinsiyetçilik sorununu öne çıkarmak, kadınların liberter örgütlere katılımını artırmak ve kadınların erkek tahakkümünden kendilerini kurtarmaları sürecine yardım etmek amaçlarıyla bağımsız bir şekilde kendilerini örgütlediler. Bu sayede, (oldukça yaygın olan) "devrimci" erkek yoldaş anarşistlerin cinsiyetçi tutumlarıyla da mücadele edilmekteydi. Martha A. Ackelsberg'in Free Women of Spain [İspanya'nın Özgür Kadınları] adlı kitabı bu hareketin ve özgürlük hakkında duyarlı olan tüm insanlar açısından öne çıkardığı meselelerin mükemmel bir muhasebesini yapıyor.

Söylemek gereksiz olsa da, anarşistler diğer hiyerarşi biçimlerini kabul eden, kapitalizm ve devletin hakim önceliklerini kabul eden, iktidar ve refah adına ilişkilerin ve bireyselliğin değerinin düşürülmesine razı gelen "eşitlik" biçimlerini tamamıyle reddederler. "Eşit fırsatlar"ı, siyah, gay veya kadın patron ve politikacıları barındıran, ancak ana fikri gözden kaçıran bir "eşitlik" biçimi de vardır. "Amma karmaşık!" demek yerine "Bana da!" demek gerçek bir kurtuluşu öne çıkarmamaktadır, sadece farklı patronlar ve yeni tahakküm biçimlerini çağrıştırmaktadır. Bizler emirleri verenlerin cinsiyetine, deri rengine, milliyetine veya cinselliğine değil, toplumun örgütlenme biçimine bakmalıyız.

B.1.5 Otoriter Medeniyetin Kitlesel-Psikolojik Temeli Nasıl Yaratıldı?

Kısım A.3.6'da hiyerarşik, otoriter kurumların kendilerini devamlı kılmaya eğimli olduğuna dikkat çekmiştik, çünkü onların etkisi altında büyümek itaatkar/otoriter kişilikler --otoriteye (cezalandırılma korkusundan kaynaklanan) hem "saygılı" hem de kendi altlarındakilere ototeyi uygulamaya istekli insanlar-- ortaya çıkarır. Bu tip bir karakter yapısına sahip insanlar gerçekte hiyerarşileri ortadan kaldırmayı istememektedirler, çünkü samimi bir özgürlüğün getireceği sorumlulukları üstlenmekten korkmaktadırlar. Otoriter fabrikadan ataerkil aileye kadar [geniş bir alanda] toplumun kurumlarının --en yukardaki elitlerin emirleri verdiği vve daha aşağıdakilerinse sadece itaat ettiği-- piramitsel [bir yapıda olmaları] onlara "doğal" veya "doğru" gelir. Böylece, bir yandan fabrika faşizmini ve özelleştirilmiş devletleri savunurken, aynı zamanda da "özgürlük" için meleşen sözde "Liberter" ve "anarko" kapitalist şovları görürüz. Kısacası, otoriter medeniyet, toplumun her boyutuna nüfuz eden şartlayıcı grift sistem sayesinde, her kuşakla birlikte kendisini yeniden üretir, statükoyu destekleyen bir insan kitlesi yaratır.

Wilhelm Reich, otoriter medeniyetin yeniden üretilmesi psikolojik sürecinin en derinlemesine analizlerinden birisini ortaya koymuştu. Reich analizini Freud'un en sağlam keşiflerinden dört tanesinin üzerinde şekillendirmişti: (1) davranışlar üstünde rasyonel olmayan bir etkisi olmakla beraber güçlü [bir etkisi] olan, zihnin bilinçaltı olan bir kesiminin var olduğu; (2) küçük bir bebeğin bile canlı bir "jenital" [ing. genital] cinsellik (yani cinsel üretimle hiçbir ilgisi olmayan bir cinsel haz arzusu) geliştirdiği; (3) tekeşlilik ve ataerkillik ilişkileri altındaki ebeveyn-çocuk ilişkisinde ortaya çıkan Odipsel çatışmalarla birlikte çocukluk dönemi cinselliğinin, cezalandırılma veya cinsel eylem ve düşüncelerin onaylanmaması korkusuyla genellikle bastırıldığı; (4) çocuğun bu doğal cinsel eylemliliğinin bloke edilmesi ve hafızasından silinmesi, bunun kuvvetini bilinçaltında zayıflatmadığı, aksine onu yoğunlaştırdığı ve kendisini çeşitli patolojik rahatsızlıklar ve anti-sosyal itkilerle ortaya koymasına yol açtığı; (5) ilahi kökenli olmanın çok ötesinde, beşeri ahlak kuralları ebeveyn ve ebeveyn işlevi görenlerin çocukluğun ilk dönemlerinde kullandıkları eğitsel araçlardan kaynaklanmaktadır; bunlardan en güçlü olanlarından birisi de çocukluk dönemi cinselliğine karşı çıkanlardır.

Çocukların cinsel tavırlarının baskı altına alınmadığı, nevrozlar ve sapıklıklarla beraber otoriter ve kurum ve değerlerin neredeyse var olmadığı kadın-merkezli (matricentric) bir topluma sahip olan Trobriand Adalıları üzerine Bronislaw Malinovsli'nin yaptığı çalışmadan faydalanarak, Reich ataerkillik ve otoriterliğin esasen kabile başkanlarının oğullarının yaptığı belli tipteki ("kuzenler arası evlilikler") evliliklerle ekonomik avantajlar sağladıklarında ortaya çıktığı sonucuna varıyordu. Bu tip evliliklerde, erkeğin eşinin erkek kardeşleri devamlı olan bir haracı [ing. tribute] kadına başlık parası [ing. dowry] olarak ödemek zorundaydılar, böylece de kocasının (yani şefin) kabilesini zenginleştirmekteydiler. Oğulları için bu tip pekçok evlilik ayarlayarak (ki şefin çokeşlilik ayrıcalığı nedeniyle bu çok sayıdaydı) şefin kabilesi refah biriktirebilmekteydi. Böylece toplum refah temelinde yönetici ve tabii [ast-üst] kabileler şeklinde katmanlaşmaya başladı.

Bu "iyi" evliliklerin kalıcılığını sağlamak için katı tekeşlilik gerekiyordu. Ancak çocukluk dönemi cinselliğini bastırmaksızın tekeşliliğin sürdürülmesinin imkansız olduğu keşfedildi, çünkü istatistiklerin gösterdiği üzere cinselliğin özgürce ifade edilmesine izin verilen çocuklar uzun vadeli tekeşliliğe adapte olmakta sıklıkla başarısız oluyorlardı. Bu nedenle, sınıfsal katmanlaşma ve özel mülkiyetin yanısıra yeni ataerkil sistemin yeniden üretimi için bağımlı olduğu baskıcı cinsel ahlağın telkin edildiği otoriter çocuk yetiştirme yöntemleri geliştirildi. Yani bir yanda ataerkil öncesi toplum, ilkel liberter komünizm (veya Reich'ın ifadesi ile "emek demokrasisi"), ekonomik eşitlik ve cinsel özgürlük arasında; öte yanda da ataerkil toplum, özel mülkiyet ekonomisi, ekonomik sınıfsal katmanlaşma ve cinsel baskı arasında tarihsel bir karşılıklı bir ilişki [bağlantı] vardır. Reich'in ifade ettiği üzere:

"(Kadın-merkezli)den ataerkil örgütlenmeye doğru gelişen her kabile, yeni yaşam biçimi ile uygun olan bir cinsellik üretmek için üyelerinin cinsel yapısını değiştirmek zorundaydı. Bu gerekli bir değişimdi, çünkü iktidar ve refahın demokratik soy silsilesinden (ana tarafından [hesaplanan] kabilelerden) şefin otoriter ailesine doğru kayışı, esasen insanların cinsel arzularının bastırılması yardımıyla yerine getirilmiştir. İşte bu şekilde cinsel bastırma toplumun sınıflara bölünmesinde asli bir unsur haline gelmitir.

Gerektirdiği evlilik ve yasal [meşru] başlık parası, bir örgütlenmenin başka birine dönüştürülmesinin ekseni [odağı, destek noktası] haline gelmiştir. Kadının soy silsilesinin erkeğin ailesine ödediği evlilik haracının erkeğin, özellikle de şefin, iktidar konumunu güçlendirmesi nedeniyle, daha yüksek mevkideki soy silsileleri ve ailelerin erkek üyeleri, evlenmeye ilişkin bu bağları kalıcı kılmakta yoğun çıkarları vardı. Bu aşamada, diğer bir deyişle yanlızca erkeklerin evlilikten çıkarları vardı. Bu yolla, her an kolayca çözülebilecek olan doğal emek-demokrasisinin basit ittifakı, ataerkilliğin kalıcı ve tekeşli evlilik ilişkilerine dönüştürülmüş oldu. Kalıcı tekeşli evlilik ataerkil toplumun temel kurumu haline gelmiştir --ki bugün de böyledir. Ancak bu evlilikleri korumak için, doğal jenital arzular üstüne giderek daha fazla kısıtlamalar getirmek ve onları değersizleştirmek gerekliydi." (The Mass Psychology of Fascism, s. 90)

Kadın-merkezli bir toplumdan ataerkil bir topluma dönüşmedeki doğal cinselliğin bastırılması, ataerkil öncesi toplumlarda bulunan doğal kendinden düzenlemenin yerini alacak zorlayıcı ahlakla dayatılması gereken çeşitli anti-sosyal itkiler (sadistlik, yıkıcı dürtüler, tecavüz fantazileri, vb.) ortaya çıkarır. Bu sayede seks "kirli", "rezil", "günahkar" vb. şekilde değerlendirilmeye başlandı --ikincil itkilerin yaratılmasıyla gerçekte de bu hale geldi. Böylece:

"Çağa uygun (kadın-merkezliliğin) (şefin ailesinin ana tarafından soy silsilesinden ekonomik bağımsızlığı, kabileler arasında malların değişiminin giderek artması, üretim araçlarının gelişmesi, vb) devrimci süreçlerden sonuçlanan ataerkil-otoriter cinsel düzen, kadınları, çocukları ve yetişkinleri cinsel özgürlüklerinden mahrum bırakarak otoriter ideolojinin ana temeli haline gelir, seksi bir meta haline getirir ve cinsel ilgileri ekonomik boyun eğdirmenin hizmetine koymaktadır. Bundan sonra cinsellik aslında bozulmuştur, rezil ve şeytani hale gelir ve engellenmesi gerekir." (a.y., s. 88)

Ataerkillik bir kere başladığında, cinsel bastırma yolu ile üyelerinin psikolojik olarak sakatlanmasına dayanan tamamen otoriter olan bir toplumun yaratılması bunu takip eder:

"Çocuğun doğal cinselliğinin ahlaki olarak engellenmesi, çocuğun jenital cinselliğinin ciddi bir şekilde tahrip edilmesi olan bu son aşama, çocuğu korkak, ürkek, otoriteden çekinen, itaatkar, kelimelerin otoriter anlamında 'iyi' ve 'uslu' yapar. İnsanın isyankar kuvvetlerini sakatlayıcı etkisi vardır, çünkü her türlü hayati yaşam-dürtüsü artık derin bir korkuyla kaplanmıştır; ve seks yasaklı bir konu olduğu için genel olarak düşünce ve insanın eleştirel melekeleri de keza kısıtlanmıştır. Kısacası, ahlakın amacı otoriter düzene --sıkıntı ve küçülmeye karşın-- uyum sağlayan itaatkar kimseler üretmektir. Böylece aile, çocuğun ileride ona gerekli olacak genel toplumsal düzenlemeye hazırlık olarak uyum sağlamayı öğrenmesi gereken bir minyatür otoriter devlettir. İnsanın otoriter yapısı --bu açık bir şekilde oluşturulmalıdır--, temelde cinsel engellerin ve korkunun (kişinin biyo-enerjik yapısına) nüfuz etmesiyle üretilir." (a.y., s. 30)

Bu sayede, bireyin isyan etmeye yönelik olan ve kendisi için düşünme gücüne zarar vererek, çocukluk dönemi cinselliğinin --ve biyo-enerjinin diğer özgür, doğal ifadde biçimlerinin (örn. bağırma, ağlama, koşma, atlama vb.) --engellenmesi, tepkisel kişiliklerin yaratılmasındaki en önemli silahı haline gelir. Bütün gerici politikacıların "ailenin güçlendirilmesi"ne ve "aile değerlerin" kuvvetlendirilmesine (örn. ataerkilliğe, zorunlu tekeşliliğe, evlilik öncesinde bekarete, bedensel cezaya vb.) bu kadar vurgu yapmasının sebebi işte budur.

"Otoriter toplum, otoriter aile yardımıyla kendisini kitlelerin bireysel yapılarında yeniden ürettiği için, politik gericilik otoriter aileyi 'devlet, kültür ve medeniyetin ...' temeli olarak görür ve savunur. Gerici erkek ve kadınların yeniden üretilmesinin en önemli merkezi bu siyasi gericiliğin mikrop hücresidir. Belirli toplumsal süreçlerden ortaya çıkmış ve gelişmiş olarak, onu şekillendiren otoriter sistemin korunması için en hayati kurum haline gelir." (Op.Cit. s. 104-105)

Aile bu amaç doğrultusundaki en önemli kurumdur, çünkü çocuklar büyük ölçüde ebeveynlerinin denetimi altında oldukları doğum anlarından altı yaşlarına kadar, ilk birkaç yılda psikolojik sakatlanmaya en açık olanlardır. Çocuklar ailelerinden uzak kalacak kadar büyüdüklerinde ise şartlandırma sürecini okullar ve kiliseler sürdürür, ancak eğer uygun temel ebeveynleri tarafından hayatlarının başında atılmamışsa genellikle başarısız olurlar. Bu nedenle A. S. Neill şunu gözlemlemektedir: "çocuk eğitimi köpek eğitimine oldukça benzerdir. Kırbaçlanan bir çocuk, kırbaçlanan bir köpek gibi itaatkar, özgüvensiz bir yetişkin bir yetişkin olarak büyür. Ve köpeklerimizi kendi amaçlarımıza uygun bir şekilde eğittiğimiz gibi, çocuklarımızı da eğitiriz. Bu köpek yetiştirme evinde, çocuk kreşinde insan köpekler temiz olmalıdırlar; onların beslenmesi için uygun olduğunu düşündüğümüzde onları beslemeliyiz. 1935'de Berlin Templehof'da, büyük eğitimci Hitler emirlerini ıslıkla bildirirken, binlerce itaatkar, yaltaklanan köpeğin kuyruklarını salladıklarını gördüm." (Summerhill: a Radical Approach to Child Rearing, s. 100)

Aile, cinsel enerjinin doruğa çıktığı ergenlik döneminde de ana baskı birimidir. Bunun sebebi ebeveynlerin büyük bir kısmının ergenlere partnerleriyle rahatsız edilmeksizin cinsel ilişkiler geliştirmesini sağlayacak özel bir kişisel alan sağlamamaları, aktif bir şekilde bu tip davranışlardan vazgeçirmeleri, (fanatik Hristiyan ailelerindeki gibi) sıklıkla da tam bir sakınma [uzak durma] talep --sakınmanın en fazla imkansız olduğu bir zamanda!-- etmeleridirler. Dahası cinsel özgürlüğe imkan veren ev ve yurtların toplumsal olanaklar olmaksızın, kapitalizmde gençler ekonomik olarak ebeveynlerine bağımlı oldukları için, gençlerin ebeveynlerinin evlilik öncesi seksten sakınması yönündeki mantıksız taleplere boyun eğmekten başka seçenekleri yoktur. Bu ise onları arabaların arka koltuklarında gizlice veya rahatlayamayacakları ve tam bir cinsel tatmin sağlayamayacakları gözden uzak yerlerde seks yapmaya zorlar. Reich'ın bulduğu gibi, cinsellik bastırıldığında ve endişeyle dolduğunda, sonuç daima belli bir derecede onun deyişiyle "orgazmsal yetersizlik" olmaktadır. Burada, böylece kronik biyo-enerjik dolaşımın durmasıyla sonuçlanan bir cinsel gerilimin eksik salınması [serbest bırakımı] vardır. Böylesi bir koşul, Reich'a göre nevroz ve gerici tavırların beslendiği alandır. (Daha fazla ayıntı için Kısım J.6'ya bakınız).

Bu bağlamda, Trobriand Adalıları gibi "ilkel" toplumların ataerkil-otoriter kurumları geliştirmelerinin öncesinde, gençlerin partnerleriyle rahatsız edilmeksizin cinsel ilişkiye girebildikleri özel topluluk evleri sağladıklarına --ve bunun toplumun tam onayıyla olduğuna-- işaret etmek ilginçtir. Böylesi bir kurum, özgürlük kavramıyla kastedildiği üzere, anarşist bir toplumda olmuş kabul edilecektir. (Gençlerin cinsel özgürlüğüne ilişkin daha fazlası için Kısım J.6.8'e bakınız)

Milliyetçi duyguların [kökleri] otoriter ailelere kadar takip edilebilir. Bir çocuğun annesine bağlılığı tabii ki doğaldır ve bütün aile ilişkilerinin temelidir. Öznel olarak, anavatan ve ulus kavramlarının duygusal temeli anne ve ailedir, çünkü ailenin "minyatür bir ulus" olması gibi anne de çocuğun anavatanıdır. Hitler'in "Nasyonal Sosyalizmi"nin kitlesel cazibesini dikkatlice araştıran Reich'a göre, milliyetçi duygular, aile bağlarının doğrudan bir devamıdır ve ailesine katılaşmış [ing. fixated] bir bağla tutunmaktadır. Reich'ın belirttiği üzere, anneye çocuksu bağlılık doğal olsa da katılaşmış bağlılık toplumsal bir üründen başka bir şey değildir. Ergenlikte anneyle olan bağlılık, eğer gençlere dayatılan doğal olmayan cinsel kısıtlamalar bunun ebedi kılınmasına neden olmazsa, diğer bağlılıklar --örn. doğal cinsel ilişkiler-- için de ortam yaratacaktır. İşte bu toplumsal olarak Anneye [olan bağdaki] bu katılaşmanın milliyetçi hislerin temeli haline gelmesini [sağlayan] şey işte bu toplumsal olarak koşullanmış dışsallaştırmadır.

Gerici karakter yapıları yaratma sürecini incelemede Reich'ı inceleyen daha sonraki yazarlar, çocuk ve gençlere cinsel olanlar dışında dayatılan diğer önemli engelleri de içerecek şekilde incelemelerinin alanını genişlettiler. Örneğin, Rianne Eisler Sacred Pleasure adlı kitabında sorgulanan tipteki kişilikleri yaratanın yanlızca seks-olumsuz tavır değil ancak zevk-olumsuz tavır olduğunu vurgulamaktadır. Zevk veren hislerin değerinin reddedilmesi --örneğin zihin ve "ruhun" "yüksek" zevklerinin aksine vücudun zevklerinden haz duymanın insan doğasının "hayvansı" (ve bu nedenle de "kötü") yanı olduğu şeklindeki genel düşüncede yansıdığı gibi-- bilinçaltımıza nüfuz eder. Vücuda ilişkin ruhsal yönü reddeden böylesi bir ikilikle [düaliteyle], insanların herhangi bir haz verici histen zevk almaktan suçluluk duymaları sağlar --kapitalizm ve devletçilik altında, yönetici-sınıfın çıkarlarını korumak için emeğin yabancılaşmasına, sömürüye, askeri hizmete kitlesel olarak itaatkar olma gereksinimiyle beraber, onları hazlardan (ve hatta yaşamın kendisinden bile) feragat etmeye dayanan bir yaşama hazırlayan bir şartlandırma. Ve aynı zamanda, bazı merhametsiz ülküler uğruna acı çeken (ve "gerekli" acı çekmeyi diğerlerine bulaştıran) katı, duygusuz savaşçı kahramanların yüceltilmesindeki gibi, otoriter ideoloji acı çekmenin değerine vurgu yapar.

Eisler yine, "katı hiyerarşilerin ve acılı cezalandırmaların norm olduğu ailelerde büyüyen insanların ebeveynlerine duydukları kızgınlığı bastırdıklarına ilişkin oldukça bol kanıt var. Bu kızgınlığın daha sonra geleneksel olarak güçsüzleştirilmiş olan gruplara (azınlıklar, çocuklar ve kadınlar gibi) yansıtıldığına dair de oldukça fazla kanıt var" (a.y., s. 187). Bu bastırılmış kızgınlık, ilgisi çoğunlukla toplumun sorunları için azınlıkların günah keçisi gösterilmesine dayanan gerici politikacılar için verimli bir zemin haline gelir.

Psikolog Else Frenkel-Brunswick'in The Authoritarian Personality'de belgelediği üzere, çocukluk dönemlerinde iradelerini korkulan otoriter ebeveynlerin gereksinimlerine teslim etmekle şartlandırılan insanlar, aynı zamanda da yetişkinler olarak iradelerini otoriter liderlerin irade ve akıllarına teslim etmeye de oldukça duyarlı olmaktadırlar. "Diğer bir deyişle, bastırılmış öfkelerini zayıf olarak gördüklerine yansıtmayı öğrendikçe, otokratik veya "güçlü adam" idaresine itaat etmeyi öğrenirler. Dahası, herhangi bir isyan etme belirtisinde dahi (hatta adaletsizce davranıldığında cevap verdiği zaman bile) katı bir şekilde cezalandırıldığı için, çocukken kendilerine yapılanlarda herhangi bir şeyin yanlış olduğunu bile kendi kendilerine --ve sonuçta kendi çocuklarına da [bunları] yaptıklarını-- reddetmeyi de yavaş yavaş öğrenirler." (a.y., s. 187)

Bunlar, otoriteye tapan ve özgürlükten korkan kişilik tipleri yaratarak statükonun devamlı kılınmasını sağlayan bazı mekanizmalardır. Sonuç olarak, anarşistler geleneksel çocuk yetiştirme pratiklerine, ataerkil-otoriter aile (ve onun "değerlerine"), gençlerin cinselliğinin bastırılmasına, hazzın engellenmesine, Kilise tarafından ve okulların çoğunda öğretilen acıyı onaylayan davranışları genellikle reddederler. Bunların yerine anarşistler, amacı bireyselliğin psikolojik olarak sakat bırakılmasını engellemek, veya en azından asgari kılmak, bunun yerine de doğal kendinden düzenlemeyi ve kendinden esinlenmeyi geliştirmek olan, otoriter olmayan, baskıcı olmayan çocuk yetiştirme pratiklerini ve eğitsel yöntemleri tercih ederler (sırasıyla Kısım J.6 ve Kısım J.5.13'e bakınız). Bu, bizce anarşist ekonomik ve politik kurumların serpilebileceği bir psikolojik zemin yaratarak, insanların mutlu, yaratıcı ve gerçekten de özgürlük aşığı bireyler olarak gelişecekleri yegane yoldur.

B.2 Anarşistler Neden Devlete Karşıdırlar?

Daha önceki kısımda belirtildiği gibi (Kısım B.1'e bakınız), anarşistler tüm hiyerarşik otorite [yetke] biçimlerine karşıdırlar. Ancak tarihsel olarak, zaman ve enerjilerinin çoğunu özellikle iki ana biçime karşı çıkmaya harcamışlardır. Birisi kapitalizmdir, diğeri ise devlettir. Bu iki otorite biçimi sembiyotik [ing. symbiotic, ortak yaşayan] bir ilişki içindedirler ve kolayca birbirlerinden ayırd edilemezler. Bu kısımda, anarşistlerin devlete neden karşı olduğunu açıklarken, devletle kapitalizm arasındaki ilişkiyi de incelememiz gerekecektir.

Peki devlet nedir? Malatesta'nın ifade ettiği üzere, anarşistler, "kendi işlerinin idaresinin, kendi kişisel davranışları üstündeki denetimin, kendi kişisel güvenlikleri için sorumluluğun --gasp etme veya delegasyon yolu ile-- hhalktan alarak, herkes ve herşey için yasalar yapma ve halkı bunlara uymaktan --gerekirse kolektif zor kullanımıyla-- sorumlu tutma gücüne sahip olan diğerlerine devredilmesini sağlayan; politik, hukuki, yargısal, askeri ve finansal kurumların toplamı anlamında ... Devlet kelimesini kullanırlar." (Anarşi, s. 13)

Şöyle devam eder:

"Bize göre, hükümetler (veya devletler) ... insanlar arası ilişkileri düzenleyen yasalar yapma, bunların yerine getirildiğini görme gücüne sahip olan, ... (ve) isteklerini yerine getirilmesine herkesin itaat etmesini sağlamak için bütün bir topluluğun fiziki, entelektüel ve ekonomik gücünden meydana gelen toplumsal gücü kullanmak için --az ya da çok-- bir güce sahip olan yöneticiler içindir". (Op. Cit., s. 15-16 --keza Kropotkin'in Devlet: Tarihsel Rolü, s. 10'e bakınız)

Bu, Randolph Bourne'nin devleti, bir yönetici elitin belirli bir coğrafi bölgede politik-askeri hakimiyet kurması olarak nitelendirmesine, hepsi değilse bile anarşistlerin çoğunun katılacağı anlamına gelmektedir (Vakitsiz Yazılar içinde "Devlet Üstüne Bitirilmemiş Parçalar"a bakınız). Murray Bookchin bu konuda şunları yazıyor:

"Asgari olarak, Devlet profesyonel bir toplumsal baskı sistemidir. ... Baskı profesyonel, sistematik ve örgütlü bir toplumsal kontrol biçimi olarak kurumsallaştırıldığı --şiddet tekeliyle de desteklendiği-- zaman ancak tam anlamıyla Devlet'ten bahsedebiliriz." (Toplumu Yeniden Şekillendirmek, s. 66)

Bu nedenle, anarşistler açısından devletin üç şeyle belirginleştiğini söyleyebiliriz:

1) Belli bir [coğrafi] alan dahilinde "şiddet tekeli";

2) Bu şiddetin "profesyonel", kurumsal bir doğaya sahip olması; ve

3) Hiyerarşik bir doğa, gücün ve inisiyatifin bir azınlığın elinde merkezileşmesi.

Bu üç yön arasında, sonuncusu (merkezileşmiş, hiyerarşik doğası) en önemli olanıdır, çünkü gücün bir azınlığın elinde yoğunlaşması toplumun hükümet ve yönetilenler olarak bölünmesini sağlar (bu ise bu bölünmeyi zorla dayatacak profesyonel bir organın yaratılmasını gerektirir). Böylesi bir bölünme olmaksızın, şiddet tekeline gereksinimimiz olmayacak; böylece de güç ve hiyerarşi tarafından damgalanmamış bir eşitlerin birliği ortaya çıkacaktır (birçok devletsiz "ilkel" kabilelerde olduğu gibi).

Bazı devlet tipleri (örn. Komünist ve sosyal-demokrat olanlar) doğrudan doğruya yanlızca politik-askeri tahakkümle uğraşmakla kalmaz, aynı zamanda üretim araçlarının devlet sahipliliğinde olması sayesinde ekonomik tahakküm de kurar; liberal demokratik kapitalist ekonomilerde ise, bu gibi mülkiyet [hakları] özel bireylerin ellerindedir. Ancak liberal demokratik devletlerde, politik-askeri tahakküm mekanizması şirket seçkinlerince ve kendileri yararına kontrol edilir, ve bu sebeple büyük şirketler sıklıkla daha geniş bir "devlet-yapısı"na [ing. state-complex] ait olarak nitelendirilirler.

Devlet, gücün bir azınlığın ellerine teslim edilmesi [ing. delegation, gücün temsilcilere devredilmesi] [demek] olduğu için, açıkça hiyerarşiye dayanır. Gücün teslim edilmesi, seçilmiş insanların onları seçen kitlelerden giderek izole olmasına ve onların kontrolü dışına çıkmasına yol açar. Ayrıca, bu seçilenler çeşitli meseleler üstünde güce sahip kılındıkları ve onlara bunlar hakkında karara varmaları söylendiği için, karar-almalarına yardımcı olacak bir bürokrasi kısa zaman içinde çevrelerinde gelişir. Ancak, bu bürokrasi, enformasyonu denetlemesi ve devamlılığı yüzünden, bir süre sonra seçilmiş görevlilerden daha fazla bir güce sahip olur. Bu ise, aynen politikacıların onları seçenlerden daha fazla bir güce sahip olması gibi, (sözde) halkın hizmetkarları olanlara hizmet edenlerin hizmet ettiklerinden daha fazla bir güce sahip olması anlamına gelir. Devlet benzeri (yani hiyerarşik) örgütlenmelerin hepsi kaçınılmaz olarak bürokrasi yumurtlar. Bu bürokrasi, resmi kurallar ne olursa olsun, bir süre sonra de facto gücün odaklanma noktası haline gelir.

Sıradan halkın bu marjinalleşmesi ve güçsüzleşmesi (ve böylece bürokrasinin güçlenmesi) anarşistlerin devlete karşı çıkmalarındaki anahtar nedendir. Böylesi bir düzenleme, bireyin güçsüzleşmesini, kişiyi --umutları, rüyaları, düşünceleri ve duyygularıyla biricik olan bir birey [olarak] değil-- bir nesneye veya sayıya indirgeyen bürokratik, otoriter yönetime boyun eğmesini sağlar. Proudhon'un etkili bir şekilde belirttiği gibi:

"YÖNETİLMEK demek, ne hakkı ne irfanı [ing. wisdom] ne de erdemi [ing. virtue] olmayan yaratıklar tarafından tahkik edilmek, casus gibi izlenmek, yönlendirilmek, yasalara bağımlı kılınmak, numaralandırılmak, kütüğe kaydedilmek, fikir aşılanmak [ing. indoctrinated], vaaza çekilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek, emir altında tutulmak demektir ... YÖNETİLMEK demek, birinin [bir kimsenin] her hareketinin, her işleminin not edilmesi , kayda geçirilmesi, sıraya alınması, vergilendirilmesi, mühürlenmesi, ölçülmesi, numaralandırılması, değerinin biçilmesi, lisans verilmesi, yetki verilmesi, nasihat edilmesi, tembih edilmesi, yasaklanması, reforme edilmesi, düzeltilmesi, cezalandırılması demektir. Kamu yararı gerekçesiyle ve genel fayda adına, yükümlülüğe bağlanmak, eğitilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, gaspa uğramak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek, yağmalanmak demektir; en ufak bir direniş belirtisiyle veya yakınma sözcüğü karşısında, baskıya uğramak, ceza görmek, küçümsenmek, taciz edilmek, takibata uğramak, itilip kakılmak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, boğazlanmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkum edilmek, kurşuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, kurban edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; ve bunların hepsini taçlandıracak şekilde alaya alınmak, gülünç düşürülmek, kötü davranılmak ve onuru kırılmak [demektir]. İşte hükümet; işte onun adaleti ve işte onun ahlağı!" (Genel Devrim Fikri, s. 294)

Anarşistler, engin bir faaliyet alanına ve ölümcül bir kuvvetine denetimine sahip, bir önceki kısım'da betimlenen otoriteyle ilgili tüm olumsuz karakteristiklerden muzdarip olan devleti "esas [nihai]" hiyerarşik yapı olarak görürler. Bakunin "Devlet'e ilişkin her mantıksal ve açık teori otorite ilkesi üstüne, yani daima kendilerini yönetme yetisinden yoksun olan kitlelerin, şu veya bu şekilde tepeden kendilerine dayatılan lütufkar irfan ve adalet boyunduruğuna her zaman itaat etmeleri gerektiği şeklindeki teolojik, metafiziksel ve politik bir düşünce üstüne kurulmuştur." (Anarşi Üstüne Bakunin, s. 142) Böylesi bir otorite sistemi, doğası itibariyle, merkezileşmiş, hiyerarşik ve bürokratik olmak zorundadır. Ve merkezileşmiş, hiyerarşik ve bürokratik doğası nedeniyle, devlet, büyüme ve gelişmesini engelleyerek ve halk kontrolünü imkansız kılarak, toplum üstünde büyük bir yük haline gelir. Bakunin'in ifade ettiği üzere:

"Devlet tarafından temsil edildiği söylenen toplumun genel çıkarları, ... (gerçekte) ... bölgelerin, komünlerin ve birliklerin, ve çok sayıdaki bireyin olumlu çıkarlarının devlete tabi kılınarak, genel ve kalıcı olarak olumsuzlanmasıdır. ... [Devlet'e tabi kılınmayla] tüm en iyi arzular, ülkenin bütün canlı kuvvetleri sofuca boğazlanır ve defnedilir." (Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 207)

Bu bölümün geri kalanında, devleti, toplumdaki rolünü, [toplumun] özgürlüğü üstüne etkisini ve varlığından kimlerin faydalandığını tartışacağız. Bu konuda okunması için Kropotkin'in klasik makalesi, Devlet: Tarihsel Rolü önerilir.

B.2.1 Devletin Ana İşlevi Nedir?

Devletin ana işlevi seçkinlerin aşağı toplumsal katmanları sömürmesini (yani onlardan ekonomik artık edinmesini) sağlamaktır. Devlet temel olarak, Malatesta'nın sözleriyle, "mülkiyet sahiplerinin jandarmasıdır." (Anarşi, s. 19) (Amerikan "demokrasisi"nin Kurucu Babaları'nın vecizesiyle karşılaştırınız --"ülkeye sahip olanlar onu yönetmelidir", John Jay). Toplumsal piramidin üst-orta kesiminde yer alanlar da çalışmadan gelir edinmek için --yatırımlardan olduğu gibi-- sık sık devleti kullanırlar; ancak en büyük ekonomik avantajları seçkinler kazanır --ABD'de nüfusun yüzde birlik bir kesiminin toplam refahın yüzde 40'ından fazlasını kontrol etmesinin sebebi budur. Bu nedenle devletin toplumdaki asalakların sömürücü aygıtı olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır.

Devlet, [yönetici seçkin sınıfın] üyelerinin refah edindikleri belli bazı ekonomik tekelleri koruyarak yönetici seçkinlerin sömürücü ayrıcalıklarını garanti altına alır (bakınız Kısım B.3.2). Bu hizmet "özel mülkiyetin korunması" olarak adlandırılır ve bunun devletin iki ana işlevinden birisi olduğu söylenir --diğeri ise bireylerin "kişi olarak güvencede olması"nı [ing. secure in their persons] garanti altına almaktır. Ancak, her ne kadar bu ikinci amaç açıklanmış olsa da, gerçekte çoğu devlet yasası ve kurumu özel mülkiyetin korunması ile ilgilidir (anarşistlerin "mülkiyet" tanımı için bakınız Kısım B.3.1).

Bu gerçek nedeniyle, "kişi olarak güvende olma", "suçun önlenmesi" gibi referansların çoğunlukla devletin varlığının rasyonelleştirilmesi, ve seçkinlerin güç ve ayrıcalıklarının devamlı kılınmasını sağlayan bir sis perdesi olduğunu ifade edebiliriz. Dahası, her ne kadar devletin kişilerin (özellikle de seçkin kişilerin) güvenliğini korumakta ikincil bir çıkarı olsa da, kişilere karşı işlenen suçların büyük bir kısmı, devlet-destekli sömürüden kaynaklanan yoksulluk ve yabancılaşmayla ve keza [toplumun] devletin özel mülkiyeti koruyan kendi şiddetli yöntemlerine duyarsızlaştırılmasıyla güdülenmektedir.

Bu nedenle anarşistler, devlet ve neden olduğu suç-yaratıcı koşullar olmaksızın, merkezsizleşmiş, gönüllü topluluk birliklerinin hala var olabilecek ıslah edilemez şiddetli insanlarla (cezalandırıcı değil) şefkatlı bir şekilde ilgilenebilmesi mümkün olduğunu savunurlar (bakınız Kısım I.5.8).

Devlet'in, özel mülkiyetle bağlantılı olan kapitalizm ve otorite ilişkilerinin devamlılığını sağlayan temel baskı mekanizmalarını temsil ettiği açıktır. Mülkiyetin korunması esasen sahip olanların sahip olmayanlar --hem bir bütün olarak toplumda, hem de belli bir işçi grubu üstünde belli patronların ki gibi özel bir durumda-- üstündeki toplumsal tahakkümünü sağlayan bir araçtır. Sınıf tahakkümü mülkiyet sahibinin bu mülkiyeti kullanan [işçiler] üstündeki otoritesidir, ve bu tahakkümü (ve yarattığı toplumsal ilişkileri) desteklemek devletin asli işlevidir. Kropotkin'in sözleriyle, "zenginler, devlet makinası onları korumayı bırakırsa, emekçi sınıflar üstündeki iktidarlarının anında elden gideceğini iyi bilirler." (Evrim ve Çevre, s. 98)

Diğer bir deyişle, mülkiyetin korunması ve sınıf tahakkümünün desteklenmesi aynı şeylerdir. Ancak devletin bu asli işlevi, halkın kendi kendini yönettiği izlenimini yaratan temsili seçim sisteminin "demokratik" maskesiyle gizlenir. Bu nedenle Bakunin, modern devlet, "kapitalist ekonominin başarısı için gerekli olan iki koşulu kendi içinde birleştirir: Devlet merkeziyetçiliği ve .... halkın ... sözde onu temsil eden ancak aslında onu yöneten bir azınlığa fiilen tabi olması" (Op. Cit., s. 210) [diye] yazar.

Tarihçi Charles Beard benzer bir noktayı belirtir:

"Mademki devletin asli amacı (fiziksel şiddetin bastırılmasının ötesinde), toplumun üyelerinin mülkiyet ilişkilerini belirleyen kuralları yapmaktır; hakları böylece korunan hakim sınıflar, [kendi] ekonomik süreçlerinin devamlılığı için gerekli olan daha geniş çıkarlarla uyumlu olan bu kuralları mecburen olarak hükümetten edinmelidirler, veya [aksi takdirde] hükümet organlarını kendileri kontrol etmelidirler." (Anayasanın Ekonomik Yorumlanması, Howard Zinn'in alıntısı, Op. Cit., s. 89).

Devletin bu rolüne --kapitalizmi ve mülkiyeti, mülkiyet sahiplerinin iktidar ve otoritesini korumak-- Adam Smith de değinmiştir:

"Kısmetteki eşitsizlik, ... insanlar arasında daha önce muhtamelen var olamayacak derecede bir otoriteyi ve tabi olmayı ortaya çıkarır. Bu, kendi korunması için kaçınılmaz bir şekilde gerekli olan, ... (ve) bu otorite ve tabi olmayı devamlı kılacak ve güvence altına alacak, belli seviyedeki sivil bir hükümeti ortaya çıkarır. Bilhassa zenginler, avantajlarına sahip olmakta onlara yegane güven verebilecek düzeni desteklemekle zorunlu bir şekilde ilgilenirler. Daha düşük zenginlik [sahibi] insanlar [gerektiğinde] kendi zenginliklerinin savunulmasında daha yüksek zenginlik [sahibi] insanlarla birlik oluşturmak amacıyla, daha yüksek [zenginlik] sahipleriyle onların mülkiyetlerinin korunmasında birlik oluştururlar. ... Onların [zenginlerin] daha düşük [seviyedeki] otoritesi [hükümetin] daha büyük otoritesine dayanır; ve [zenginlerin hükümete] tabi olmaları [hükümetin] daha aşağıdakileri kendisine tabi kılma gücüne dayanır. Onlar, [hükümetin] onların mülkiyetini savunabilmesi ve otoritelerini destekleyebilmesi için, kendi küçük egemenlerinin mülkiyetini savunmakta ve otoritesini desteklemekte çıkarları olduğunu hisseden bir tür küçük asiller sınıfı meydana getirirler. Sivil hükümet, mülkiyetin güvenliği için kurulduğu ölçüde, gerçekte zenginin yoksula veya bir miktar mülke sahip olanın hiçbir şeye sahip olmayana karşı savunulması için kurulmuştur." (Adam Smith, Ulusların Zenginliği, kitap 5)

Kısacası, devlet, yönetici sınıfın yönetiminin bir aracıdır. Bakunin [şöyle söyler]:

"Devlet, mülk sahibi sınıfların kitleler üzerindeki örgütlü otoritesi, tahakkümü ve iktidarı demektir." (David Deleon'un alıntısı, Anarşi'yi Yeniden Keşfetmek, s. 71)

Ancak, anarşistler devletin toplum içindeki ekonomik olarak hakim sınıfların iktidar ve konumunu koruduğunu kabullenirken, keza devletin hiyararşik doğası nedeniyle kendi çıkarları olduğunu öne sürerler. Bu nedenle basitçe toplumdaki ekonomik olarak hakim sınıfların bir aracı olarak değerlendirilemez. Devletler, yapıları yüzünden kendi sınıflarını, sınıf çıkarlarını ve ayrıcalıklarını yaratan kendi dinamiklerine sahiptirler (ve bu, onların ekonomik yönetici sınıfın denetiminden kaçmalarına, şu veya bu ölçüde kendi çıkarlarının peşinde koşturmalarına imkan tanır). Malatesta'nın ifade ettiği üzere, "hükümet, burjuvaziden kaynaklanmış olsa da ve onun hizmetçisi ve koruyucusu olsa da, --her hizmetkar ve koruyucuda olduğu gibi-- kendi kurtuluşunu kazanma ve koruduğu kim olursa olsun ona hakim olma eğlimindedir." (Anarşi, s. 22)

Bu, --modern biçimi içsel olarak kapitalizmle ilişkiyken-- devlet aygıtının (ve yapısının) çoğunluk tarafından kullanılabilecek bir araç olarak görülemeyeceği anlamına gelir. "Devletin, her Devletin --en liberal ve demokratik biçimde giydiirilmiş olsa bile-- esasen tahakküm ve şiddete, yani despotizme -- gizli ancak hiç de daha az tehlikeli olmayan bir despotizme-- dayanması" nedeniyle böyledir. "Devlet", "kuvvet, otorite, hakimiyeti ifade eder; gerçekte eşitsizliği gerektirir." (Michael Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 211 ve s. 213)

Bu, devlet makinasını kontrol eden bir azınlığı kuvvetlendiren hiyerarşik ve merkezileşmiş doğası nedeniyle böyledir --"(h)er devlet iktidarı, her hükümett, doğası itibariyle kendisini halkın dışına ve üstüne yerleştirir; ve [halkı] kaçınılmaz bir şekilde, [halka] yabancı olan ve [halkın] gerçek ihtiyaç ve arzularına aykırı olan bir örgüte ve amaçlara tabi kılar." (Anarşizm Üstüne Bakunin, s. 328) Eğer "tüm proletarya ... hükümet üyesi olacaksa, ... ortada hükümet [ve] devlet olmayacaktır; ancak eğer ortada bir devlet varsa, orada yönetilenler ve köleler olacaktır." (Op. Cit., s. 330)

Diğer bir deyişle, devlet bürokrasisinin kendisi doğrudan baskıcıdır ve ekonomik olarak hakim sınıftan bağımsız olarak var olabilir. Bakunin'in kahince sözleriyle:

"Tarih boyunca ne gördük? Devlet her zaman bir takım ayrıcaklı sınıfların kalıtı olmuştur: papazlık sınıfı, asiller, burjuvazi --ve nihayetinde, tüm diğer sınıflar kendilerini tükettiklerinde, bürokrasi sınıfı sahneye çıkar ve ardından Devlet bir makina konumuna düşer --isterseniz yükselir [de diyebilirsinizz]" (Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 208)

Sovyet Rusya deneyimi analizinin geçerliliğine işaret ediyor (işçi sınıfı, ekonomik bir sınıf yerine bürokrasi tarafından sömürülmüş ve tahakküm altına alınmıştı).

Böylece devletin rolü, kapitalist sınıfın ve [devletin] kendi çıkarları doğrultusunda bireyin ve bir bütün olarak işçi sınıfının bastırılmasıdır. Bu demektir ki, "Devlet örgütüi ... azınlıkların kitleler üstünde iktidarlarını kurmak ve örgütlemek için başvurdukları bir kuvvettir." Kropotkin ardından, "Devlet ile birey arasındaki mücadelede, anarşistlerin Devlet karşısında bireyin, [toplumu] ezen otorite karşısında toplumun yanında yer almasına" şaşmamak gerektiğini belirtir. Devlet "kapitalizmin çıkarına olan bir üstyapıyken", "feodallerin, yargıçların, savaşçıların ve ruhbanların çıkarlarını sıkıca birbirine kenetlemek amacıyla yaratılan bir iktidar"dır; ve saf olarak kapitalist/feodal sınıfın aracı olarak görülemeyeceğini eklemeliyiz. Devlet yapısının ("yargıçlar, savaşçılar", vb.'nin) kendi çıkarları vardır. (Kropotkin'in Devrimci Broşürleri, s. 170 ve s . 192-3)

B.2.2 Devletin Yardımcı İşlevleri Var mıdır?

Özel mülkiyeti koruma asli işlevi yanında, devlet başka şekillerde de yönetici sınıfın ekonomik bir aracı olarak faaliyet gösterir.

Birincisi, devlet kapitalist gelişme boyunca ortaya çıkabilecek sorunları çözmek için modern ekonomiye müdehale eder. Bu müdehaleler değişik zamanlarda değişik biçimler almıştır, ve sanayinin devletçe finanse edilmesini (örn. askeri harcamalar); özel sermayenin sağlaması için fazlasıyla pahalı olan toplumsal altyapının oluşturulmasını (demiryolları, otoyolları); (kapitalistlerin tüketicileri soymasına, zenginleşmesine ve yatırım için [mevcut] fonları artmasına imkan veren başarılı bir sanayileşme için anahtar olan) gelişen sanayileri etkin uluslar arası rekabetten korumak için tarifeler konulmasına; pazarlar yaratmak veya ucuz hammadde ve emeğe ulaşmak amacıyla koloniler yaratmak (veya vatandaşlarının yurtdışındaki sermaye yatırımlarını korumak) için [yapılan] emperyalist girişimleri; tüketim eksikliği ve durgunlukla karşılaşıldığında tüketici talebini canlandırmak için hükümet harcamlarını; işçi sınıfını disiplin altına almak için kullanılabilecek (ki böylece daha az için daha çok üretmeleri sağlanacaktır) "doğal" bir işsizlik seviyesinin sürdürülmesini; iş çevrimlerinin [ing. business cycle] etkilerini azaltmak ve işçi sınıfının sınıf mücadelesindeki kazanımlarının içini boşaltmayı denemek ve gerçekleştirmek için faiz oranlarıyla oynamayı içerir.

İkincisi, refahtan kaynaklanan aşırı politik güç (bakınız bir sonraki kısım) nedeniyle, kapitalistler doğrudan kendi sınıfsal çıkarları için --[mali] desteklemeler, vergi indirimleri, hükümet ihaleleri, batmasına izin verilemeyecek kadar önemli olduğuna karar verilen şirketlerin kurtarılması vb. gibi-- devleti kullanırlar.

Ve üçüncüsü, devlet, bir bütün olarak sistemi tehdit etmediği takdirde işçi sınıfına imtiyazlar tanımak için kullanılabilir.

Bu nedenle David Deleon [şöyle diyordu]:

"Herşeyin ötesinde, devlet hakim sosyo-ekonomik ilişkilerin devamlılığı için [var olan] bir kurum --ordu, mahkemeler veya polis gibi birimmler sayesinde olsun olmasın-- olarak kalmaya devam eder. ... Günümüz devletleri ... mülkiyet sistemini dayatmak için (ki daima başvurulacak en son, ama sıklıkla da ilk araç olan devlet şiddetine göre) daha az ilkel araçlar edinmiştir. Devletler, anahtar şirketlerin batmasını engelleyerek, faiz oranları sayesinde ekonomiyi manipüle ederek, kiliseler ve okullar için vergi kolaylıkları sağlama suretiyle hiyerarşik ideolojiyi destekleyerek ve diğer taktiklerle, ekonomideki gerilimi düzenleyebilir, ılımlandırabilir ve çözüme kavuşturabilir. Özünde [devlet] nötr [tarafsız] bir kurum değildir; tüm gücüyle statükonun yanındadır. Örneğin kapitalist devlet, gerçekte sistemi dengeleyen, sermayeye odaklanmış bir ciroskoptur [gemilerde rotayı izlemeyi sağlayan alet]. Eğer söz gelimi eğer ekonominin bir sektörü sistemin geri kalanına zarar verecek bir kar haddine ulaşıyorsa --örneğin petrol üreticilerinin kamuoyunnda kızgınlık yaratan ve imalat maliyetlerini artıran [yüksek bir kar haddine ulaşması durumunda], devlet vergilendirme veya rekabetçi [rakipleri] cesaretlendirme yoluyla bu karın bir kısmını yeniden dağıtabilir." (Anarşiyi Yeniden Keşfetmek, ss. 71-72)

Devlet yasamasının işgünü uzunluğunu saptaması yukarıda sayılan bir ve üçüncü işlevlerinin bir örneğidir. Kapitalist gelişmenin ilk dönemlerinde, emek gücü açığı [azlığı] devletin işgünü uzunluğunu gözardı etmesine, böylece de kapitalistlerin işçilerden daha fazla artık edinmesine ve bir müdehale olmaksızın kar oranlarını artırmasına yol açmıştı. Ancak sonraları, işçiler örgütlenmeye başladıktan sonra, işgününün uzunluğunu azaltmak devrimci sosyalist gayretin geliştiği ana talep haline geldi. Bu tehditi etkisiz kılmak için (ve sosyalist devrim kapitalistler açısından en kötü senaryoydu), devlet (işçilerin mücadelesi yatıştıktan sonra sevinçle gözardı edilecek ve "ölü bir yasa" haline gelecek) işgününün uzunluğunu azaltacak bir kanunu kabul etti. Başlangıçta, devlet gücünü kapitalist gelişimin (yani kapitalistlerin istedikleri gibi davranmaları için emek hareketini bastırılması) sürecinde ortaya çıkan sorunları çözmekte kullanarak, tamamen kapitalist sınıfın çıkarlarının koruyusu olarak işlemekteydi. Sonra ise, bir bütün olarak sisteme karşı olan tehditleri ortadan kaldırmak için işçi sınıfına imtiyazlar veriyordu.

Bu üç yardımcı işlevden hiçbirisinin, kapitalizmin parça parça reformlarla esasen işçi sınıfının çıkarlarına hizmet edecek faydalı bir sisteme dönüştürülebileceğini ima etmediğine dikkat çekilmelidir. Aksine, bu işlevler, devletin kapitalist mülkiyet ve bunun yarattığı toplumsal ilişkilerin koruyucusu --yani kapitalistlerin sömürme yetisinin temeli-- [olma] temel görevinden ortaya çıkar ve onu destekler. Bu nedenle reformlar kapitalizmin işleyişini biraz değiştirebilir, ancak asla temellerini tehdit edemez. Malatesta'nın ifade ettiği gibi:

"Devletin temel işlevi, ... daima kitlelerin bastırılması ve sömürülmesi, tahakkümcülerin ve sömürücülerin savunulmasıdır. ... Bu temel işlevlere, ... tarih boyunca başka işlevlerle eklendiği doğrudur; ... toplumsal yaşam için ... faydalı olan diğer faaliyetleriyle, baskıcı ve yağmacı faaliyetlerini biraraya getirmemiş ... bir hükümet asla var olmamıştır. Ancak bu hükümetin doğası itibariyle baskıcı olduğu, köken olarak ve tavırlarıyla hakim sınıfı savunduğu ve kuvvetlendirdiği, aslında bu durumu onayladığı ve ağırlaştırdığı gerçeğinin değerini azaltmaz. ... (B)u, hükümetin ne yaparsa yapsın daima hakim olma arzusuyla harekete geçtiğini, [kendisinin] ve hem temsilcisi hem de savunucusu olduğu sınıfın ayrıcalıklarını savunmak, genişletmek ve kalıcı kılmak için kurgulandığını gösteren pratik kanıtların bulunması için, bu işlevleri neden ve nasıl yürüttüğünü anlamak yeterlidir.

Bir hükümet, genel fayda bahanesi arkasında gerçek doğasını gizlemeksizin kendisini uzun süre devam ettiremez; tüm insan yaşamı için saygı talep ediyor gözükmedikçe, ayrıcalıklı olanların yaşamları için saygı [gösterilmesini] dayatamaz; tüm herkesin haklarının bekçisi gibi davranmadıkça, azınlığın ayrıcalıklarının kabul edilmesini dayatamaz." (Op. Cit., ss. 20-21)

Nihayetinde, (işgününü kısıtlayan yasalarda olduğu gibi) devlet ihsan eylediğini geri alabilir. Böylece --daha fazla devrimci değişimi durdurmak için bahşedilen (Kısım D.1.3)-- refah devletinin yükselişi ve düşüşü, ücretli emeğin varlığına köklü bir şekilde meydan okumadı; ve kapitalizmi regüle etmenin bir aracı olarak faydalıydı, ancak varlığı kapitalist ekonominin gereksinimleriyle çeliştiğinde "reforme edildi" (yani iyileşmekten ziyade kötüleşti).

Diğer bir deyişle, devlet, sistemi koruyarak bir bütün olarak kapitalist sınıfın uzun dönemli çıkarlarını korumak için hareket eder. Bu rol belli bazı kapitalistlerin ve hatta yönetici sınıfın büyük bir kesiminin çıkarlarıyla çatışabilir ve çatışır da (bakınız bir sonraki kısım). Ancak bu çatışma, devletin mülkiyet sahiplerinin polisliği rolünü değiştirmez. Aslında, devlet üst-sınıfların sistemi neyin devam ettirdiği konusundaki anlaşmazlıklarını (barışçıl ve görünürde bağımsız bir şekilde) halletmenin aracı olarak düşünülebilir.

B.2.3 Yönetici Sınıf Devlet Üstündeki Denetimini Nasıl Sürdürür?

Basitleştirmek maksadıyla, ana amacı aşağıda betimlenen sömürücü tekelleri korumak olan kapitalist bir devleti düşünün. Ekonomik tekelleri devlet tarafından korunduğu için, bunlardan gelir sağlayan seçkinler --ismen finans kapitalistler, endüstriyel kapitalistler ve toprak sahipleri-- sömürdükleri üstünden büyük bir zenginlik edinebilirler. Bu, en yukarıdaki küçük mülkiyet sahibi seçkinlerle aşağıdaki mülkiyet sahibi olmayan çoğunluk arasındaki büyük zenginlik farkı, toplumu ekonomik sınıflar hiyerarşisine göre tabakalaştırır [ing. stratify, katmanlaştırır].

Ardından seçimleri kazanmak, lobicilik yapmak ve meclis üyelerine rüşvet vermek büyük bir zenginlik gerektirdiği için, mülkiyet sahibi seçkinler "cüzdanın gücü" sayesinde politik süreci --ve böylece de devleti-- kontrol edebillirler. Örneğin, ABD Başkanlığı adayı olmanın 20 milyon $'dan fazla bir maliyeti vardır. Diğer bir deyişle, devasa zenginlik eşitsizlikleri sayesinde politikanın seçkinlerce kontrol edilmesi, bu eşitsizliklerinin devam etmesini ve böylece de seçkinlerin denetiminin devam etmesini güvence altına alır. Bu sayede en yukarıdakilerin [aldıkları] hayati politik kararlar, aşağıdakilerin herhangi önemli bir etkisinden yalıtılmış olur.

Dahası, sermayenin ekonomiyi olumsuz yönde etkileyen negatif yatırım yapma [ing. disinvest] (sermaye kaçırma) yetisi, devleti kendi hizmetkarı olarak tutmakta önemli bir silahtır. Noam Chomsky'nin belirttiği gibi:

"Kapitalist bir demokraside, tatmin edilmesi gereken çıkarlar kapitalistlerin çıkarlarıdır; aksi takdirde, genel nüfusun gereksinimlerine --ne kadar marjinal olursa olsun-- ayrılacak ne yatırım, ne üretim, ne iş, ne de kaynak olur." (Akışı Değiştirmek, s. 233)

Yani sözde "demokratik" kapitalist devletler bile sonuçta mülk sahiplerinin [ing. propertariat] diktatörlüğüdür. Errico Malatesta bunu şöyle ifade ediyor:

"Genel oy kullanma hakkıyla bile --genel oy kullanma hakkıyla daha da fazla bile diyebiliriz--, hükümet burjuvazinin hizmetçisi ve jandarması olarak kalır. Çünkü aksi takdirde, düşmanca bir tavır alabileceğini veya demokrasinin halkı aldatmaktan başka bir şey demek olduğunu ima eden bir hükümetle, çıkarlarının tehdit altında olduğunu hisseden burjuvazi derhal tepki gösterecek, hükümete burjuvazinin jandarması olma konumunu hatırlatmak için elindeki tüm etkiyi ve gücü kullanacaktır." (Anarşi, s. 20)

Devletin yönetici sınıfın "polisi" olmasını sağlayan en kilit unsur devlet bürokrasinin varlığıdır, ve ayrıntılı olarak Kısım J.2.2'de tartışılacaktır (Anarşistler bir değişim aracı olarak oy kullanılmasını neden reddederler?). Ekonomik kuvvetler söz konusu olduğunda, hükümetteki, politikalardaki veya yasalardaki bir değişikliğin "piyasalar tarafından iyi karşılandığı" şeklindeki haberlerin onların gücünü ifade ettiğini düşünüyoruz. 1992'de Amerika'daki hanehalklarının en zengin % 1'i (yaklaşık 2 milyon kişi) bireylerin mülkiyetindeki [borsa] hisselerinin % 35'ine sahipken (en üst % 10, % 81'ine sahipken), piyasaların "görüşü"nün aslında zenginlerin, ülke nüfusunun % 1-5'inin (ve onların finans uzmanlarının) gücü, onların yatırım ve üretim üstündeki denetimlerinden kaynaklanan gücü anlamına geldiğini görebiliyoruz. ABD nüfusunun aşağıdaki % 90'ının tüm yatırılabilir sermaye çeşitleri bağlamında, (% 29'una sahip olan) % 0.5'den daha küçük bir payı veriliyken; hisse senedi sahipliğinin daha da yoğunlaşmış olduğu (en yukarıdaki % 5, tüm hisselerin % 95'ini elinde bulundurmaktadır) biliniyorken; (Wall Street yazarı) Doug Henwood'un hisse senedi piyasalarının "bir sınıf olarak çok zengin olanların, ekonominin bütün üretken sermaye stoğunun sahibi olmasının bir yolu", "politik iktidar"ın kaynağı ve hükümet politikasını etkilemenin bir yolu olduğunu neden öne sürdüğü gayet belirgin hale gelir (bakınız Kısım D.2) (Wall Street: Sınıf Patırtısı).

Ancak, doğaldır ki bu, devlet ve kapitalist sınıfın her zaman tamamen görüş birliği içinde olduğunu anlamına gelmez. Örneğin en yukarıdaki politikacılar, yönetici seçkinlerin bir parçasıdır, ancak onun diğer kesimleriyle rekabet halindedirler. Ayrıca, kapitalist sınıfın farklı kesimleri kar, politik etkinlik, imtiyazlar, vb. için birbirleriyle rekabet ederler. Malatesta['ya göre], burjuvazinin "daima kendi içinde savaş halindedir ... ve ... hükümet (burjuvaziden serpilmesine ve onun koruyucusu olmasına rağmen), koruduğu kim olursa olsun ona hükmetme ... eğilimindedir. Bu nedenle zikzak, manevra, feragat etmeler ve geri çekilme oyunlarına, muhafazakarlara karşı halk arasında ve halka karşı muhafazakarlar arasında müttefikler bulma girişimlerine [tanık oluruz]" (Op. Cit., s. 22). Böylece, aynen [kapitalist] sınıfın [bazı] kesimlerinin kapitalist sistemi (yani bir sınıf olarak yönetici sınıfın çıkarlarını) koruma genel çerçevesi dahilinde kendi çıkarlarını öne geçirmek için devleti kullanması gibi, devlet de sıklıkla kapitalist sınıfın çeşitli kesimleriyle çatışma içindedir. Bu gibi çatışmalar zaman zaman devletin "tarafsız" bir organ olduğu izlenimini yaratır, ancak bu aldanmadır --[devlet] sınıf iktidarını ve ayrıcalığını korumak, ve sınıf içindeki anlaşmazlıkları (bizi en az ezecek seçkinlerin temsilcilerini seçme şansına sahip olduğumuz) "demokratik" süreç sayesinde barışçıl bir şekilde çözmek için vardır).

Bununla beraber, başarılı iş aleminden alınacak vergi paraları olmaksızın, devlet zayıflardı. Yani devletin rolü bir bütün olarak sermaye için en iyi koşulları sağlamaktır, ancak bu gerekli olduğunda [devletin] kapitalist sınıfın belli kesimlerinin çıkarlarının aksine işleyebileceği ve işlediği anlamına gelir. Devlete bağımsız bir görünüm kazandıran ve bir bütün olarak toplumun çıkarlarını temsil ettiği düşüncesiyle halkı uyutan şey işte budur. (Yönetici seçkinler ve onların devletle olan ilişkileri hakkında daha fazlası için, bakınız Wright Mills, Güç Eliti (Oxford, 1956); Ralph Miliband, Kapitalist Toplumda Devlet (Basic Books, 1969) ve Bölünmüş Toplumlar (Oxford, 1989); G. William Domhoff, Amerika'yı Kim Yönetiyor? (Prentice Hall, 1967) ve Amerika'yı Bugün Kim Yönetiyor? 80'lerden Bakış (Touchstone, 1983); Jonh Stauber ve Sheldon Rampton, Zehirli Çamur Sizin İçin İyidir! Yalanlar, Kahrolası Yalanlar ve Halkla İlişkiler Endüstrisi (Common Courage Press, 1995).

B.2.4 Devlet Merkeziyetçiliği Özgürlüğü Nasıl Etkiler?

Oldukça merkezileşmiş ve bürokratikleşmiş bir makinanın kamusal çehresini seçmek için her dört yılda bir oy kullanmanın, devleti sıradan insanların kontrol ettiği anlamına geldiği düşüncesi yanlış bir düşüncedir. Açıktır ki, bu düşüncenin yanlış olduğunu söylemek, liberal bir cumhuriyetle faşist veya monarşist bir diktatörlük arasında fark olmadığı anlamına gelmez. Hiç de öyle değil.

Oy, iktidardakilerden zorla alınan önemli bir zaferdir. Liberter sosyalizm yolunda atılmış küçük bir adımdır. Yine de, en yukarıdaki görevlilerin seçildikleri [de dahil olmak üzere] tüm hiyerarşi biçimleri, otoriterlik ve merkeziyetçilik ile damgalanmıştır. İktidar merkezde (veya "yukarı"da) yoğunlaşmıştır; toplum, "merkeziyetçi düşünceyle canlanan bir toz kümesi" haline gelir (P.J. Proudhon, Martin Buber'in alıntısı, Ütopya'da Yollar, s. 29). Çünkü bir kez seçildikleri zaman, en yukarıdaki görevliler istediklerini yapabilirler; ve bütün siyasi bürokrasilerde pekçok önemli karar seçilmemiş görevlilerce yapılır.

Merkezileşmenin doğası erki bir azınlığın eline verir. Oy verenlerin kendilerini yönetmek için başkalarını seçtiği temsili demokrasi erkin bu devredilmesine dayanır. Bu özgürlüğün tehlike altında olduğu bir durumdan başka bir şey yaratamaz --evrensel oy kullanma hakkı "kendilerini tamamen ulusun kamusal işlerine adayan, bir tür politik aritokrasi veya oligarşiyle sonlanan, hukuken olmasa da gerçekte imtiyazlı olan bir politikacılar güruhunun oluşmasını engellemez." (Bakunin, Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 240)

Politik karar alma [gücü] uzak başkentlerdeki profesyonel siyasetçilere terk edildiğinde, merkeziyetçilik demokrasiyi anlamsızlaştırır. Yerel özerklikten yoksun insanlar, önemli gördükleri meseleleri kendi aralarında tartışmak, münazara etmek ve karara bağlamak için biraraya gelebilecekleri politik forumlardan yoksunken, birbirlerinden izole hale geleceklerdir (atomistleşmişlerdir). Seçimler doğal, merkezsizleşmiş gruplaşmalara dayanmamaktadır, bu nedenle ilgisiz hale gelmişlerdir. Birey yanlızca kitle içindeki bir "seçmen"dir, bir politik "öğe"dir [ing. constituent, bir bütünü meydana getiren elemanlardan herhangi birisi] ve bundan fazlası değildir. Modern, devleti seçimlerin amorf [şekilsiz] temeli, "şehirlerdeki, komünlerdeki ve birimlerdeki politik yaşamı ortadan kaldırmaktan, ve belediyesel ve bölgesel özerkliğin bu yıkımı sayesinde evrensel oy hakkının gelişimini durdurmaktan başka bir amacı yoktur." (Proudhon, a.y.) Böylece insanlar, bizzat kendilerini ifade etmelerine imkan verdiği iddia edilen yapılar tarafından zayıflatılmış olurlar. Yine Proudhon'dan alıntılayacak olursak, merkezileşmiş bir devlette, "yurttaş kendisini egemenlikten mahrum bırakır; merkezi otorite tarafından yutulan bunun üstündeki şehir ve Bölüm ve il artık doğrudan bakanlık denetimi altında olan acentalardan başka bir şey değildir." Şöyle devam eder:

"Sonuçlar kısa zamanda kendilerini hissettirir: yurttaş ve şehir tüm itibarını kaybeder, devletin yağmaları katlanır, ve vergi ödeyenlerin yükü aynı şekilde artar. Artık halk için hükümet yoktur; hükümet için halk vardır. Erk herşeyi işgal eder, herşeye hakim olur, herşeyi yutar ..." (Federasyon İlkesi, s. 59)

Amaçlandığı üzere, izole olmuş bireyler iktidara karşı bir tehdit oluşturmazlar. Bu marjinalleşme süreci Amerikan tarihinden görülebilir; örneğin yurttaşlar basit "seçmenler" olarak edilgen, izleyici bir role [indirgenmesiyle], şehir toplantılarının yerini seçilmiş organlar alması (bakınız Kısım B.5, "Kapitalizm kuvvetlendirici midir ve insan eylemine mi dayanır?"). Politikacıların "özgür toplum" ve "Özgür Dünya"nın faziletleri retoriğine rağmen, atomize olmuş seçmenler pek de "özgürlük"ün ideal nosyonu değildirler --sanki her dört ya da beş yılda oy vermek "hürriyet" ve hatta "demokrasi" olarak sınıflandırılabilirmiş gibi.

Bu yolla, toplumsal ilgi ve erk sıradan yurttaşlardan alınır ve bir azınlığın elinde toplanır. İnsanların marjinalleşmesi devletteki, ve daha genelde otoriter örgütlenmelerdeki kilit denetim mekanizmasıdır. Avrupa Birliğini (AB) ele alırsak örneğin, görürüz ki "AB devletleri arasındaki karar alma mekanizması, çok sayıdaki çalışma grupları aracılığıyla erki (İçişleri bakanlıkları, polis, göçmenlik, gümrük ve istihbarat birimlerinden alarak) resmi görevlilerin ellerine devreder. Üst kademedeki görevliler ... farklı devlet görevlileri arasındaki anlaşmaların sağlanmasında önemli rol oynarlar. 12 Başbakandan oluşan AB Zirve toplantıları, İçişleri ve Adalet Bakanları tarafından varılan sonuçların üstüne mühür vurulmasından başka bir şey değildir. Bu hükümetler arasındaki süreçte, parlamentolar ve halklar ancak bunun ardından bilgilendirilirler (ve o da ancak en yalın ayrıntılarla)." (Tony Bunyon, Yeni Avrupanın Devletsel Gözetimi, s. 39).

Hükümetler, seçkinlerden gelen ekonomik baskıların yanısıra, merkeziyetçilikle ortaya çıkan bürokrasi nedeniyle devletin kendi içinden gelen baskılarla da karşı karşıya kalırlar. Devlet ve hükümet arasında fark vardır. Devlet, erk yapıları ve çıkarları için siper olan kurumların kalıcı bir toplamasıdır. Hükümet ise çeşitli siyasetçilerden meydana gelmiştir. Devlet üstünde gücü olan, gelen ve giden temsilciler değil, kalıcılıkları yüzünden kurumlardır. (Eski bir devlet görevlisi olan) Clive Ponting'in belirttiği gibi, "herhangi bir ülkedeki siyasal sistemin işlevi, ... var olan ekonomik yapıları ve buna ilişkin güç ilişkilerini düzenlemektir, ama asla radikal bir şekilde değiştirmek değildir. Siyasetçilerin istedikleri değişimleri yapma yetisine sahip oldukları ... siyasetteki büyük bir aldanmadır ..." (Alternatives'den alıntı, no. 5, s. 19).

Bu nedenle, devlet halkı marjinalleştirmesinin yanısıra "bizim" temsilcilerimizi de marjinalleştirir. Erk seçilmiş organlarda değil de bürokraside olduğu için, halkın denetimi giderek anlamsızlaşır. Bakunin'in belirttiği üzere, "hürriyet ancak ... (devletin) halkın denetiminde olması geçerli olduğunda geçerlidir. Aksine, böylesi bir kontrol hayali olduğunda, halkın bu özgürlüğü de keza hayali hale gelir." (Bakunin'in Siyasi Felsefesi, s. 212).

Bu ise devlet merkezciliğinin, hürriyete ve onun altındaki insanların çoğunun iyiliğine [ing. well-being, refah, mutluluk] karşı ciddi bir tehlike kaynağı olabileceğidir. Ancak, bazı insanlar devlet merkezciliğinden faydalanmaktadır --erke sahip olan ve bunu kullanmak üzere "kendi hallerine bırakılma"yı arzulayanlar: yani yönetici seçkinlerin iki kesimi, sermaye ve devletin bürokratları (bir sonraki kısımda ayrınlarıyla tartışılacağı üzere).

B.2.5 Merkezileşmeden Kimler Faydalanır?

Birisi veyahut bir grup faydalanmadıkça, hiçbir toplumsal sistem var olamaz. İster devlet olsun isterse şirket, merkezileşme için de durum farklı değildir. Merkezileme her durumda doğrudan en yukarıdakiler için faydalı olur, çünkü aşağıdakilerin kontrol edilmelerine ve daha etkin bir şekilde yönetilmelerine imkan tanıyarak, onları aşağıdakilerden korur. Bu nedenle merkeziyetçiliği desteklemek, bürokratlar ve siyasetçilerin doğrudan çıkarınadır.

Kapitalizmde, iş alemi sınıfının çeşitli kesitleri de devlet merkezciliğini desteklerler. Bu sermaye ile devlet arasındaki sembiyotik [ing. symbiotic, ortak yaşayan canlılar] bir ilişkidir. Daha sonra tartışılacağı üzere (Kısım F.8'de), devlet piyasanın "ulusallaştırılması"nda --yani "serbest piyasa"nın topluma dayatılmasında-- önemli bir rol oynamıştır. Erki temsilcilerin elinde merkezileştirerek ve böylece bir devlet bürokrasisi yaratarak, sıradan insanlar zayıflatılmış ve böylece zenginlerin çıkarlarına dokunmaları daha düşük olasılıklı olmuştur. "Bir cumhuriyette" yazıyor Bakunin, "sözde Devlet tarafından temsil edilen insanlar, yasa adamları, ... kendi faydaları için olduğu kadar imtiyaz sahibi mülkiyetli sınıfların daha büyük fayda edinmesi"için, "bürokratik dünya" sayesinde "gerçek ve yaşayan insanların boğazını sıkacak ve sıkmaya devam edecektir" (Op. Cit., s. 211)

Zengin iş aleminin çıkarları tarafından ilerletilen artan siyasal merkezileşmenin örnekleri kapitalizmin tarihi boyunca gözlenebilir. "Merril Jensen, devrimci Amerika'da 'şehir hükümetinin tabiatının ateşli tartışmalara yol açtığını' belirtiyor. ... Şehir toplantıları ... 'devrimci faaliyetin odak noktası olmuştu'. Amerikan devriminden sonra başlayan anti-demokratik tepki şehir toplantısı hükümetlerinden kurtulma çabasıyla damgalanmıştı. ... Muhafazakar unsurlarca, 'şehirlerin kentsel bölgelerden seçilen belediye başkanları ve konseyler tarafından yönetileceği anonim [ing. corporate, birleşik] (belediyesel bir hükümet) biçiminin' oluşturulması için girişimler yapıldı. ... (T)üccarlar, 'şehir toplantılarından kurtulmak için devamlı surette anonimleşmeyi desteklediler' ..." (Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, s. 182)

Burada yerel politika yapımının çoğunluğun elinden alındığını ve (hep zengin olan) bir azınlığın elinde merkezileştirildiğini görüyoruz. Fransa başka bir örnektir:

"Hükümet ... (tüm hanehalklarından meydana gelen) halk meclislerini [ing. folkmote] 'fazlasıyla gürültülü', fazlasıyla itaatsiz buldu; ve 1787'de, yerine zengin köylüler arasından seçilen bir belediye başkanı ve üçle-altı arası vekilden meydana gelen seçilmiş konseyleri geçirdi" (Peter Kropotkin, Karşılıklı Yardımlaşma, s. 185-186).

Bu, karar alma gücünün bir azınlığın elinde merkezileştirilmesiyle işçi sınıfının zayıflatılması genel hareketinin bir parçasıydı (Amerikan devriminde olduğu gibi). Kropotkin işleyen bu sürece işaret ediyor:

"Anayasal yasaları çıkarmak ve yüksek soyluluğa hakim olmak için halkın desteğini almayı hedefleyen orta sınıflar, --artık halkın kuvvetini görmüş ve hissetmiş olarak-- halka hükmetmek, onları silahsızlandırmak ve onları tekrar boyun eğmeye zorlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

(...)

Mahkemenin elinden kayıp giden politik iktidarın halkın eline geçmemesi için yasal düzenlemeler yapmak amacıyla koşuşturuyorlardı. Böylece ... Fransa'nın, aktif yurttaşların hükümette yer alacağı ve pasif yurttaşlar adı altında halkın büyük kesimini oluşturanların ise politik hakların tamamından yoksun olacağı iki sınıfa bölünmesi (önerildi). ... (Ulusal) Meclis, ... en yoksul kesimleri Hükümet'ten dışlama ilkesini daima koruyacak [şekilde] Fransa'yı bölgelere ayırdı. ... Asli [ing. primary] meclislerde yer alamayacak olan ... halk yığınlarını asli meclislerden dışladılar, ve [yasaya göre] (Ulusal Meclise temsilciler seçen) seçmenleri, belediyeleri ve herhangi bir yerel otoriteyi aday gösterme hakları olmayacaktı ...

Ve son olarak, seçmen meclislerinin sürekliliği yasaklandı. Orta-sınıf yöneticiler bir kere atandıklarında, bu meclisler bir daha toplanmayacaktı artık. Kısa zaman sonra dilekçe verme ve önerge sunma hakları bile alındı --'Oy kullan ve dilini tut!' Köylere gelince, ... komünün işlerinin idaresinden sorumlu olan ... [köy] sakinleri genel meclisi ... yasayla yasaklanıyordu. Bundan böyle yanlızca iyi halli köylüler, [yani] aktif yurttaşlar, belediye başkanını ve köyün orta-sınıfına mensup üç veya dört erkekten oluşan belediyeyi atamak üzere yılda bir kere toplanma hakkına sahip olacaklardı.

Benzer bir belediyesel örgütlenme şehirler için de yapılmıştı ...

(Böylece) orta-sınıflar, belediyesel erkin topluluğun iyi halli üyelerinin elinde kalması için her türlü önlemle kendilerini kuşatmışlardı." (Büyük Fransız Devrimi, Cilt 1, ss. 179-186)

Yani merkezileşme erkin halk kitlelerinden alınarak zenginlere verilmesini amaçlıyordu. Halkın gücü (Kropotkin'in sözleriyle, "anarşizmin ilkelerini" ve "Doğrudan Kendinden Yönetimi ... uygulamayı ifade eden" (Op. Cit., s. 204 ve s. 203))-- --Paris'in "Kesimleri" ve "İlçeleri" gibi popüler meclislere ve köy meclislerine dayanıyordu. Ancak, Ulusal Meclis "yanlızca aktif yurttaşların ... seçimsel ve idari meclislerde yer almasına (izin vererek), ... ilçelerin gücünü azaltmak ... (ve) Devrimin yuvalarını bastırmak için her şeyi denedi." (Op. Cit., s. 211) Böylece devlet "herşeyi kendi ellerinde merkezileştirmeye çalışırken, merkezi hükümet durmaksızın bölgeleri otoritesine tabi kılmaya çalışıyordu. ... Halk örgütlenmelerinin ... tüm ... idari işlevlerini elinden alıyor, ... bölgelerin ölümü anlamına gelecek [şekilde] onları polis meselelerinde bürokrasisine tabi kılıyordu." (Op. Cit., cilt 2, s. 549 ve s. 552)

Görülebileceği üzere, zenginlerin erki kendi ellerinde merkezileştirmeleriyle Fransız ve Amerikan devrimlerinin her ikisinde de benzeri bir süreç gözlenir. Bu, işçi sınıfından insanların (yani çoğunluğun) karar alma süreçlerinden dışlanmasını ve başkalarının yasa ve erkine tabi kılınmasını sağladı. Bu ise, tabii ki temsilcileri erke sahip olan azınlık sınıfının işine geliyordu. (Murray Bookchin'in Üçüncü Devrim eserinin birinci cildi Fransız ve Amerikan devrimlerini ayrıntılarıyla tartışmaktadır).

Devrimin ardından ABD'de eyalet ve devlet seviyesinde erkin merkezileşmesi cesaretlendirildi, çünkü "Anayasa yapıcıların çoğunun gülü bir federal hükümet kurulmasından doğrudan çıkarları vardı ... büyük ekonomik çıkarların korunması için güçlü bir merkezi hükümete gereksinim vardı." (Howard Zinn, Birleşik Devletler Halkının Tarihi, s. 90) Özellikle devlet merkeziyetçiliği, ABD toplumunun kapitalizmin hakimiyeti altındaki bir kalıba dökülmesi için hayati nitelikteydi:

"İç Savaşı takip eden otuz yıl içinde, mahkemelerde yasalar giderek kapitalist gelişmeye uygun şekilde yorumlandı. Bunu inceleyerek, Morton Horwitz (Amerikan Hukukunun Dönüşümü) iş aleminin büyümesinin önünde durduğunda, İngiliz genel yasasının [ing. common-law, örf ve adete dayanan hukuk] artık kutsal sayılmadığna işaret ediyor. ... İş adamlarının zararları hakkındaki kararlar, tahmin edilemez olan jürilerin elinden alınarak yargıçlara verildi ... Mallar için adil fiyat düşüncesi mahkemelerde yerini sorumluluk alıcıya ait (alıcılar dikkatli olsun) fikrine bıraktı ... çalışan insanların aleyhine ayrımcı olan sözleşme kanunu tasarlandı ... Kanunun iddiası işçi ile demiryolu [şirketinin] eşit pazarlık gücüne sahip olduğu idi ... 'Halka tamamlandı; piyasa sisteminin ürettiği eşitsizlik biçimlerini basitçe onaylayan bir yasaya ulaşıldı.' " (Op. Cit., s. 234)

ABD devleti, seçkinci liberal doktrin üstüne kuruldu ve etkin bir şekilde ("bireysel hürriyet" adına) demokratik eğilimleri azaltmayı amaçladı. Pratikte olan şey ise (hiç de şaşırtıcı olmamak üzere), zengin seçkinlerin kendi çıkarlarını ve güçlerini korumak ve genişletmek için devleti halk kültürünü ve genel hakları zayıflatmak için kullanması oldu. ABD toplumu, süreç içinde kendi zihinlerinde reforme edildi:

"Ondokuzuncu yüzyılın ortasına gelindiğinde, hukuk sistemi çiftçilerin, işçilerin, tüketicilerin ve toplumdaki diğer daha az güçlü grupların zararına, ticaret ve sanayi insanlarının avantajına yeniden şekillendirilmişti. ... [Hukuk sistemi] refahın toplumdaki en zayıf gruplar aleyhine hukuki olarak bölüşülmesine etkin bir şekilde yardım etti." (Horwitz, Zinn'in alıntısı, Op. Cit., s. 235)

Modern zamanlarda, devletin merkezileşmesi ve genişlemesi, hızlı bir sanayileşme ve iş aleminin büyümesiyle yakın bir ilişki içinde devam etti. Edward Herman'ın işaret ettiği üzere, "dengeleyici bir şekilde sendikaların ortaya çıkışını ve hükümetin büyümesinin bastırılmasını, büyük ölçüde temin eden iş aleminin hacminin ve gücünün büyümesiydi. İş aleminin ötesinde büyüklük, büyük ölçüde iş alemindeki büyüklüğe karşı bir yanıttı." (Şirket Denetimi, Şirket İktidarı, s. 188 --keza bakınız Stephan Skowronek, Yenni Amerikan Devletinin İnşası: Ulusal İdari Kapasitelerin Genişlemesi, 1887-1920) Devlet merkeziyetçiliği daha büyük ve iyice tanımlanmış piyasaların yaratılması için gerekliydi; ve çıkarlarına uygun davrandığı sürece iş alemi tarafından desteklendi (pazarlar genişlediğinde, devletin mülkiyet yasalarını standartlaştırması ve dayatması vb. için). Öte yandan, bu "daha büyük hükümet" yönündeki gelişme, devletin gücünü kitlelerin etkisinden daha fazla yalıtıp daha sağlam bir şekilde zenginlerin eline verirken, (--devlet zenginler tarafından idare edildiğinde bekleneceği üzere-- devlet tarafından sıklıkla sübvansiyonlar ve korumacılıkla desteklenen) büyük iş aleminin büyüyebileceği ortamı da hazırladı. "(Y)önetim yapıları, yurtiçindeki güçler etrafında, son birkaç yüzyılda ekonomik güçler [etrafında] birleşme eğiliminde" (Noam Chomsky, Dünya Düzenleri, Eskisi ve Yenisi, s. 178) olduğu için bu gibi gelişmeleri görmekten şaşırmamalıyız.

Devlet merkeziyetçiliği, [hükümetin] kendi kuklaları olmasını sağlayarak iş aleminin hükümeti kontrol etmesini ve politik süreci etkilemesini kolaylaştırır. Örneğin, AB'den en çok yararlananlar "esasen AB'nde merkezi olan çokuluslu şirketlerin (toplam satışları (1991'de) --AB endüstriyel üretiminin yaklaşık olarak % 60'ını-- 500 milyar $'ı aşan en büyük 20 Avrupa şirketinden 11'inin) başkan veya üst yöneticilerden oluşan bir seçkinler lobi grubu" [olan] Avrupa Yuvarlak Masasıdır [ing. European Round Table] (ERT). Bu organ üstüne çalışan iki araştırmacının not ettiği üzere, ERT "kulis yapmakta o kadar ustadır ki ... pekçok ERT önerisi ve 'vizyonu' Komisyonun zirve toplantılarında gizemli bir şekilde geviş getirilmektedir." ERT "daha esnek [çalışma] saatlerini, mevsimlik sözleşmeleri, iş paylaşımını ve part-time çalışmayı desteklemekte, emek piyasasının daha esnek olması gerektiğini iddia etmektedir. 1993'de, ERT'nin önerilerini yapmasından yedi yıl sonra (ve pekçok ülke Maastricht Sözlemesini ve onun "sosyal başlığı"nı kabul ettikten sonra), Avrupa Komisyonu ... Avrupa'daki emek piyasalarının daha esnek olmasını (öneren) ... resmi bir broşür [ing. white paper] yayınladı." (Doherty ve Hoedeman, "Yol Çapulcuları", Yeni Devlet Adamı, 11.04.1994, s. 27)

Bugünkü küreselleşme, NAFTA ve Tek Avrupa Pazarı lafları, devletin büyümesinin ekonomik büyümenin belirlediği yolu takip ettiği, alttan alta işleyen bir dönüşüme işaret etmektedir. Basitçe koymak gerekirse, ulusötesi şirketlerin ve küresel finans piyasalarının büyümesiyle, ulus-devletin bağları ekonomik olarak gerekenden fazla bir hale gelmiştir. Şirketler çokuluslu hale geldikçe, devletlerin diğerlerini takip etmesi, devletler arası anlaşmalar ve birlikler yaratarak "uluslar" ötesindeki piyasaları rasyonalize etmesi yönündeki baskılar arttı.

Noam Chomsky'nin belirttiği üzere, G7, IMF, Dünya Bankası ve benzerleri, "de facto dünya hükümeti"ni [oluştururlar]; ve "devlet gücünün tipik bir şekilde yaptığı üzere, ulusötesi devletin kurumları (halktan ziyade) diğer efendilere --bu olayda, finans ve diğer hizmetler, imalat, medya ve iletişim alanlarında yükselmekte olan ulusötesi şirketlere-- hizmet eder." (Op. Cit., s. 179)

Bu, kapitalistlerin herşey için devlet merkeziyetçiliğini arzuladıkları anlamına gelmez. Sıklıkla, özellikle de toplumsal meselelerde, iş aleminin onlar üstündeki denetimini artırmak için görece bir merkezsizleşmeyi (yani erkin yerel bürokratlara verilmesini) sıkça tercih ederler. Denetimin yerel alanlara devredilmesiyle, büyük şirketlerin, yatırım şirketlerinin ve benzerlerinin yerel hükümet üzerindeki gücü orantısal olarak büyümektedir. Ek olarak, orta-ölçekli bir işletme bile yerel politikalara dahil olabilmekte ve etkileyebilmekte, sınırlayabilmekte veya doğrudan kontrol edebilmekte; işgücünü birbirine düşürebilmektedir. Özel [sermayenin] gücü "özgürlük"ün güvende olmasını sağlayabilir --kendi özgürlüklerinin.

Hangi bürokratlar kümesi seçilirse seçilsin, toplumsal gücü merkezileştirme gereksinimi, böylece de nüfusu marjinalleştirme iş alemi sınıfı için birincil önemdedir. Kapitalistlerin "büyük hükümet"e karşı çıkmasının genellikle finansal açıdan olduğunu hatırlamak önemlidir --devlet mevcut toplumsal artığı tükettiiği, böylece de rekabet halindeki çeşitli sermayelere dağıtmak üzere piyasalara kalan miktarı azalttığı için.

Kapitalistlerin "büyük hükümet" hakkında karşı çıktığı şey gerçekte, [hükümetin] yoksulların ve işçi sınıfının faydasına tasarlanmış sosyal programlara [yönelik] harcamalarıdır --sermayeye gidecek olan artığın bir kısmını "ziyan eden" (ve keza insanları daha az çaresiz ve dolayısıyla da ucuza çalışmaya daha az istekli yapan) "gayri meşru" bir işlev. Devleti özel mülkiyetin ve sistemin koruyucusu şeklindeki "klasik" --ve bunun dışında çok az şeyin [sorumluusu olma]-- rolüne indirgeme yönündeki sürekli baskı bu nedenledir. Refah devleti hakkındaki sahte tartışmaları dışında, (siyasetçiler burslar, ulusal sağlık ve yoksullar için refah [hizmetleri] için hazinede "hiç para" olmadığını haykırırken) daha çok hapishane inşa etmek ve yönetici-sınıfın çıkarlarını ilerletmek üzere dışarıya askeri birlikler göndermek üzere daima fonlar bulabilmesi gerçeğiyle kanıtlanabileceği gibi, kapitalistler hükümetin (ve savunma harcamaları gibi "doğru" devlet müdehalesi biçimlerinin) en sadık destekçileridir.

B.3 Anarşistler Neden Özel Mülkiyete Karşıdırlar?

Kapitalizm anarşistlerin karşı çıktığı iki şeyden birisidir. Kapitalizme iki ana özellik damgasını vurmuştur: "özel mülkiyet" (veya bazı durumlarda, devlet-sahipliğindeki mülkiyet) ve ücretli emek. Ancak, bu ikincisi ilkine dayanmaktadır --yani ücretli emeğin olması için işçilerin kullandıkları üretim araçlarına sahip olmamaları veya [onları] kontrol etmemeleri gerekir. Bunun için, üretim araçlarının özel (veya devletçe) sahipliği ancak --mülkiyet sahibi sınıfların emrinde olan örgütlü zor mekanizması demek olan-- devlet varsa mümkündür (bakınız Kısım B.2).

Anarşistler özel mülkiyete (yani kapitalizme) karşı çıkarlar, çünkü [kapitalizm] baskıcı, hiyerarşik otoritenin ve elitlerin ayrıcalığının kaynağıdır (Proudhon'un sözleriyle, "Mülkiyet ... dışlama [ing. exclusion, yoksun bırakma] hakkıyla eşitliği; ve despotizmle ise özgürlüğü ihlal eder ... (ve) hırsızlıkla tam bir özdeşliği (vardır)", What Is Property?, s. 251). Ve böylece özel mülkiyet (kapitalizm), yaşamsal araçlara sahip olmayıp onları kullananların katılımını, etkisini, denetimini zorunlu olarak dışlar.

Bu nedenle, tüm gerçek anarşistler için, mülkiyete bir otorite, aslında despotizm, kaynağı olarak karşı çıkılır. Bu konuda Proudhon'dan alıntı yapacak olursak:

"Mülk sahibi, hırsız, kahraman, egemen --bu ünvanların hepsi eşanlamlı olduğu için-- kendi iradesini yasa olarak dayatır, ve ne çelişkiden ne de denetimden muzdariptir; yani, aynı anda hem yasama hem de yürütmeymiş gibi davranır ... (ve böylece) mülkiyet despotizmi ortaya çıkarır ... Mülkiyetin özü o kadar belirgindir ki, ona inanılması için sadece ne olduğunun hatırlanması ve çevrede olup bitenleri gözlenmesi yeterlidir. Mülkiyet, kullanma ve suistimal etme hakkıdır ... eğer metalar mülkiyet ise, o zaman neden mülk sahipleri krallar, ve despotik krallar --facultes bonitaireslerine göre krallar-- olmasınlar? Ve eğer her mülk sahibi kendi mülkiyeti alanı dahilinde egemen olan bir lordsa, kendi arazisi içinde mutlak kralsa, mülk sahiplerinin hükümeti kaos ve karmaşadan başka bir şeye nasıl yol açabilir?" (Op. Cit., s. 266-7)

Diğer bir deyişle, özel mülkiyet, mülk sahibinin kendi mülkiyeti üstünde "egemen bir lord" olarak davrandığı --ve böylece onu [kendi mülkünü] kullananlar üstünde mutlak bir kral [olduğu]-- küçük bir devlettir. Tüm monarşilerde olduğu gibi, işçi onların [kapitalistlerin] mülkiyetini [kullanırken] onların emirlerine, yasalarına ve kararlarına itaat etmek zorunda olan kapitalistin kuludur [tebaasıdır]. Bu, açıktır ki, hürriyetin (ve görebileceğimiz üzere emirlere itaat etmek aşağılayıcı olduğu için şerefin) reddi demektir. Anarşi, "efendinin, egemenin olmaması" (Op. Cit., s. 264) demekken, ve kapitalizmi özünde olduğu şekliyle ücretli kölelik olarak adlandırıyorken, anarşistlerin özel mülkiyete karşı çıkmalarına şaşmamak gerekir.

Keza, kapitalizm özel mülkiyete ideolojik olarak geri alınamaz bir "hak" tanıyarak, aynı zamanda da dışsal kaynakların bölüşümünde de eşitsizliklere neden olur; ve kaynakların bölüşümündeki bu eşitsizlik mülklüler ile mülksüzlerin göreceli pazarlık konumlarında daha fazla eşitsizliğe yol açacaktır. Kapitalizmin müdafileri [özürcüleri] özel mülkiyeti meşru çıkarmak için genellikle "öz-sahiplik"in [ing. self-ownership] "evrensel bir hak" olduğunu iddia etseler de (bakınız Kısım B.4.2 - "Kapitalizm öz-sahipliğe mi dayanır?"), kapitalizmin gerçek anlamıyla evrensel öz-sahipliği aslında imkansız bir hale getirdiği aşikardır. Çünkü gerçek öz-sahiplik ilkesi, insanların, kendi [kişisel] iradelerinin aksine başka şekillerde kullanılamayacakları anlamına gelir. Ancak kapitalist sistem bu ilkenin temelini çürütmektedir, ve alaylı bir şekilde bunu yapmanın "mantıksal" temeli olarak da "öz-sahiplik" terimini kullanmaktadır. Kapitalizmde --Kısım B.4'de göreceğimiz üzere-- insanlar öyle bir duruma getirilmiştirler ki, [önlerindeki] en iyi seçenek gerçek bir öz-sahiplikle mantıksal olarak tutarlı olmayan şekillerde kullanılmalarına izin vermektir.

Bu nedenlerle, anarşistler şunları söylerken Rousseau'ya katılırlar:

"Bir toprak parçasını çitle çevirip 'Bu benimdir' demeyi ilk düşünen ve kendisine inanacak kadar saf insanları bulan ilk insan sivil toplumun gerçek kurucusudur. Küreğe mahkum edilen veya [ölüsü] hendeklere atılan; ve 'bu sahtekarı dinlemeyin; yeryüzünün meyvelerinin herkese ait olduğunu ve yerkürenin hiç kimseye ait olmadığını unutursanız, mahvolursunuz' diye arkadaşlarına bağıran kişi [dinlenmiş olsaydı], insan ırkının karşılaştığı bunca suç, savaş, cinayet, bu kadar sefalet ve dehşet engellebilirdi?" ("Eşitsizlik Üstüne Tartışma", The Social Contract and Discourses, s. 84).

Sadece liberter sosyalizm, onu güvenceye alacak koşulları meydana getirirken, [böylece] öz-sahipliği geçerli kılmaya devam edebilir. Ancak özel mülkiyetin yıkılmasıyla, herkesin yaşam araçlarına erişimi sağlanabilir; böylece de yaşamın her yönünde kendinden yönetimi genelleştirerek öz-sahipliği bir gerçeğe dönüştürülebilir.

Kapitalizmin anti-liberter yönlerini tartışmadan önce, "özel mülkiyet"i [ing. private property] "kişisel zilyetlik"ten [ing. personal possession, tasarruf, kullanma hakkına sahip olma] ayrı olarak tanımlamak; ve ilkinin neden devlet korumasını gerektirdiğini ve sömürücü olduğunu ayrıntılarıyla göstermek gerekecektir.

B.3.1 Özel Mülkiyet ile Zilyetlik Arasındaki Fark Nedir?

Anarşistler "özel mülkiyeti" (veya kısaca "mülkiyet"i), diğer [insanları] sömürmek için kullanılan belli nesne ve imtiyazların devlet tarafından korunan tekelleri olarak tanımlarlar. "Zilyetlik" ise öte yandan, diğerlerini sömürmek için kullanılmayan şeylerin sahipliğidir (örn. araba, buzdolabı, diş fırçası vb.). Yani pek çok şey nasıl kullanıldıklarına bağlı olarak mülkiyet veya zilyetlik olarak nitelendirilebilir. Örneğin, bir kimsenin içinde yaşadığı ev bir zilyetliktir, ancak başka birisine karla kiralanırsa mülkiyet haline gelir. Benzer şekilde, bir kimse eğer testereyi yaşamını sürdürdüğü [kendi işi olan] marangozlukta kullanıyorsa testere bir zilyetliktir, ancak kendi karı için, testereyi kullanmak üzere ücretle başka birisini çalıştırıyorsa bir kimse, o [testere] mülkiyettir.

Bu ayrımı yapmak başlangıçta biraz kafa karıştırıcı olsa da, [bu ayrım] kapitalist toplumun mizacını anlamak için oldukça kullanışlıdır. Kapitalistler, "mülkiyet" kelimesini --toplum üzerinde oldukça farklı etkileri olan iki farklı şey olan-- diş fırçasından ulusötesi şirketlere kadar her yerde kullanma eilimindedirler. Bu nedenle Proudhon [şöyle yazar]:

"İlk başlarda mülkiyet kelimesi uygun [ing. proper] veya bireysel zilyetlikle aynı anlamdaydı. ... Ancak bu kullanma hakkı ... etkin ve üstün hale geldiği --yani intifa hakkına sahip olan [ing. uusufructuary, başkasına ait olan mülkiyetten (veya zilyetlikten) faydalanma/kullanma hakkı olan kimse]-- kişi, şeyleri kişisel olarak kullanma hakkını komşusunun emeğiyle kullanma hakkına dönüştürdüğü-- zaman, mülkiyetin doğası değişti ve bu düşünce karmaşık bir hale geldi." (What Is Property?, s. 395-6)

Alexander Berkman bu ayrımı şekillendirdiği üzere, anarşizm "üretim araçlarının ve bölüşümün özel sahipliliğini, ve böylece de kapitalistik işleri ortadan kaldırır. Kişisel zilyetlik yanlızca kullandığınız şeylerde var olur. Yani, saatiniz sizindir, ancak saat fabrikası halka aittir. Toprak, makinalar, ve tüm diğer kamusal hizmetler kolektif mülkiyette olacaktır; ne alınacak ne de satılacaktır. Fiili [şimdiki] kullanım tek tasarruf hakkı olacaktır --mülkiyet değil zilyetlik." (The ABC of Anarchism, s. 68) (Anarşist mülkiyet kuramı hakkında daha fazlası için P.J. Proudhon'un What Is Property'sine bakınız. William Godwin, Enquiry Concerning Political Justice'de, mülkiyet ile zilyetlik arasındaki ayrıma ilişkin aynı noktaları belirtir --ki bu [mülkiyet kuramının] anarşist düşüncedeki merkezi yerini göstermektedir). Proudhon, bir aşığı zilyetlik sahibi ve bir kocayı ise mülkiyet sahibi olarak [birbirleriyle] karşılaştırarak bu ayrımı belirgin bir biçimde göstermiştir!

Mülkiyet ve zilyetlik arasındaki fark, her birinin ortaya çıkardığı otorite ilişkilerinden görülebilir. Kapitalist bir işyeri örneğini ele alırsak, işyerinin nasıl kullanılacağına asıl işi yapanların değil, [işyeri] sahibinin karar verdiği açıktır. Bu neredeyse tamamen totaliter bir sisteme yol açar. Noam Chomsky'nin belirttiği üzere, " 'totaliter' kelimesi oldukça yerindedir. Bir işalemi şirketi kadar totaliterliğe yakın başka bir insani kurum yoktur. Demek istediğim, güç tamamen yukarıdan aşağıyadır. İçinde bir yerlerdesinizdir, yukarıdan emirleri alırsınız ve onları aşağıya iletirsiniz. Nihayetinde, bu sahipler ve yatırımcıların elindedir."

Anarşist toplumda, değinildiği üzere, fiili kullanım tek tasarruf hakkı olacaktır. Bu, işyerinin orada çalışanlar tarafından örgütleneceği ve işletileceği anlamına gelir; böylece hiyerarşi azaltılacak, toplumdaki özgürlük ve eşitlik artacaktır. Yani anarşistlerin özel mülkiyet ve kapitalizme olan karşı çıkışları, doğal olarak temel ilke ve düşüncelerinden kaynaklanır.

B.3.2 Devlet Hangi Tür Mülkiyeti Korur?

Kropotkin, devletin "yönetici azınlıklar lehine tekeller kurmanın bir arac" olduğunu belirtmişti (Kropotkin's Revolutionary Pamplets, s. 286). Bu monopollerden bazıları oldukça aşikarken (örneğin tarifeler, devletçe sağlanan piyasa tekelleri ve vb. --devletin kapitalizmi geliştirmedeki roolü için Kısım F.8'e bakınız), çoğu "sahnenin gerisinde"dir ve kapitalist hakimiyetin sürmesi için aşırı güç kullanımı gerekmemesini sağlamak üzere çalışır.

Devlet, bu nedenle, işçilerin "doğal ücret"lerini, emeklerinin tüm ürününü ele geçirmemelerini sağlamak üzere çeşitli türde (Tucker'ın deyişiyle) "sınıf tekelleri" muhafaza eder. Devletin koruduğu dört ana türde mülkiyet, veya sömürücü tekel vardır:

(1) kapitalist bankacılığın temeli [olan] kredi açma ve para basma gücü;

(2) toprak ağalığının temeli [olan] toprak ve yapılar;

(3) endüstriyel kapitalizmin temeli [olan] üretken aletler ve teçhizat;

(4) telif hakkı ve patent ("entelektüel mülkiyet") ödentilerinin temeli [olan] fikir ve buluşlar.

Kapitalizm, bu mülkiyet biçimlerini dayatarak, (işçilerin özerklilerinden vazgeçme ve itaat etme sözü verdikleri, baskıcı ve sömürücü sözleşmeleri kabul etmek ya da sefalet ile yoksullukla yüz yüze kalmak arasında özgür kaldıkları [bir durumda]) ekonomideki objektif koşulların kapitalisti kayırmasını sağlar. Herhangi spesifik bir sözleşmenin imzalanmasının öncesince yapılan bu "kuvvet seranomileri" nedeniyle, kapitalistler serbest sözleşmeyle alay edip, bizim zararımıza kendilerini zenginleştirirler (bakınız Kısım B.4). Tabii ki, bu gibi "objektif" [nesnel] baskıların işçi sınıfını kontrol etmekteki güya kurnazca rolüne rağmen, işçi sınıfı direnişi kapitalistlerin --doğrudan ve dolaylı-- devletin güçlerinden asla vaz geçememesine neden olur. "Nesnel" kontrol araçları başarısız olduğunda, kapitalistler "doğal" düzeni tekrar sağlamak için daima devlet baskısına yönelirler.

Devletçe desteklenen bu tekellerin önemini göstermek için, onların etkisini kabataslak resmedeceğiz.

Devletin kimin para ödünç alıp alamayacağını denetlediği kredi tekeli, işçilerin kapitalizme karşı kendi alternatiflerini yaratma yetisini azaltır. [Devletin] krediler üzerinden yüksek miktarda faiz alması (ki bunun yegane sebebi rekabetin kısıtlanmış olmasıdır) nedeniyle, ancak az sayıdaki kişi kooperatifler veya tek-kişilik şirketler kurabilir. Ek olarak, kapitalist bankalara yüksek faizlerle borç ödemek zorunda olunması, kooperatiflerin bu amaçları yerine getirmek için sıklıkla kendi ilkelerini çiğneyerek ücretli emek istihdam etmesine neden olur (bakınız Kısım J.5.11). Bu nedenle, Bask Ülkesi'nde oldukça başarılı [olan] Mondragon kooperatiflerinin, --deneyimlerinin başarılı olmasında büyük payı olan-- kendi kredi birliğini kurmalarına şaşmamak gerek.

Ücretlerin arttırılmasınn kapitalizmde önemli bir mücadele olması gibi, kredi meselesi de [önemlidir]. Proudhon ve takipçileri Halk Bankası fikrini desteklemişlerdi. Eğer işçi sınıfı giderek daha miktarda parayı eline geçirir ve kontrol ederse, kendi alternatif toplumsal düzenini kurarken kapitalist iktidarı da baltalayabilir (para en nihayetinde emek gücünü satın almanın ve böylece de emekçi üzerindeki otoritenin aracı olduğu için --ki bu artı değer üretiminde anahtardır). Proudhon, kredinin maliyetine (yani idari masraflarına) düşürülmesiyle, işçilerin gereksindikleri üretim araçlarını satın alabileceklerini umuyordu. Çoğu anarşist, işçi sınıfının krediye erişiminin artmasının ücretleri arttırmaktan daha fazla kapitalizmi yıkmayacağını öne sürse de; tüm anarşistler, daha yüksek ücret gibi daha fazla kredinin de, ve ücret mücadelesi gibi kredi mücadelesinin de, kapitalizmde işçi sınıfının gücünü geliştirmekte yararlı bir rolü olacaını kabul eder. Akla gelen belli durumlar, paranın işçiler tarafından sermayeye karşı verilen mücadeleleri finanse etmek için kullanılmasıdır (grev fonlarından, silahlardan, yeterince yüksek ücret geliri sayesinde mümkün hale gelen dönemsel olarak işten kaçınmaya [kadar çeşitli durumda]). Ucuz krediye daha fazla erişim, işçi sınıfına hürriyetlerini satma ile sefaletle yüzleşme [arasındaki seçimden] biraz daha fazlasını sunacaktır (aynen yükselen ücretler ve işsizlik yardımlarının bize daha fazla seçenek sunması gibi).

Bu yüzden, kredi tekeli, kapitalizmdeki (genellikle kapitalist şirketlerden daha üretken olan) kooperatiflerden gelen rekabeti azaltırken, aynı zamanda da --emek talebi aksi durumdakine göre daha düşük olacağı için-- tüm işçilerin ücretlerini düşmeye zorlar. Bu ise, kapitalistlerin, çalışanlardan daha yüksek bir artı değer edinmek için işten atılma korkusunu kullanmalarına, böylece kapitalist iktidarın (hem işyerinde hem de dışında) yerleşmesine ve genişlemesine (iş kurma maliyetlerini yükselterek ve böylece de birkaç şirketin hakim olduğu oligarşik piyasaların yaratılmasına) olanak verir. Ek olarak, yüksek faiz oranları, geliri üreticilerden bankalara doğrudan aktarır. Kredi ve paranın her ikisi de sınıf mücadelesinde birer silah olarak kullanmıştır. İşte bu nedenle yönetici sınıfın, paranın kapitalizmdeki doğasına (ve rolüne) ilişkin tehditler karşısında merkezileşmiş bankacılığı ve (paranın bizzat doğrudan düzenlenmesinden akışının yönetilmesine kadar [çeşitli şekillerde]) devletin harekete geçmesini talep ettiğini tekrar tekrar görüyoruz.

Böylece kredi tekeli, kendimiz için çalışma seçeneğini suni bir şekilde kısıtlayarak, patronlar için çalışmamızı garanti altına alır.

Toprak tekeli, kişisel işgale [ing. occupancy, kullanmak amacıyla ikamet etme] ve ekip-biçmeye dayanmayan toprak tapularının hükümetçe dayatılmasından ibarettir. Ek olarak, bu, terk edilmiş konutlara ve diğer mülkiyet biçimlerine yerleşmenin yasadışı olmasını da içerir. Bu, toprak sahiplerinin, --fiilen ekmedikleri toprakları-- başkalarının kullanmasına izin vermeleri karşılığında bir ödenti (arsa kirası [ing. ground rent]) edinmelerine yol açar. Bu tekel (giderek daha az insan nasıl çiftçilik yapılacağını bildiği için) modern kapitalist toplumda az önemli olsa da, kapitalizmin yaratılmasında önemli bir rol oynadı (keza bakınız Kısım F.8.3). İktisatçı William Lazonick bu süreci şöyle özetliyor:

"Tarımsal toprağın yeniden örgütlenmesi (çitleme hareketi [ing. enclosure movement, ilk olarak İngiltere'de başlayan, toplulukların ortak kullanımında olan arazilerin krallık tarafından özel şahısların mülkiyetine verilmesi hareketi]) ... kaçınılmaz bir şekilde geleneksel köylü tarımının mahfına yol açtı; ... (bu), toprakla çok zayf bağları olan, mirasdan mahrum kalan köylülerden [oluşan] epeyce büyük bir emek gücü ortaya çıkardı. Yaşamlarını sürdürmek için köylülerin çoğu 'eviçi sanayi'ye (kendi kulübelerinde malların üretimine) yöneldi. ... Britanya Endüstriyel Devrimi'nin temellerini atan eviçi sanayinin onsekizinci yüzyıldaki genişlemesiydi. Emek tasarrufu sağlayan makinelerin ortaya çıkışı ... tekstil imalatının biçimini dönüştürdü ... ve fabrika hakim üretim yeri olarak aile evinin yerini aldı." (Business Organisation and the Myth of the Market Economy, s. 3-4)

İnsanları "kendi" mülkiyetlerinden "yasal olarak" men edebilen toprak sahibi sınıf, toprak tekelini kullanarak emeklerinden (yani hürriyet[lerinden]) başka satacak hiçbir şeyleri olmayan bir insan sınıfın ortaya çıkmasını sağladı. Toprak, ortak haklar çiğnenerek, geleneksel olarak onu kullananların elinden alındı; ve toprak sahibi tarafından kendi karı için üretim yapacak şekilde kullanıldı (daha yenilerde, benzeri bir süreç Üçüncü Dünya'da da sürmekte). Toprak sahipliği ve tarımsal ücret köleliliğinin kişisel işgalin yerini aldı, ve "Çitleme Kanunları ... tarımsal nüfusu sefalete itti ve onları toprak sahiplerinin insafına terk etti; [onları] proleterler olarak orta-sınıf imalatçıların insafına terk edilecekleri kentlere büyük sayılarda göç etmeye zorladı." (Peter Kropotkin, The Great French Revolution, s. 117)

Bu, toprak tekeliydi işbaşına geçmesiydi (keza bakınız Kısım F.8.3); ve buradan (eviçi sanayi, sanayi kapitalizmi karşısında varlığını sürdüremediği için) alet ve teçhizat tekeli ortaya çıktı. Alet ve teçhizat tekeli, --kullanması karşılığında işçinin sahibine haraç vermediği sürece-- kapitalistin sermayesine işçilerin erişimini engellemesine dayanıyordu. Sermaye, "ödentisini halihazırda tamamen almış olan stoklanmış emekten başka bir şey" değilken ve böylece "sermayenin sahibi getirisini dokunulmaksızın alma hakkına sahipken --bundan fazlası değil" (Tucker'ın sözleriyle)--, yasal ayrıcalıkları yüzünden kapitalistler onun kullanımından bir "ödenti" [ing. fee] edinme konumundadırlar. Bunun sebebi, --emekçi sınıfların hem topraktan hem de mevcut sermayeden (yaşam araçlarından) yasal olarak men edilmesiyle-- bu sınıfın üyelerinin, kapitalistlerin teçhizatlarını kullandırma karşılığı bir "ödenti" elde etmelerine olanak tanıyan ücret sözleşmelerini kabul etmekten başka şansları olmamasıdır (bakınız Kısım B.3.3).

Endüstriye yatırılan ilk sermayenin kaynağı denizaşırı [yerlerdeki] zenginliklerin yağmalanması veya feodal/derebeysel sömürü olmakla beraber, devletin mülkiyeti koruması gerçeği imalatçının emek üstünden tefecilik yapmasını güvence altına aldı. Ücretlilerden kesilen "ödenti" kısmen yeniden sermayeye yatırıld (bu ise malların fiyatlarını düşürdü, eviçi endüstriyi çökertti). Ek olarak, yatırımlar potansiyel rakiplerin [iş] kurma maliyetlerini yükseltti; piyasalara girmenin önündeki bu "doğal" engeller [işçi] sınıfının pek az üyesinin uygun büyüklükte kooperatif işyerleri açacak gerekli fona sahip olabilmesine neden olduğu için, işçi sınıfının üretim araçlarından yoksunlaşmasını devam ettirdi. Böylece toprak tekeli kapitalizmin yaratılmasında esasken, ondan hasıl olan "alet ve teçhizat" tekeli kısa zamanda sistemin baş sebebi haline geldi.

Görünürdeki "serbest değişim" kapitalist hakimiyetin var olmasını sağlayan araçken, bu yolla tefecilik kendini devamlı kılar. Diğer bir deyişle, "geçmişteki zor girişimleri"yle birleşen güncel mülkiyetin devletçe korunması, yanlızca "savunmacı" kuvvet (yani sendikalara, grevlere, işgallere karşı mülk sahiplerinin iktidarını korumakta kullanılan şiddet) kullanımıyla toplumdaki kapitalist hakimiyetin devam etmesini sağlar. Geçmiş işçi kuşaklarından kopartılan "ödentiler", mevcut [işçilerin] "serbest rekabet" çerçevesinde yaşam araçları etrafında tekrar birleşmelerinin engellenmesini sağlar (diğer bir deyişle, aşırı faiz ödenmesi tefeciliğin devam etmesini sağlar). Söylemek gereksiz, bu kuşak tarafından üretilen artık, sermaye stoğunun arttırılmasında kullanılacak; böylece gelecek kuşakların mülksüzleştirilmesini sağlayacak ve böylece de tefecilik kendini idame ettirir bir hale gelecektir. Ve, tabii ki, devletin "mülkiyet"i işçi sınıfının "hırsızlığı"ndan koruması, mülkiyetin hırsızlık olarak kalmasını ve gerçek hırsızların yağmalarını sürdürmelerini sağlar.

"Fikir" tekellerine gelince, bu genel kamunun ve mucidin zararına kapitalist şirketlerin zenginleşmesi için kullanılmıştır. David Noble'ın belirttiği gibi, "patent sisteminin asıl odağı olan mucit, giderek şirket senedi karşılığında patentini "bırakma" eğilimindedir; ya patent haklarını endüstriyel şirketlere satar veya lisansını verir, ya da ücret için dehasını pazarlık [konusu yaparak], [patent haklarını] çalışanı olacağı şirkete tahsis eder. Ek olarak, satın alma, konsolidasyon, patent havuzları ve karşılıklı lisans anlaşmalarıyla olduğu gibi sistematik endüstriyel araştırmalar yoluyla da düzenlenen patent üretimiyle patent denetimini sağlayarak, şirketler "tekellerini tekeli" [olma özelliklerini] devamlı surette genişletirler." Bunun yanısıra, şirketler "patentleri anti-tröst yasalarını delmek için" de kullanırlar. Tüketiciler zararına tekelci karların bu toplaşması, 1900 ile 1929 arasında "çok ileri gitmiş" ve "o boyuta ulaşmıştı ki, ardından --oldukça geç ve yetersiz olsa da-- patent denetimiyle [oluşan] şirketler tekelini kısıtlamak için hukuki ve yasal yaptırımlar ortaya çıkarmıştı" (American by Design, s. 87, 84 ve 88)

Kapitalistler, "yasal" tekeller yaratarak ve bunların yarattığı aşırı karlara el koyarak, yanlızca diğerlerinin zararına kendilerini zenginleştirmekle kalmadılar, aynı zamanda piyasadaki hakimiyetlerini de güvenceye aldılar. Yasal tekeller sayesinde el konulan aşırı karların bir kısmı tekrar şirkete yatırıldı, [bu ise] potansiyel rakipler için çeşitli engeller yaratarak şirketin avantajlar edinmesini sağladı.

Dahası, yönetici sınıf --devlet aracılığıyla-- suni kıtlıklar ve tekeller yaratarak yeni özel mülkiyet biçimleri geliştirmeye çalışmaktadır (örn. radyo yayıncılığı gibi belli faaliyetlere katılmak için pahalı lisanslar getirerek). "Enformasyon Çağı"nda, --son GATT anlaşmalarında telif haklarını kuvvetlendiren mekanizmalara gösterilen ilgiden ve ABD'nin (Çin gibi) yabancı ülkelere telif haklarına karşı saygılı olmaları yönünde yaptığı baskılardan görüleceği üzere-- entelektüel mülkiyet üstünden tefecilik (kullanım ödentileri) seçkinler için giderek çok daha önemli bir gelir kaynağı haline geliyor.

Diğer bir deyişle, kapitalistler, hukukun kendi çıkarlarını --yani "mülkiyet hakları"nı-- yansıtmasını ve korumasını güvenceye alarak, "serbest piyasalar"daki rekabeti sınırlama arzusundadırlar. Bu süreç sayesinde, [kapitalistler] toplum içindeki kooperatif eğilimlerin devlet tarafından desteklenen "piyasa güçleri" tarafından ezilmesini sağlayacaklardır. Noam Chomsky'nin ifade ettiği üzere, modern kapitalizm "zenginler için devlet koruması ve devlet desteği, yoksullar için ise piyasa disiplini demektir." ("Roll Back, Part I", Z Magazine) ["Serbest piyasa"yı] gerçekten de destekleyen bir azınlık yanlızca modern kapitalizmin "kamusal destek" yönüne saldırıp, mülkiyet hakları için devlet korumasını mutlu bir şekilde desteklerken, "serbest piyasa"nın kendinden tahvilli avukatları aslıdna hiç de öyle değildirler [serbest piyasacı değildirler]. (Devlet tarafından korunan tekellere dayanan kapitalizm hakkında daha fazlası için, bakınız Benjamin Tucker, Instead of a Book by Man Too Busy to Write One).

Tüm bu tekeller, işçi sınıfından insanların zararına kapitalistleri zenginleştirmeyi (ve onların sermaye stoğunu arttırmayı), [işçi sınıfından insanların] yönetici seçkinlerin güç ve zenginliğini zayıflatma yetilerini kısıtlayamayı amaçlar. Tümü, oyuna hile karıştırarak kendimiz için çalışma (bireysel veya kolektif olarak) seçeneklerinin kısıtlanmasını, emeğimizi "serbest piyasa"da satma ve sömürülme haricinde başka hiçbir seçeneğimiz olmamasını sağlamayı amaçlar. Diğer bir deyişle, çeşitli tekeller, kapitalizme karşı alternatifler bir kenarda marjinalleştiririp ekonominin zirvelerini büyük işalemi denetiminde bırakırken, [piyasaya] girişin karşısında "doğal" engellerin (bakınız Kısım C.4) yaratılmasını garanti altına alırlar.

Bu tip mülkiyet ve otoriter toplumsal ilişkileri korumak için devlet vardır. Özel mülkiyetin devlet sahipliliğine dönüştürülmesinin (yani ulusallaştırmanın) mülkiyetin tabiatını değiştirmediğine dikkat edilmelidir; bu, yanlızca özel kapitalistleri uzaklaştırır ve onların yerine bürokratları geçirir.

B.3.3 Mülkiyet Neden Sömürücüdür?

Bu soruyu cevaplamak için, üretken "alet ve teçhizat" üzerindeki tekeli ele alınız. Endüstriyel kapitalistler sınıfı tarafından elde edilen bu tekel, bu sınıfa tekelleştirilmiş alet ve teçhizatı kullanmak [isteyen] işçilerden "ödenti" alma ayrıcalığı sunar.

Bu, mülkiyetin işçi sınıfını (Proudhon'un deyişiyle) "afaroz etmesi" yüzünden olur. Devlet toprakta, işyerinde vb. mülkiyet haklarını dayatır; [böylece] sahibi başkalarının bunları kullanmasını engelleyebilir ve "mülkiyetlerini" kullanmasına izin verdiklerine kendi kurallarını dayatabilir. Böylece patronlar "size iş vermektedir: yani kendileri tarafın değil de sizin gibi başka işçiler tarafından kurulan fabrika ya da imalathanede çalışma izni. Ve bu izin yüzünden, ... onun için çalıştığınız sürece onun beslenmesine yardım edersiniz." (Alexander Berkman, What Is Communist Anarchism?, s. 11)

Bu nedenle, nüfusun büyük bir kesiminin yaşamsal araçlardan mülksüzleştirilmiş olmaları nedeniyle, kapitalistler sahip oldukları --ancak ne ürettikleri ne de kullandıkları-- sermaye için "kullanım ödentisi" kesecek ideal konumdadırlar. Fazla bir seçeneği olmayan işçiler, çalışma sırasında özerkliklerinden ve çalışmalarını ürününden vazgeçecekleri sözleşmeleri kabul ederler. Bu, kapitalistlerin ücret olarak ödenenden potansiyel olarak daha fazla bir üretebilecek bir "meta"ya (emeğe) erişimlerini sağlar. Çalışma saatleri boyunca, sahibi işin seviyesini, süresini ve yoğunluğunu (endüstrideki veya ülkedeki işsizlik seviyesi gibi nesnel koşulların yanısıra işçilerin direnci ve dayanışmasınca da saptanan belli sınırlar dahilinde), ve böylece de (üretmemiş olsa da tek başına [el koyma] hakkının olduğu) ürün miktarını dikte edebilir. Böylece sahibin, işçilere, firma için emekleriyle yarattıkları ürünlere veya hizmetlere yaptıkları katma değerden daha az bir [ücret] ödemesiyle, bir "ödenti" (veya "artı değer") yaratılmış olur. Kapitalistin karı, böylece, emek tarafından yaratılan ve [emekten] gasp edilen "artı değer" eksi firmanın genel masrafları ve hammaddelerin maliyeti olur (keza bakınız Kısım C.2, "Kar nereden kaynaklanır?").

Mülkiyet sömürücüdür, çünkü artığın sahip tarafından tekelleştirilmesini mümkün kılar. Mülkiyet işyerinde hiyerarşik ilişkiler yaratır ("alet ve teçhizat üzerindeki tekel" belki de "güç tekeli" olarak daha iyi adlandırılanbilir); ve herhangi hiyerarşik bir sistemde olduğu gibi, güce sahip olanlar çıkarlarını korumak ve diğerlerinin zararına [bu gücü] daha da geliştirmek için kullanırlar. İşyerinde işçilerin baskı ve sömürüye karşı direnişi vardır; [ve] "kapitalist işletmenin hiyerarşik ... ilişkileri, bu çatışmayı sermayenin temsilcileri lehine çözüme kavuşturmak için tasarlanmıştır" (William Lazonick, Op. Cit. s. 184)

Söylemek gereksiz ancak, mülksüzleştirilmişlerin eylemleri karşısında mülkiyet haklarını ve yönetimi korumak için devlet daima orada hazırdır. Suyu ısındığında, bunların var olmasını sağlayan [şey] devletin "iktidar tekeli"nin koruyucu varlığıdır.

Yani, kapitalistler, kendileri üretken bir iş yaparak kazandıklarından değil, sadece üretim araçlarına sahip oldukları için işçilerden artı değer elde edebilmektedirler. Tabii ki bazı kapitalistler de üretime katkıda bulunabilirler; bu durumda, kendi emekleriyle yaptıkları katma değer miktarını adalet adına firmanın ürününden almaya hak kazanırlar; ancak sahipler tipik olarak bundan çok daha fazlasını elde ederler, ve bunu devletin mülk sahipleri olarak onların bu hakkını garanti altına alması sayesinde yapabilirler (ki bu hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü firmaların girdi ve çıktıları hakkında yegane bilgisi olanlar onlardır, ve hesap verilmeyen konumdaki her insan gibi bu iktidarı [gücü] suistimal ederler --anarşistlerin özgür sözleşmenin asli bir tamamlayıcısı olarak doğrudan demokrasiyi desteklemesinin bir nedeni de budur, çünkü iktidardaki bir kimsenin, aldığı kararlarla kendi çıkarlarını [kendisine] tabi olanların üstünde tutmayacağına güvenilemez). Ve tabii ki pek çok kapitalist işlerini yürütmeleri için yöneticiler tutar, böylece de sahip olmaları dışında hiçbir şey yapmadan gelir kazanırlar.

Kapitalistlerin karları bu nedenle devlet destekli bir sömürü biçimidir. Bu, bankerlerin topladığı faizler ve toprak sahiplerinin edindikleri kiralar için de aynı şekilde doğrudur. Bir biçimde devlet olmazsa, bu sömürü biçimleri imkansız olurdu, çünkü bunların dayandığı tekeller korunamazdı. Örneğin, devletin askeri kuvvetlerinin ve polislerin yokluğunda, işçiler gidip fabrikaları ele geçirerek onları kendileri adına işletir, ve böylece de kapitalistlerin kendi yarattıkları artıktan adaletsiz bir pay edinmelerini engelleyebilirlerdi.

B.3.4 Özel Mülkiyet Meşrulaştırılabilir mi?

Hayır. Kapitalizmin destekçilerinden az bir kısmı özel mülkiyetin (özellikle toprak üstündeki) kuvvet kullanımıyla yaratıldığını kabul etse de, çoğu özel mülkiyetin adil olduğunu savunur. Özel mülkiyetin genel bir savunusu ("serbest piyasa" kapitalizminin destekçisi olan) Robert Nozick'in çalışmasında bulunur. Nozick'e göre, kuvvet kullanımı kazanımı gayri meşru kılar ve bu nedenle mülkiyetle ilgili mevcut herhangi bir hak gayrimeşrudur (diğer bir deyişle, çalma ve çalıntı mallarla ticaret yapmak bu mallar üstündeki sahipliği meşru kılmaz). Bu nedenle, toprağın başlangıçta ele geçirilmesi gayrimeşruysa eğer, o takdirde tüm mevcut haklar da gayrimeşru olacaktır. Ve toprak üstündeki özel mülkiyet kapitalizmin temeli olduğu için, kapitalizmin kendisini gayrimeşru kılacaktır.

Bu meseleyi halletmek için, Nozick aşağıdaki şekilde özetlenebilecek olan Locke'ın çalışmasından ("Lockeci Şart") faydalanır:

1. İnsanlar kendilerinden sorumludur.

2. Dünya başlangıçta ortaklaşa sahiplenilmişti (veya Nozick'in deyişiyle sahipsizdi).

3. Eğer diğerlerinin koşullarını kötüleştirmiyorsanız, dünya üstünde ortalama paydan daha büyük bir [pay] üstünde mutlak haklar edinebilirsiniz.

4. İnsanlar bir kez özel mülkiyeti ele geçirdiği zaman, sermaye ve emek için serbest piyasalar [oluşması] ahlaki olarak gereklidir.

Toprağı paylaşan iki birey örneğini ele alalım. Nozick, "artık şeyleri kullanma hürriyetleri olmayanların konumları, bundan dolayı kötüleşmediği müddetçe, sürecin --daha önce sahipsiz olan bir şey üstünde-- normal olarak kalıcı miras bırakılabilecek bir mülkiyet hakkına yol açması nedeniyle" (Anarchy, State and Utopia, s. 178), bir bireyin [ortaklaşa kullandıkları] toprak üstünde hak iddia etmesine izin verir.

Ancak, eğer bir kişi toprağı ele geçirirse, diğeri kalan toprakla hayatını idame ettiremez. Ancak, yeni toprak sahibi topraklarını işlemesi için diğerine bir ücret teklif ederse ve bu [ücret] yeni ücretli kölenin ilk başta ürettiğini aşarsa, bu "Lockeci Şartı" yerine getirir. Tabii ki, yeni ücretli kölenin başkası için çalışmaktan başka bir seçeneği yoktur, ancak bu Lockeci Şart açısından konu dışı bir şeydir.

İlginçtir ki, kendisini "liberter" olarak adlandıran bir ideoloji, Nozick'in kuramı "kötü olma"yı [ing. worse off] --ortak kullanıma dayanan bir toplumda var olan koşullara nispetle-- tamamen maddi zenginlik anlamında tanımlamaktadır. Diğer bir deyişle, hürriyet anlamında (örn. öz-sahiplik veya kendinden-hükümet gibi) "kötü olma" Nozick için konu dışıdır --oldukça anlamlı bir konumlanma.

Nozick ideolojisinde öz-sahipliğe önem verdiği iddiasındadır, çünkü artık her birimiz kendi yaşantısını yönlendirmesi gereken ayrı bireylerizdir. Bu nedenle, Nozick'in kendine mal etme açıklamasında, insanların kendi anlayışları doğrultusunda hareket etme yetilerine vurgu yapmaması gariptir. Aslında, bir kimseyi başkalarının iradesine tabi ve boyun eğen bir konuma, gereksiz ve istenmeyen [bir konuma] indiren bir mal etmeye hiçbir itiraz yoktur.

El koymanın adaletliliğini değerlendirirken, bireylerin diğer bireylerin kararlarına tabi olmasının Nozick tarafından dikkate alınmadığı olgusuna dikkat edin. Özel mülkiyetin yaratılması olgusu, ücretli köleler için bazı önemli özgürlüklerin reddedilmesiyle sonuçlanır (adıyla, ücretli kölenin kullandığı toprağın statüsü hakkında bir şey deme [hakkı] yoktur ve emeklerinin nasıl kullanıldığı hakkında söz söyleme [hakkı] yoktur). Özel mülkiyetin yaratılmasından önce, herkes kendi işini idare ediyordu, yaşamlarının tüm yönlerinde kendinden-yönetme [özerklik] vardı. El koymanın ardından, yeni ücretli kölenin böylesi bir özgürlüğü yoktur; ve gerçekte, zamanlarının çoğunu nasıl harcayacakları üstündeki denetimlerinden vazgeçtikleri çalışma koşullarını kabul etmek zorundadırlar.

Nozick'in öz-sahiplik taraftarı olan ve bunun neden önemli olduğu [konusundaki] birçok iddiasını ele alın; yeni mülksüzleştirilen ücretli kölenin özerkliğinin onun için önemli olduğunu düşünürsünüz. Ancak, bu yönde hiçbir kaygı yoktur --ücretli kölenin özerkliği tamamen konu dışıymışçasına ele alınır. Nozick, insanların kendi yaşamlarını sürdürme özgürlüğüne olan ilginin, sınırsız mülkiyet hakları kuramının temelini oluşturduğunu iddia eder, ancak açıktır ki bu ücretli köleliğe uygulanmamaktadır. Özel mülkiyetin yaratılmasını meşrulaştırması yanlızca toprak sahibinin özerkliğini [konuyla] ilgili görür. Ancak, Proudhon'un doğru bir şekilde belirttiği gibi:

"Eğer insanın hürriyeti kutsalsa, bu bütün bireyler için eş derecede kutsaldır; eğer [bireyin] nesnel eylemi, yani yaşaması için mülkiyete ihtiyacı varsa, maddelerin ele geçirilmesi tüm herkes için eş derecede gereklidir ... Eğer bir birey, bir diğerini kendisininkine eşit madde miktarına el koymaktan alıkoyamazsa; ... bu, bireylerin gelmesini artık engellemeyeceği anlamına gelmez mi?" (What Is Property?, s. 84-84)

Kapitalizmde insanların kendilerini [kontrol ettikleri] öne sürülür, ancak insanların çoğu kaynaklara bağımsız erişime sahip değilken bu tamamen biçimseldir. Ve başka insanların kaynaklarını kullanmak zorunda kaldıkça da, giderek kaynaklara sahip olanların denetimi altına girerler. Diğer bir deyişle, özel mülkiyet nüfusun çoğunluğunun özerkliğini azaltır, ve kölelikle pek çok benzerliği olan bir otorite rejimi yaratır. John Stuart Mill'in ifade ettiği gibi:

"Artık yasanın gücüyle köleleştirilmeyen veya bağımlı kılınmayan büyük çoğunluk, [bu sefer] mülkiyetin gücüyle [köleleştirilir veya bağımlı kılınır]. [H]ala bir yere, bir işe ve işverenin arzusuna zincirlidir; ve hem diğerlerinin hiçbir çaba göstermeden ve hak etmeden miras edindikleri zihinsel ve ahlaki avantajlardan, hem de zevlerden doğuştan mahrum edilir. Bunun, insanlığın bugüne kadar mücadele etmiş olduğu şeytanlara denk bir şey olduğuna inanmakta yoksullar hatalı değiller." (Principles of Political Economy, s. 377-8)

Kapitalizm, resmi öz-sahiplik iddiasında olsa bile, aslında işçi sınıfından insanların özbelirlenim hakkını sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda onları başkaları için bir kaynak yapar. Diğerlerinin mevcut mülkiyeti ele geçirmesinden sonra piyasaya girenler, ya hayır işlerine [muhtaç] kalırlar veya diğerleri için çalışırlar. Bu sonraki, Kısım C'de tartışacağımız üzere, diğerlerinin zenginleştirmek için işçinin emeğinin sömürülmesine yol açar. Emekçi insanlar mevcut mülkiyet tasarımıyla işbirliği yapmak zorundadırlar ve diğerlerine faydasına [buna] zorlanırlar. Bu, öz-belirlenimin kaynaklar kadar bir kimsenin fiziki ve zihinsel mevcudiyeti üzerinde de hakları olması gerektirdiği anlamına gelir. Öz-belirlenim (yani anlamlı bir öz-sahiplik) için kaygı, bizi ortak mülkiyet artı işçilerin üretimi kontrolü, ve böylece bir tür liberter sosyalizme götürür --özel mülkiyet ve kapitalizme değil.

Ve, tabii ki, toprağa el konulması, devletin mülksüzleştirilmişlere karşı bunu savunmasını ve devamlı olarak insanların yaşamlarına müdehale etmesini gerektirir. İnsanlar, kendi hallerine bırakılırlarsa, başkaları tarafından adaletsizce ele geçirildiğini düşündükleri etraflarındaki kaynakları serbestçe kullanacaklardır, ve yanlızca devamlı devlet müdehalesi onların Nozick'in adalet ilkesini ihlal etmelerini engeller (Nozick'in kendi terminolojisini kullanırsak, "Lockeci Şart" [modellenmiş] bir kuramdır, aksi takdirde [Nozick'in] iddiaları ayakta kalamaz).

Ek olarak, bir kişinin özel mülkiyetinin diğerlerinin sahip olmamasını gerektirdiğine ("bizler proleterya sınıfına aitiz, mülkiyet bizi afaroz eder" (Proudhon, Op. Cit. s. 105); ve böylece herhangi ekonomik bir sistem gibi, "serbest piyasa"nın da özgürlüğü yarattığı kadar onu sınırladığına dikkat etmeliyiz. Bu nedenle, kapitalizmin "ekonomik hürriyet" oluşturduğu iddiası açıktır ki yanlıştır. Aslında, büyük çoğunluğun iş saatleri sırasında hürriyetlerinin reddedilmesine dayanmaktadır (toplumda zenginliğin yoğunlaşması nedeniyle aynı zamanda iş dışındaki hürriyete de önemli etkileri vardır).

Belki Nozick, özel mülkiyetin artan maddi faydalarının ele geçirmeyi meşrulaştırdığını öne sürebilir. Ancak, "hürriyet"i destekleyen bir kuramın iyi hallice köleleri, yoksul erkek ve kadınlardan daha iyi durumda görmesi garip gözüküyor. Nozick'in ücretli kölelerin rızasının başlangıçtaki ele geçirme için gerekli olmadığını iddia etmesi gibi; belki de maddi zenginlikteki kazançların özerklik kaybını telafi edecebileceğini öne sürebilir, ve böylece bu ilk eyleme ataerkilliğin [ing. paternalism] bir eylem olarak izin verebilir. Ancak Nozick, özel mülkiyet haklarını kısıtladığı zaman ataerkilliğe karşı çıktığı için, bu hakları yaratmak için gerektiğinde ona güçlükle başvurabilir. Ve eğer ataerkilliği dışlar ve özerkliği vurgularsak (Nozick'in kuramında sıkça yaptığını iddia ettiği üzere), o halde özel mülkiyetin başlangıçtaki gelişimini meşrulaştırmak, imkansız değilse bile oldukça zorlaşır.

Ve eğer her bir sahibin mülkiyetleri üstündeki hakkı, el koyma hakkındaki Lockeci Şartı içerirse, o zaman bu haklar geçersizdir. Eşitsiz kaynaklar üstünde insanların sahip olduğu herhangi bir hak, "mülkiyet hırsızlıktır" ve "mülkiyet despotluktur" gerçekleriyle nitelendirilecektir. Özel mülkiyetin "güç haktır" haricinde başka bir şeyle meşrulaştırılabileceği iddiası gibi, özel mülkiyetin ekonomik hürriyet olduğu da açıkça yalandır.

Özel mülkiyet ve bunun (işgal etme, emek, doğal kaynaklar veya başka bir şey olsun) neden meşrulaştırılamayacağı hakkında daha fazla anarşist inceleme için, Proudhon'un klasik What Is Property? çalışmasına bakınız.

B.4 Kapitalizm Hürriyeti Nasıl Etkiler?

Özel mülkiyet pek çok açıdan devletin özel biçimidir. Sahip olan kişi "sahip olduğu" alan dahilinde neler olduğunu belirler, ve bu nedenle de bunun üzerinde bir iktidar tekeline sahiptir. İktidar, bir kimse tarafından kendisi üzerinde uygulandığı zaman bir özgürlük kaynağıdır, ancak kapitalizmde baskıcı otoritenin kaynağıdır. Bob Black'in The Abolilition of Work'da belirttiği üzere:

"Totaliterlik karşısında ağlaşan liberaller ve muhafazakarlar ve Liberterler sahtekar ve ikiyüzlüdürler ... Bir hapishane veya manastırda bulacağınız bu tip bir hiyerarşiyi bir büroda veya bir fabrikada da görürsünüz. ... İşçi part-time bir köledir. Ne zaman geleceğini, ne zaman gideceğini ve arada geçen bu sürede ne yapacağını patron söyler. Ne kadar ve ne hızla çalışacağınızı size o söyler. Denetimini alaya alıcı aşırılıklara kadar genişletmekte özgürdür; isterse giydiğiniz elbiseleri veya ne sıklıkla lavaboya gideceğinizi düzenleyebilir. Birkaç istisna haricinde, herhangi bir nedenle veya hiçbir sebep yokken sizi işten atabilir. Gammazlar ve denetmenler sayesinde sizin hakkınızda casusluk yaptırır, her çalışan hakkında bir dosya tutar. Karşılık vermeye 'itaatsizlik' denir, sanki işçi haylaz bir çocukmuş gibi; ve sadece işten atılmanıza neden olmakla kalmaz, işsizlik ödentisi almaktan da sizi mahrum bırakır. ... Bahsettiğim bu alçaltıcı tahakküm sistemi, onyıllardır kadınların çoğunluğunun ve erkeklerin ise büyük bir çoğunluğunun, yaşamlarının büyük bir kısmında uyanık oldukları sürenin yarıdan fazlasında hüküm sürer. Belli amaçlara yönelik olarak sistemimizi demokrasi veya kapitalizm veya --daha da iyisi-- endüstriyalizm olarak adlandırmak pek yanıltıcı olmaz, ancak bunun gerçek adları fabrika faşizmi ve büro oligarşisidir. Bu insanlara 'özgür' diyen birisi yalan söylüyordur veya aptaldır."

Bir şirketin aksine demokratik devlet, yönetici seçkinlerin "kendi başlarına bırakıldıklarında" iktidarlarnın zevkini çıkarmalarını kısıtlayacak şekillerde davranabilen yurttaşlar tarafından etkilenebilir. Sonuçta zenginler, devletin demokratik yönlerinden ve iktidarlarına karşı potansiyel birer tehdit olan sıradan yurttaştan nefret ederler. Bu "sorun"a Alexis de Tocqueville tarafından 19'uncu yüzyıl Amerika'sında değinilmişti:

"Topluluğun zengin üyelerinin ülkemizin demokratik kurumlarına karşı gönülden bir nefret beslemelerini anlamak kolaydır. Halk şimdi onların küçümsemelerinin ve korkularının nesnesidir."

Ne bu korkular ne de demokratik düşünceleri küçümseme değişmemiştir. Bir ABD Şirket Yöneticisi'nden alıntılarsak, "bir kişi, bir oy nihayetinde bildiğimiz demokrasinin çökmesine yol açacaktır." (L. Silk ve D. Vogel, Ethics and Profits: The Crisis of Confidence in American Business, s. 189f)

Demokrasinin bu küçümsenişi, kapitalizmin devlet karşıtı olduğu anlamına gelmez. Hiç alakası yok. Daha önce değinildiği üzere kapitalistler devlete bağımlıdırlar. Bunun sebebi, "(klasik) Liberalizmin kuramsal olarak sosyalizmsiz bir anarşi olmasıdır, ve bu nedenle sadece bir yalan olmasıdır, çünkü eşitlik olmaksızın özgürlük mümkün değildir. ... Liberallerin devlete yönelttiği eleştiriler, yanlızca onu bazı işlevlerinden yoksun kılmak ve kendi aralarında ona karşı mücadele etmeye çağırmalarından oluşur, ancak onun özü olan baskıcı işlevlerine saldıramazlar: çünkü jandarma olmadan mülk sahibi var olamaz." (Errico Malatesta, Anarchy, s. 46)

Kapitalistler, kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiği ve kendi otorite ve iktidarlarını desteklediği zaman, devleti göreve çağrırlar ve desteklerler. Devlet ile sermaye arasındaki "çatışma", iki gangsterin hırsızlık hasılatı üzerindeki kavgasına benzer: ganimet için ve çetede kimin daha fazla gücü olduğu konusunda kavga ederler, ancak "mülk"lerini çaldıkları kişiden korumak için birbirlerine ihtiyaçları vardır.

Özel mülkiyetin devletçi doğası, laissez-faire kapitalizmini temsil eden "Liberter" (örn. minarkist, veya "klasik" liberal") eserlerde görülebilir:

"(Eğer) bir kimse, ele geçirilmesi Lockeci ([haklarına] tecavüz etmeme) şartını ihlal etmemişse ve etmeyen bir toprak üzerinde özel [mülkiyette olan] bir kasaba kurarsa; [kasaba] sahibinin belirlediği karar usulleriyle kendilerine [hak] tanınmadığı müddetçe, oraya yerleşmeyi tercih edenlerin veya ileride orada yaşamaya devam edeceklerin kasabanın nasıl yönetileceği üzerinde hiçbir hakları olmaz." (Robert Nozick, Anarchy, State and Utopia, s. 270)

Bu gönüllü feodalizmden başka birşey değildir.Ve, gerçekten de böyleydi. Böylesi kasabalar [küçük şehirler], en tanınmışları olan ABD tarihindeki rezil şirket kasabaları vardı. Howard Zine Colorado maden alanlarındaki böylesi "özel kasabalar"ın koşullarını şöyle özetliyor:

"Her maden kampı, şirketin bir lord veya efendi olarak davrandığı bir feodal idareydi. Her kampın şirketçe parası ödenen bir yasa uygulayıcısı, bir polisi müdürü vardı. 'Yasalar' şirketin [saptadığı] kurallarıydı. Geceleri sokağa çıkma yasağı konuyor, 'şüpheli' yabancıların evleri ziyaret etmesine izin verilmiyor, şirket mağazası kampta satılan mallar üstünde tekele sahipti. Doktor şirketin doktoruydu, okul öğretmenleri şirket tarafından kiralanıyordu ... Colorado'da siyasi güç ekonomik güce sahip olanların ellerindeydi. Bu, Colorado Petrol & Demir'in ve diğer maden işletmecilerinin gerçekte hakim oldukları anlamına geliyordu ... Şirket görevlileri seçim yargıçları olarak atanıyorlardı. Şirket-emrindeki müfettişler ve yargıçlar yaralanan çalışanların tazminatlarını edinmelerini engelliyordu." (The Colorado Coal Strike, 1913-14, s. 9-11)

Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, işçiler bu tiranlığa karşı ayaklandıklarında, evlerinden atıldılar ve özel yasa uygulayıcı ajanlar grevcileri bastırmakta fazlasıyla etkindiler: "Grevin sonunda, ölen ve yaralanların çoğunluğu madenciler ve onların ailelerindendi." Kısa zaman içinde grev, grevciler ve onları destekleyenler ile şirket[in kiraladığı] katiller arasındaki bir savaşa dönüştü. İronik bir şekilde, "düzeni yeniden tesis etmek" üzere Ulusal Muhafızlar gönderildiği zaman, "grevin ilk beş haftası boyunca özel gardiyanların [karşısında] terör saltanatı dedikleri [uygulamayla] karşı karşıya kalmış olan madenciler, ... [umutla] onların (gelişlerini) bekliyorlardı." Onlar, "valinin bu birlikleri maden işletmecilerin baskısıyla gönderdiklerini bilmiyorlardı." Aslında, bu milislerin masraflarını karşılayacak eyalet kaynağı ödünç verenler bankalar ve şirketlerdi. 29 Nisan 1914 rezil Ludlow Katliamı'nda kadınları ve çocukları katledenler, eyalet milisi üniforması giymiş şirket [tarafından kiralanan] katillerdi. (Op. Cit., s. 22, s. 25, s. 35)

New York Times ciddi ciddi "milislerin kanun gibi kişisel olmadığını ve tarafsız olduğunu" başyazısında yazıyordu. Katliamın ardından kamuoyu görüşünü değiştirmek üzere şirket bizzat (Birleşik Devletler'de halkla ilişkilerin babası" [olan]) Ivy Lee'yi kiralamıştı. Bunun sonucunda, Lee "Endüstriyel Özgürlük İçin Colorado'daki Mücadeleye İlişkin Gerçekler" adıyla bir dizi broşür çıkardı. Şirketin başkanı (Rockefeller) grevcileri bastırmasını, işçilerin özgürlüğüne, "işçilerin çalışma haklarını savunmaya" yönelik bir hamle olarak resmediyordu. (Zinn'in alıntısı, Op. Cit., s. 51 ve s. 50). Aynen kapitalizmin hürriyetin cisimleşmesi [olması] gibi!

Tabii ki, "piyasa güçleri"nin en liberal sahiplerin en başarılılar olmasına yol açacağı söylenebilir, ancak iyi bir efendi hala efendidir. Tolstoy'un sözlerini kullanırsak, "liberal kapitalist nazik bir eşek sahibine benzer. O eşek için her şeyi yapacaktır --ona bakacak, onu besleyecek, onu yıkayyacaktır. Sırtından inmek haricindeki her şeyi [yapar]." Ve Bob Black'in yazdığı gibi, "Bazı insanlar emirleri verir ve diğerleri bunlara uyar: hizmetkarlığın özü budur. ... (Ö)zgürlük, efendiyi değiştirme hakkından daha fazlasıdır." (The Liberatarian Conservative). Efendileri değiştirme "hakkı"nın "özgürlük"ün temeli olduğunu söyleyen bu kapitalizm destekçileri, kapitalist "hürriyet" kavramının iddianemesini dile getiriyorlardır.

B.4.1 Kapitalizm Özgürlüğe mi Dayanır?

Anarşistlere göre, özgürlük hem "-den özgürlük" hem de "için özgürlük" demektir. "-Den özgürlük" tahakküme, sömürüye, zorba otoriteye, baskıya ve diğer aşağılama ve alaya alma biçimlerine maruz kalmamayı vurgular. "İçin özgürlük" ise, --diğerlerinin azami özgürlükleriyle en olası şekilde uyumlu olarak-- bir kimsenin yetilerini, yeteneklerini ve potansiyellerini ifade edebilmesi ve geliştirebilmesi demektir. Her iki özgürlük çeşidi de özyönetim, sorumluluk, ve bağımsızlık gereksinimini ima eder; ki bu esasen insanların yaşamlarını etkileyen kararlar üzerinde söz söylemesi anlamına gelir. Ve bireyler toplumsal bir boşluk içinde var olmadıkları için, bu, --bireylerin beraberce kurdukları birliklerin (örn. topluluklar, iş grupları, sosyal gruplar), grubun aldığı kararlara bireyin katılmasına izin verilen bir tarzda olmasıyla-- özgürlüğün kolektif bir yanının olması gerektiği anlamına gelir. Bu nedenle, anarşistler için özgürlük, ilgili insanların yüz yüze tartışması ve meseleler üzerinde oy kullanması anlamına gelen katılımcı demokrasiyi gerektirir.

Özgürlüğün bu koşulları kapitalist sistemde karşılanıyor mu? Tabii ki hayır. "Demokrasi" hakkındaki bütün retoriğe rağmen, "ileri" kapitalist devletlerin çoğu yanlızca suni bir şekilde demokratiktir --ve bunun sebebi ise, yurttaşların çoğuunluğunun uyanık oldukları zamanın yarısını, yaşamlarını derinden etkileyen önemli ekonomik kararlarda seslerinin çıkmasına olanak tanımayan ve [kendilerini] bağımsız düşünmeye aykırı koşullar altında çalışmaya zorlayan kapitalist diktatörlerin (patronların) etkisi altında geçiren çalışan insanlar olmalarıdır. Eğer en temel özgürlük, yani bir kimsenin kendisi adına düşünme özgürlüğü elinden alınırsa, o zaman özgürlüğün bizzat kendisi elinden alınmıştır.

Kapitalist işyeri tamamen anti-demokratiktir. Aslında Noam Chomsky'nin dikkat çektiği üzere, tipik bir şirket hiyerarşisindeki baskıcı otorite ilişkileri, eğer siyasi sistemden bahsediyor olsaydık faşist ve totaliter olarak adlandırılırdı. Onun sözleriyle:

"Şirketlere ilişkin bireysel olan hiçbir şey yoktur. Bunlar, nitelik olarak hiç de bireyselci olmayan, esasen totaliter holding kurumlarıdır. İnsan toplumunda şirketler kadar katı bir hiyerarşik ve yukarıdan aşağıya denetimin olduğu pek az kurum vardır. 'Beni ezmeyin' yoktur orada. Sürekli ezilmektesinizdir." (Keeping the Rabble in Line, s. 280)

Kapitalizm, "özgürlük üzerinde kurulmanın" çok uzağında, aslında özgürlüğü tahrip eder. Bu bağlamda, Sears'ın Baş Yöneticisi olan Robert E. Wood açık konuşmaktadır: "(s)erbest teşebbüs sisteminin avantajlarını vurguluyoruz, totaliter devlet hakkında dert yanıyoruz, ancak ... endüstride, özellikle de büyük endüstride neredeyse totaliter bir sistem yarattık." (Allan Engler'in alıntısı, Apostles of Greed, s. 68)

Veya, Chomsky'nin ifade ettiği üzere, kapitalizmin destekçileri, "idarenin ve sahibin denetimi de dahil olmak üzere, tahakküm ve denetimden özgür olmanız gerektiği temel doktrinini" anlamaz (14 Şubat 1992, Pozner/Donahue).

Şirket otoriterliğinde, ortalama bir yurttaşın sahip olmasının en çok arzuladığı varsayılan nitelikler, etkinlik, uygunluk, duygusal kopuş, duyarsızlık ve sorgulamaksızın otoriteye itaat etmektir --şirket hiyerarşisi içinde insanların şşirket çalışanı olarak hayatta kalmasını ve hatta ilerlemesini sağlayan özellikler. Ve tabii ki "ortalama olmayan" yurttaşlar --yani patronlar, yöneticiler, idareciler vb.-- için, [aralarında] en önemlisinin diğerlerine hakim olma yetisi ve iradesi olduğu otoriter nitelikler gereklidir.

Ancak tüm bu efendi/köle nitelikleri, yurttaşların esneklik, yaratıcılık, duyarlılık, anlayış, duysusal samimiyet, doğrudanlık, sıcaklık, ara bulma, iletişim kurma, müzakere etme, bütünleştirme ve işbirliği yapma yetileri gibi niteliklere sahip olmasını gerektiren gerçek demokrasinin (yani katılımcı/liberter [demokrasinin]) işleyişine aykırıdır. Bu nedenle kapitalizm yanlızca demokratik olmamakla [ing. undemocratic] kalmaz, aynı zamanda demokrasi karşıtıdır [ing. anti-democratic], çünkü gerçek demokrasiyi (ve böylece liberter bir toplumu) imkansız kılan niteliklerin gelişimini desteklemektedir.

Pek çok kapitalist müdafiler kapitalist otorite yapılarının "gönüllü" olduğunu, ve bu nedenle bir şekilde bireyselliğin ve toplumsal özgürlüğün reddi demek olmadığını göstermeye çalışmıştır. (Önde gelen kapitalist serbest piyasa iktisatçısı) Milton Friedman tam bunu yapmaya çalışmıştır. Kapitalizmin pek çok müdafisi gibi, ücretli emek içinde belirgin olan otoriter ilişkileri dışlar (işyerindeki "işbirliği", yatay bir işbirliğine değil, yukarıdan aşağıya emir-komutaya dayanır. [Friedman], bunun yerine o işçinin emeğini belirli bir patrona satma kararı üstüne yoğunlaşır ve böylece bu tip sözleşmelerde özgürlüğün olmamasını gözardı eder. Şöyle der: "Bireyler belli tür bir değişime taraf olup olmama konusunda fiilen özgürdürler, böylece her işlem tamamen gönüllüdür. ... Çalışabileceği başka işverenler olduğu için, çalışan işveren tarafından [yapılan] zorlamadan korunur." (Capitalism and Freedom, s. 14-15)

Friedman, kapitalizmin özgür doğasını ispatlamak için, kapitalizm ile bağımsız üreticilere dayanan basit değişim ekonomisini karşılaştırır. Böylesi basit bir ekonomide her hanehalkının "doğrudan kendisi iin üretme alternatifi vardır, (ve böylece) faydalanmadığı sürece herhangi bir değişime girmesi gerekmez. Bu nedenle her iki taraf da faydalanmadığı müddetçe hiçbir değişim gerçekleşmez. İşbirliği bu sayede zorlama olmaksızın gerçekleşir" der (Op. Cit., s. 13). Kapitalizmde (veya "karmaşık" ekonomide) Friedman şöyle söyler: "bireyler herhangi özel bir değişime girmekte fiilen özgürdürler, bu nedenle her işlem tamamen gönüllüdür." (Op. Cit., s. 14)

Ancak [durup] bir anlığına düşünmek bile kapitalizmin Friedman'ın iddia ettiği gibi "tamamen gönüllü" işlemlere dayanmadığını gösterir. Bunun sebebi her türlü işlemi "tamamen gönüllü" kılan şartın belirli bir değişime girmeme özgürlüğü değil, hiçbir değişime girmeme özgürlüğü olmasıdır.

Bu ve yanlızca bu [şart], Friedman'ın sunduğu (zanaatçı üretimine dayanan) gönüllü ve zorlayıcı-olmayan basit modeli ispatlayan şarttır; bundan daha azı karmaşık modelin (yani kapitalizmin) gönüllü ve zorlayıcı-olmadığını ispatlayamaz. Ancak Friedman yukarıda belirli bir değişime girmeme özgürlüğünün açıkça yeterli olduğunu, ve böylece ancak bizzat kendi [ifade ettiği] gereksinimleri değiştirerek kapitalizmin özgürlüğe dayandığını iddia edebilir.

Friedman'ın ne yaptığını görmek kolaydır, ancak bunu maruz görmek o kadar kolay değildir (özellikle de bu kapitalist müdafiler arasında olağan olduğu için). [Friedman] bağımsız üreticiler arasında değişimin gerçekleştiği basit bir ekonomiden hareket ederek, onları ayıran en önemli şeyden bahsetmeksizin kapitalist ekonomiye --[yani] ismen emeğin üretim araçlarından ayrılmasına-- geçer. Bağımsız üreticilerden oluşan bir toplumda işçilerin kendileri için çalışma seçeneği vardır --kapitalizmde böyle bir durum sözkonusu değildir. Kapitalizm yeterince kendi sermayesi olmayan, ve bu nedenle de emeğini pazara çıkarıp çıkarmama şeklinde bir seçim [hakkı] olmayan bir emek gücünün varlığına bağlıdır. Miton Friedman seçeneğin olmadığı yerde zorlamanın olacağına katılacaktır. Kapitalizmin zorlamaksızın işbirliği içinde olduğunu göstermek yönündeki girişimleri başarısız kalır.

Kapitalist müdafiler, sistemin yanlızca bazı suni özgürlük görüntüleri nedeniyle kapitalizmin "özgürlüğe dayandığı"na bazı insanları ikna edebilmişlerdir.

Bu görüntülere daha yakından bir bakış hilelerini ortaya çıkaracaktır. Örneğin, kapitalist firmalardaki işçilerinin özgürlükleri olduğunu, çünkü her zaman işten ayrılabileceklerini iddia ederler. Ancak daha önce belirtildiği üzere, "Bazı insanlar emirleri verir ve diğerleri bunlara uyar: hizmetkarlığın özü budur. Tabii ki, (sağ-Liberterlerin) kendini beğenmişçe (ileri sürecekleri gibi), 'bir kimse en azından işini değiştirebilir'; ancak bir işiniz olmasından kaçınamazsınız --aynen devletçilikte olduğu gibi bir kimse tabiyetini değiştirebilir, ancak şu veya bu ulus-devlete tabi olmaktan kaçınamaz. Ancak özgürlük efendiyi değiştirme hakkından daha fazlasıdır." (Bob Black, The Libertarian as Conservative). Kapitalizmde işçiler yanlızca Hobson'un yönetilme/sömürülme veya sokakta yaşama seçeneklerine sahiptirler.

Anarşistler seçim yapmanın gerçek olması için, serbest anlaşmaların ve birliklerin, bunlara dahil olanların toplumsal eşitliğine dayanması, ve her iki tarafın da kabaca eşit fayda edinmesi gerektiğine dikkat çekerler. Ancak kapitalistlerle çalışanlar arasındaki sosyal ilişkiler asla eşit olamaz, çünkü üretim araçları üstünde olan --Adam Smith'in fark ettiği üzere (aşağı bakınız)-- özel mülkiyet toplumsal hiyerarşiye ve baskıcı otorite ile boyun eğme ilişkilerine neden olur.

Walter Reuther'in Wagner kanunu öncesinde Amerika'daki çalışma yaşamı üzerine çizdiği resim sınıf eşitsizliği üstüne bir açıklamadır: "Adaletsizlik tramvaylar kadar yaygındır. İnsanlar işlerine adım attıklarında, şereflerini, yurttaşlıklarını ve insanlıklarını dışarıda bırakırlar. İş olsun olmasın, görevleri hakkında rapor vermek zorundadırlar. Denetmen ve ustabaşıların keyfini beklerken onlara para ödenmez. Hiçbir sebep yokken işten atılabilirler. Rastgele, anlamsız kurallara tabidirler. ... İnsanlar tuvalete bile gitmeyi güçleştiren kuralların işkencesi altındadırlar. Dev şirketlerin başkanlarının, kapılarının şikayeti olan her işçiye açık olduğu şeklindeki debdebeli ifadelerine rağmen, kendisine haksızca davranıldığında işçinin başvurabileceği hiç kimse, hiçbir kurum yoktur. İşçiye karşı haksızca davranılabileceği görüşünün kendisi işverene saçma gelir." Bu aşağılamaların büyük bir kısmı hala sürmektedir, ve sermayenin küreselleşmesiyle beraber işçilerin pazarlık konumları giderek kötüleşmektedir; yani yüzyıllık sınıf mücadelesinin kazançları kaybedilme tehdidi altındadır.

Kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki devasa refah ve güç farkına genel bir bakış bile "anlaşmalar" yapan iki taraf arasındaki faydaların eşit olmaktan çok uzak olduğunu gösterecektir. Önde gelen Fraser Enstitüsü ideoloğu Walter Block, işyerinde cinsel tacizi tartışırken güç ve faydalardaki eşitsizlikleri açıklar:

"Bir sekreter ile patronu arasında devamlı surette gerçekleşen bir cinsel tacizi ele alın. ... (bu), pek çok kadın için terbiyesizce olmakla beraber zorlayıcı bir eylem değildir. Bu, sekreter işi kabul ederken, kabul ettiği işin tüm yönlerini içeren paketin bir parçasıdır; ve özellikle de eğer [çalışmaya] devam etmeyi kabul etmişse. Büro, her şeyden öte özel bir mülkiyettir. Eğer 'zorlama' terbiyesizce ise sekreterin çalışmaya devam etmesi gerekmez." (Engler'in alıntısı, Op. Cit., s. 101)

Fraser Enstitüsünün temel hedefi, bütün diğer hakların zenginliğinin keyfini çıkarma hakkına tabi olması gerektiğine insanları inandırmaktır. Bu olayda, Block, özel mülkiyette yanlızca patronların "yapma özgürlüğü"nün olacağını, ve yine [patronların] çoğunun bu hak sayesinde müdehale edilmek"ten özgür" olmayı güvence altına almayı istediklerini açıkça ifade eder.

Yani kapitalistler kapitalizmdeki "hürriyet" hakkında çoştukları zaman, asıl düşündükleri şey mülk sahipliği sayesinde kendilerinin [sahip olacakları] devletçe korunan, işçileri sömürme ve bastırma özgürlükleridir --kendilerinin devasa bir eşitsiz zenginlik biriktirmelerini sağlayan, böylece güç ve ayrıcalıklarını devamını garanti altına alan bir özgürlük. Liberal demokratik devletlerde kapitalist sınıfın işçilere efendilerini değiştirme hakkını vermesi (her ne kadar bu devlet kapitalizmi için geçerli olmasa da) kapitalizmin özgürlüğe dayandığını göstermekten çok uzaktır, çünkü Peter Kropotkin'in doğru bir şekilde belirttiği üzere "özgürlükler verilmez, alınır" (Peter Kropotkin, Words of a Rebel, s. 43) Kapitalizmde, efendilerinizin izin verdiği herhangi birşeyi yapmakta "özgür"sünüzdür, bu ise tasma ve yularla "özgür" olmak demektir.

B.4.2 Kapitalizm Öz-sahipliliğe mi Dayanır?

Önde gelen bir "liberter" kapitalist olan Murray Rothbard kapitalizmin "öz-sahiplilik temel aksiyomu"na dayandığını öne sürer. Bu "aksiyom" şöyle tanımlanır: "her insanın ... [herhangi bir] zorlayıcı müdehale olmaksızın (kendi) bedenini denetlemesi mutlak hakkı. Yaşamak ve gelişmek için her bireyin kendi amaçlarını ve araçlarını düşünmesi, öğrenmesi, değerlendirmesi ve seçmesi gerektiği için, öz-sahiplilik hakkı her insana zorlayıcı tecavüzler olmaksızın bu yaşamsal faaliyetleri yerine getirme hakkını sağlar." (For a New Liberty, s. 26-27)

Bu kadarı güzel. Ancak, özel mülkiyeti ele aldığımızda sorunla karşılaşırız. "Serbest piyasa" kapitalizminin bir başka ideoloğu Ayn Rand'in söylediği üzere, "başka birisinin mülkiyeti üstünde sınırsız ifade (veya eyleme) özgürlüğü hakkı gibi bir şey olamaz" (Capitalism: The Unknown Ideal, s. 258) Veya, kapitalist sahipler tarafından sıklıkla söylendiği üzere, "size düşünmeniz için para ödemiyorum."

Benzer şekilde, kapitalistler Rothbard'ın sıraladığı diğer "yaşamsal faaliyetler" (öğrenmek, değerlendirmek, amaç ve araçların seçilmesi) için de çalışanlarına para ödemezler --tabii ki şirketin karları doğrultusunda işçilerin bu faaliyetleri yerine getirmesi firma için gerekmediği müddetçe. İşçiler, aksi takdirde, bu tip "yaşamsal faaliyetler"le ilgilenmeye yönelik her çabanın şirketin "zorlayıcı tecavüzleri" ile "engellene"ceğinden şüphe etmeyebilirler. Bu nedenle (kapitalizmin temeli olan) ücretli emek pratikte "öz-sahiplilik"le ilgili olan hakları reddeder, böylece bireyi kendi temel haklarına yabancılaştırır. Veya Michael Bakunin'in ifade ettiği gibi, kapitalizmde "işçi belli bir süre için kişiliğini ve hürriyetini satar."

Görece eşitlerin olduğu bir toplumda, "özel mülkiyet" bir iktidar kaynağı olmayacaktır. Örneğin, sarhoş birisini hala evinizden kovabileceksinizdir. Ancak ücretli emeğe dayanan bir sistemde (yani kapitalizmde), özel mülkiyet tamamen farklı bir şeydir, hiyerarşi sayesinde kurumsallaşmış erk [güç] ve baskıcı otoritenin kaynağı haline gelir. Noam Chomsky'nin yazdığı gibi, kapitalizm "belli bir otoriter kontrol biçimine (dayanır). İsmen, oldukça katı bir tahakküm sistemi olan özel mülkiyet ve denetim sayesinde ortaya çıkan bir tür." "Mülkiyet" bir birey olarak tamamen sizin kullandığınız (yani sahip olduğunuz) bir şey olduğunda, bu bir erk kaynağı değildir. Ancak kapitalizmde "mülkiyet" hakları artık kullanma haklarıyla örtüşmez, ve böylece özgürlüğün reddedilmesi, birey üzerindeki otorite ve iktidarın kaynağı haline gelir. Proudhon'un mülkiyeti "hırsızlık" ve "despotluk" olarak etiketlendirmesine şaşmamak gerek.

Hiyerarşi tartışmalarında gördüğümüz üzere (Kısım A.2.8 ve Kısım B.1), tüm otoriter kontrol biçimleri "zorlayıcı tecavüz"e --yani yaptırımların [cezaların] kullanılmasına veya onlarla tehdit edilmeye-- dayanır. Kapitalizmdeki şirket hiyerarşilerinde durum kesinlikle böyledir. Bob Black kapitalizmin otoriter doğasını şöyle betimliyor:

"(Yetişkinlerin) zamanlarının çoğunu geçirdikleri ve en yakın denetime tabi oldukları yer işyeridir. Böylece ... sıradan bir yetişkinin maruz kaldığı en büyük doğrudan baskı kaynağının devlet değil, bundan daha ziyade onu çalıştıran işalemi olduğu aşikardır. Ustabaşınız veya denetmeniniz, polisin size on yılda verdiğinden daha fazla emri bir haftada verir."

Sadece "ya sev ya da terk et' demeye eşit olan ve önümüzdeki meseleye değinmeyen, insanların işlerinden ayrılabilecekleri itirazına zaten cevap vermiştik. Söylemek gereksiz olsa da, nüfusun büyük bir çoğunluğu ücretli emekten kaçınamaz. O halde kapitalizm, "öz-sahiplilik hakkı"na dayanmak bir yana, onu reddeder; işe alındıklarında bireylerin vazgeçmek zorunda oldukları özgürce ifade etme, bağımsız düşünme ve bir kimsenin kendi işini kendisinin yönetmesi gibi temel haklardan bireyleri yabancılaştırır. Ancak Rothbard'a göre bu haklar insanların insan olarak ürünleri olduğu için, ücretli emek [insanları] --aynen bireyin emek gücüne ve yaratıcılığana yaptığı gibi-- kendilerine yabancılaştırır.

Yine Chomsky'den alıntılayacak olursak, "insanlar (ancak) kendilerini (kapitalist otoriteye) kiralayarak hayatta kalabilirler, ve esasen başka bir yol yoktur. ..." Yeteneklerinizi, bu yetenekler sizin bir parçanız olduğu için satmazsınız. Bunun yerine, sattığınız şey sizin zamanınız, emek gücünüz ve böylece kendinizsinizdir. Bu nedenle ücretli emekte, "öz-sahiplilik" hakkı daima mülkiyet haklarından sonra değerlendirilir; size kalan tek "hak" (her ne kadar bazı ülkelerde, eğer çalışan şirkete borçluysa bu hak bile reddediliyorsa da) başka bir iş bulmaktır.

Yani kapitalizm esasında, Rothbard'ın iddiasının aksine özel mülkiyetten kaynaklanan işyerinin otoriter doğası nedeniyle öz-sahiplilik hakkına yabancılaştırır. Eğer gerçek öz-sahipliliği arzuluyorsak, reddederek bundan kurtulamayız çünkü yetişkinlerimizin çoğu ücretli emek sayesinde yaşamaktadır. Kapitalizm değil, ancak işçilerin üretimi kendinden yönetmesi öz-sahipliliği bir gerçeklik haline getirebilir.

B.4.3 Ama Kimse Sizi Onlar İçin Çalışmaya Zorlamıyor!

Tabii ki ücretli emeğe dahil olmanın, her iki tarafın da görünürde faydalandığı "gönüllü" bir girişim olduğu iddia edilir. Ancak, kuvvetin geçmişteki başlangıcı (yani toprağın fetih yoluyla ele geçirilmesi) artı sermayenin yoğunlaşma eğilimi yüzünden bugün görece bir avuç dolusu insan, diğer tüm herkesi yaşam araçlarından mahrum bırakarak büyük bir zenginliği denetlemektedir. Immanuel Wallerstein'ın The Capitalist World System'de (cilt 1) belirttiği üzere, kapitalizm, ilk kapitalistlerin büyük toprak mülklerinden miras edindiği aile zenginliği fabrikalar kurmak üzere kullanmasıyla feodalizmden gelişti. Bu "miras edinilen aile zenginliği"nin izi köken olarak fetih ve zora dayanan el koymalara kadar sürülebilir. Bu nedenle yaşamın araçlarına özgürce erişimin engellenmesi nihayetinde esasen "kuvvetli olan doğru yapar" ilkesine dayanır. Ve Murray Bookchin'in oldukça doğru bir şekilde belirttiği üzere, "yaşamın araçları kelime anlamlarıyla anlaşılmalıdır: olmaksızın yaşamın imkansız olacağı araçlar. İnsanları bunlardan mahrum bırakmak 'hırsızlık'tan öte bir şeydir, ... bu tamamen cinayettir." (Murray Bookchin, Remaking Society, s. 187)

David Ellerman da yine kuvvetin geçmişteki kullanımının çoğunluğun, iktidarların izin verdiği seçeneklerle sınırlanmasına yol açtığına dikkat çeker:

"İşçiler --kölelerin aksine-- gönüllü ücret sözleşmeleri yapan özgür insanlar oldukları için, taşınabilir bir mal olan köleliğin ahlaki kusurlarının kapitalizmde var olmadığı ... kapitalist düşüncenin gerçek temel dayanağıdır. Ancak kapitalizm vakasında, doğal hakların reddedilmesi daha az eksizsiz olduğu içindir ki işçiler özgür 'meta sahibi' olarak fazladan bir yasal kişiliğe sahiptirler. Böylece kendi çalışma yaşamını gönüllü olarak ticaret konusu yapmasına izin verilir. Bir hırsız bir kişiye parasından ya da canından olmak haricindeki sonsuz sayıdaki diğer seçeneği sunmazsa ve bu [durum] bir silahla desteklenirse, o zaman kurbanın kalan seçenekleri arasında 'gönüllü bir seçim' yaptığı söylenebilecek olsa dahi bu kesinlikle bir soygundur. Yasal sistem sermayenin ayrıcalıkları uğruna çalışan insanların doğal haklarını reddettiği, ve bu reddetme devletin yasal şiddetiyle tasdik edildiği zaman, 'liberter' kapitalizmin kuramcıları bu kurumsal soygunu ifşaa etmezler, aksine çalışan insanların bir meta olarak emeklerini satmak ile işsiz kalmak şeklindeki, kalan tercihleri arasında seçim yapma 'doğal hürriyetini' kutlarlar." (Noam Chomsky'nin alıntısı, The Chomsky Reader, s. 186)

Bu nedenle emek piyasasının varlığı işçilerin üretim araçlarından ayrıştırılmasına dayanır. Kapitalizmin doğal temeli, çoğunluğun yeteneklerini, emeini ve zamanını üretim araçlarına sahip olanlara satmak dışında pek az seçeneğinin olduğu ücretli emektir. İleri kapitalist ülkelerde, nüfusun % 10'undan daha azı kendi işinin sahibidir (1990'da, İngiltere'de % 7.6, ABD ve Kanada'da % 8 --ancak bu sayılar işverenleri de içerir, bu nedenle kendi işini yapan işçilerin sayısı aslında daha da küçüktür!). Bu nedenle büyük bir çoğunluk açısından emek piyasası onların tek seçeneğidir.

Michael Bakunin bu olguların işçiyi kapitaliste göre --her ne kadar işçi resmi olarak kanun önünde "özgür" ve "eşit" olsa da-- bir serf konumuna soktuğuna işaret ediyordu:

"Kanuni olarak her ikisi de eşittir; ancak ekonomik olarak işçi kapitalistin serfidir ... bu suretle işçi kişiliğini ve hürriyetini belli bir süre için satar. İşçi bir serf konumundadır, çünkü kendisi ve ailesi üzerinde asılı duran bu dehşetli açlık tehdidi, onu kapitalistin, sanayicinin, işverenin kar hesaplamalarıyla dayattığı her koşulu kabul etmeye zorlayacaktır ... İşçi daima işverenini terk etme hakkına sahiptir, ancak bunu yapacak araçları var mıdır? Hayır, kendisini başka bir işverene satmak için bunu yapar. Kendisini ilk defa işverenine satmaya zorlayan da aynı açlıkla yönlendirilir. Böylece işçinin hürriyeti, ... olası bir gerçekleşmesi için hiçbir aracı olmayan, yanlızca kuramsal bir özgürlüktür; ve sonuç olarak yanlızca hayali bir hürriyettir, tam bir sahtekarlıktır. Gerçek işçinin tüm bir yaşamının sadece (kanuni olarak gönüllü ancak ekonomik anlamda zorunlu olan) serflik koşullarının --yanlızca açlığın eşliğindeki özgürlük aralarıyla anlık olarak kesintiye uğradığı-- sürekli ve hayal kırıcı bir şekilde birbirini takip etmesinden ibarettir; diğer bir deyişle, bu gerçekte köleliktir." (The Political Philosophy of Bakunin, s. 187-8)

Açıktır ki bir şirket sizi kendileri için çalışmaya zorlayamaz, ancak genelde birisi için çalışmak zorundasınızdır. Bunun sebebi çalışma kararlarını aldığımız nesnel koşulları yaratan kapitalist sınıf ve devlet tarafından "kuvvetin geçmişte başlatılmış" olmasıdır. Herhangi belli bir emek piyasası sözleşmesi gerçekleşmeden önce, işçilerin üretim araçlarından ayırılması yerleşmiş bir olgudur (ve ortaya çıkan "emek" piyasası genelde bir sınıf olarak kapitalistlere avantaj sağlar). Tabii ki işden ayrılmak ve başka bir yerde iş aramak önemli bir özgürlüktür. Ancak bu özgürlük --kapitalizmdeki diğer özgürlüklerin çoğu gibi-- kısıtlı olarak kullanılabilir ve daha derin bir anti-bireysel gerçekliği gizler.

Karl Polanyi'nin belirttiği üzere:

"İnsani terimlerle, (emek piyasasının) böylesi bir kabulü, işçiler açısından kazançlarda aşırı istikrarsızlık, profesyonel standartların tamamen yokluğu, ayrım gösterilmeksizin itilip kakılmaya sefilce razı olma, piyasanın kaprislerine tam bir bağımlılık demektir. (Ludwig Von) Mises'in haklı bir şekilde belirttiği üzere, eğer işçiler 'sendikacılar olarak davranmamış olsaydılar, emek piyasasının ihtiyaçlarına göre taleplerini azaltsa, yer ve işlerini değiştimiş olsaydılar, sonunda iş bulurlardı.' Bu, emeğin meta özelliğinin kabulüne dayanan bir sistemin konumunu özetliyor. Nerede satışa sunulması gerektiğine, hangi amaçla kullanılacağına, hangi fiyattan el değiştirmesine izin verileceğine, ve hangi şekilde tüketileceğine veya yok edileceğine karar vermek metanın işi değildir." (The Great Transformation, s. 176)

(Ancak von Mises'ın işçilerin "nihayetinde" iş bulacakları argümanının hoş ve boş olmasının --örneğin, "nihayetinde" ne kadar uzun bir süredir?-- yanısıra güncel pratikle de çeliştiğini belirtmeliyiz. Keynesyen ekonomist Michael Stewart'ın dikkat çektiği üzere, ondokuzuncu yüzyılda "işini kaybeden (işçiler) hızlıca yeniden istihdam edilmeleri gerekirdi aksi takdirde açlık çekiyorlardı (ve ondokuzuncu yüzyıl ekonomisinin bu özelliği bile ... uzayan durgunlukları engelleyemedi)" (Keynes in the 1990s, s. 31) "Taleplerini azaltan" işçiler aslında, kısa dönemde daha fazla işsizliğe yol açarak ve krizin süresini uzatarak, ekonomik düşüşü daha da kötüleştirebilirler. İşsizlik ve işçilerin "taleplerini azaltması" meselesine daha ayrıntılı bir şekilde Kısım C.9'da değineceğiz).

Zaman zaman sermayenin emeğe ihtiyacı olduğu, bu nedenle her ikisinin de teklif edilen şartlar üstünde eşit söz hakkının olduğu, ve böylece emek piyasasının "hürriyet"e dayandığı söylenir. Ancak kapitalizmin gerçek bir özgürlüğe veya gerçek özgür anlaşmaya dayanması için, sermaye/emek taraflarının her ikisinin de pazarlıkta eşit güce sahip olmaları gerekir; aksi takdirde herhangi bir anlaşma öteki tarafın zararına güçlü olanı kayıracaktır. Ancak, özel mülkiyetin ve bunu korumak için gerekli olan devletin varlığı nedeniyle, kuramdan bağımsız olarak bu eşitlik de facto imkansızdır. Bunun sebebi genelde kapitalistlerin "özgür" emek piyasasında üç avantajının olmasıdır --mülkiyetin haklarını emeğinkilerin önüne koyan kanun ve devlet, çoğu iş çevrimleri [ing. business cycle] boyunca işsizliğin olması ve kapitalistlerin başvurabilecekleri daha fazla kaynaklarının olması. Her birini sırayla tartışacağız.

İlk avantaj, yani mülk sahiplerinin kanun ve devletin desteğine sahip olması, işçiler greve gittikleri veya diğer doğrudan eylem biçimlerini kullandıkları (ve hatta bir sendika kurmaya çalıştıkları) zaman, kapitalistin grev kırıcılar çalıştırmak, grev hattını kırmak veya "liderleri"ni kovmak için devletin tam desteğine sahip olmasıdır. Bu, işçileri zayıf bir konuma (işçileri hakları için ayaklanmadan önce iki kez düşünmeye zorlayan bir konuma) sokarak, işverenlere pazarlık konularında büyük bir avantaj sağlar.

İş çevrimlerinin büyük bir kısmı boyunca işsizliğin var olması, "işverenlerin emek piyasasında yapısal bir avantaja sahip olmasını (sağlar), çünkü tipik olarak [mevcut] işleri dolduracak [sayıdan] ... daha fazla aday vardır." Bunun anlamı şudur: "(e)mek piyasasındaki rekabet tipik olarak işverenlerin lehine büküktür: alıcıların piyasasıdır. Ve alıcıların piyasasında fedakarlık eden satıcıdır. Emek için [yapılan] rekabet işçilerin arzularının her zaman tatmin edileceğini garantileyecek kadar güçlü değildir." (Juliet B. Schor, The Overworked American, s. 71, s. 129) Eğer emek piyasası genelde işvereni kayırıyorsa; işsiz kalma tehdidi ve bununla ilgili zorluklar, işçileri her işi kabul etmeye ve çalıştıklarında patronlarının talepleri ile iktidarına boyun eğmeye teşvik ettiği için çalışan insanları açıkça dezavantajlı bir konuma sokar. İşsizlik diğer bir deyişle emeği disiplin altına almak için kullanılır. Hüküm süren işsizlik oranı ne kadar yüksek olursa, yeni bir iş bulmak o kadar güçleşir; bu ise işini kaybetmenin maliyetini arttırır ve işçilerin grev yapmasını, sendikaya katılmasını veya işverenin taleplerine direnmesini vb. daha az olası kılar.

Bakunin'in iddia ettiği üzere, "mülk sahipleri de ... aynı şekilde emeği arayıp bulmak ve satın almak zorundadırlar, ... ancak aynı ölçüde değil. ... [E]meğini sunan ve onu satın alan arasında (hiçbir) eşitlik (yoktur)." (Op. Cit., s. 183). Bu herhangi bir "özgür anlaşma"nın kapitalistlere işçilerden daha fazla fayda sağlamasını güvence altına alır (koşullar çalışan insanlar lehine bir eğilim gösterdiği tam istihdam dönemleri için bir sonraki kısıma bakınız).

Son olarak, refahta ve bu nedenle de kaynaklardaki eşitsizlik meselesi var. Genel olarak grevler sırasında ve çalışacak eleman beklerken kapitalistlerin güvenecek daha çok kaynağı vardır (örneğin, çok sayıda fabrikası olan büyük şirketler bir fabrikada grev varsa üretimlerini diğer fabrikalara kaydırabilirler). Ve güvenebileceği daha fazla kaynağın olması, kapitalistin işçiden daha uzun bir süre direnebilmesini sağlar; böylece işvereni daha kuvvetli bir pazarlık konumuna getirir ve iş sözleşmelerinin kendilerini daha fazla kayırmasını sağlayabilirler. Adam Smith bunun farkına varmıştı:

"Bu iki taraftan (işçiler ve kapitalistler) --sıradan koşullarda-- hangisinin ... diğer tarafı kendi koşullarına uymaya zorlayacağını önceden kestirmek zor değildir. ... Bu gibi anlaşmazlıklarda efendiler çok daha uzun süre dayanabilirler; ... (efendiler) tek bir işçi çalıştırmasalar bile halihazırda ellerindeki stoklara dayanarak bir veya iki yıl yaşayabilirler. Pek çok işçi bir hafta bile yaşamını sürdüremez, ve işsiz geçen bir yıl ise onları korkutur. Uzun dönemde efendisinin onun için zorunlu olması gibi, işçi de efendisi için zorunlu olabilir; ancak bu zorunluluk çok acil değildir ... (İ)şçileriyle olan anlaşmazlıklarda efendiler genellikle avantajlı durumdadırlar." (Wealth of Nations, s. 59-60)

Ne kadar az şey değişmiş.

Yani, sizi onlar için çalışmaya kimse zorlamadığı kesinlikle doğru olsa da, kapitalist sistem öyle bir şeydir ki hürriyet ve emeğinizi "serbest piyasa"da satmaktan başka pek az seçeneğiniz vardır. Yanlızca bu değil, emek piyasası (ki kapitalizmi kapitalizm yapan şey budur) genellikle işveren lehine eğilimlidir; böylece yapılan herhangi bir "özgür anlaşmanın" patronlar lehine olması, ve işçilerin tahakküm ile sömürüye boyun eğmesi güvence altına alır. İşte bu nedenle anarşistler, --belirttiğimiz üzere emek piyasasında dezavantajlarla karşılaşıyor olsak bile-- bizi hiç olmazsa sömürücülerimiz kadar güçlü yapacak, önemli reform ve gelişmeler kazanmamızı (ve nihayetinde de toplumu değiştirmemizi) sağlayacak (sendikalar gibi) kolektif örgütlenmeyi ve (grevler gibi) direnişi, doğrudan eylemi ve dayanışmayı desteklerler. (Proudhon'un ifadesiyle) mülkiyetle ilişkili olan despotluk ona tabi olanların direnişiyle karşılaşır, ve söylemek gereksiz patron her zaman kazanmaz.

B.4.4 Peki Ya Yüksek Emek Talebinin Olduğu Dönemler?

Tabii ki emek talebinin arzını aştığı dönemler de vardır, ancak bu dönemler, işçiler --hem bireysel hem de kolektif olarak-- meta olarak kendilerine biçilmiş olan rollere karşı meydan okumak için mükemmel bir konumda oldukları için kapitalizmin depresyonunun tohumlarını içinde barındırır. Bu nokta daha ayrıntılı bir şekilde Kısım C.7'de (Kapitalist İş Çevrimlerine Neden Olan Nedir?) tartışılacaktır ve bu nedenle burada işlemeyeceğiz. Şimdilik normal zamanlarda (yani iş çevriminin büyük bir kısmında), kapitalistlerin sıklıkla işçiler üzerinde aşırı bir otoriteden (Adam Smith ve diğer pek çokları tarafından belirtildiği üzere sermaye ile emek arasındaki eşitsiz pazarlık gücünden kaynaklanan bir otorite) faydalandıklarını belirtmek yeterli olacaktır.

Ancak bu emek talebinin yüksek olduğu zamanlarda değişir. İzah etmek için, arz ve talebin birbirine yakın olduğunu varsayalım. Böylesi bir durumun yanlızca işçiler için iyi olduğu açık olmalı. Yerini alacak kimse olmadığı için patronlar bir işçiyi kolaylıkla işten kovamazlar, ve işçiler --ya dayanışmayla kolektik olarak veya bireysel olarak-- "çıkarak" (işten ayrılıp yeni bir işe başlayarak) patronun kendi çıkarlarına saygı göstermelerini sağlayabilirler, ve aslında bu çıkarları en son haddine kadar dayatabilirler. Patron otoritesinin dokunulmaksızın elinde tutmakta veya karların bastırılmasına sebep olan ücret artışlarını durdurmakta zorlanır. Diğer bir deyişle, işsizlik azaldıkça işçilerin gücü artar.

Başka bir şekilde bakarsak, birisine üretim sürecine giren bir girdiyi kiralama ve kovma hakkı vermek, --o girdinin hareket ettirilmesi maliyetsiz olmadığı sürece-- girdi üzerinde o bireye hatırı sayılır bir güç verir; yani girdi tamamen hareketli [ing. perfectly mobile, kolayca bir işten başka bir işe kaydırılabilen anlamında] olmadığı sürece. Bu gerçek yaşamda emek açısından yanlızca tam istihdam dönemlerinde doğru olur; ve böylece emeğin tam hareketliliği kapitalist firma için maliyetli olur, çünkü bu koşullarda işçiler belirli bir kapitaliste bağımlı değildirler, ve işçilerin gayret düzeyi yönetsel otoriteden daha çok işçilerin (kolektif veya bireysel) kararlarıyla belirlenir. İşten atma tehdidi gayretliliği arttıran bir tehdit olarak kullanılamaz, ve böylece tam istihdam işçilerin gücünü arttırır.

Kapitalist firmanın sabit kaynak yükümlülüğü ile beraber, bu durum katlanıl